03
Feb
10

Cinsellik + Saldırganlık = Gantz

Gantz en sevdiğim animelerde de, mangalarda da ilk üçe rahatlıkla girer. Hatta aşırı ecchi yönleri olmasa benim için çizilmiş olduğuna bile inanabilirdim. 2000′den beri Young Jump dergisinde Oku Hiroya tarafından çizilmekte olan Gantz gore severleri tatmin edecek derecede patlayan kafa ve kopan uzuvlar içeriyor.

Farklı yaş ve hayat tarzlarına sahip insanlar ölümlerinin hemen ardından Tokyo’daki boş bir apartman dairesine ışınlanıyorlar. Dairede Gantz isimli büyük siyah bir küre var. Son derece sinir bozucu bir mizah anlayışına ve hastalıklı bir karaktere sahip olan Gantz bu insanlara bazı özel kıyafet ve silahlar verip, hedef gösterdiği uzaylıları, belirlenen zaman içende öldürmeleri için gönderiyor. Bu insanların hayatları Gantz’ın bu tehlikeli ve psikopat oyununu başarıyla tamamlamalarına bağlı. Sağ salim oyunu bitirenler evlerine geri dönebilirler, fakat yalnızca Gantz onları tekrar çağırana kadar.

Baş karakter Kurono Kei ilk başlarda insanın temel güdüleri olan cinsellik ve saldırganlıktan (bkz: Freud) başka bir şeye sahip olmayan bir ergen profili çiziyordu. Böyle manyak bir serinin anca böyle şerefsiz bir baş karakteri olur diye Kei-chan’ı o haliyle kabullenmiştim. Hatta hayatta kalma konusundaki inatçılığı ve becerisiyle kendini sevdirmişti kerata. Fakat sonradan çocuk Gantz’ın odasına gire çıkar resmen büyüdü, sağ duyulu ve vicdanlı bir insan oldu çıktı.

Konu ve konunun işleyişi bakımından zaten çok ilginç bulduğum Gantz çizim tarzı olarak da kendine özgü çünkü Oku Hiroya bilgisayarda çalışmayı tercih ediyor. Normalde mangalar hep elde çizilir, gölgeler ve boyamalar bile tonlama kağıtlarıyla yapılır (siyah-beyaz desenli arkası yapışkan bir kağıt doldurulmak istenen çizime yapıştırılır ve fazlalıklar maket bıçağıyla kesilir.). Fakat Oku Hiroya’nın özellikle arkaplanlarda üç boyutlu modeller kullanılması Gantz’a daha da tuhaf bir hava veriyor. Bu durum animeye de yansımış, zaman zaman mekanların ve uzaylıların üç boyutlu olması daha bir ürkütücü olmuş.

Şaşırtıcı olabilir ama animede en sevdiğim karakter Nishi’ydi. İntihar ettikten sonra Gantz’ın odasına gelmiş bu çocuk psikopatın allahıydı. Ben de oyunun içindeki insanlardan biri olsam hemen sıkardım kafasına bi tane ama böyle uzaktan izleyince sevmemek mümkün değil, animeye renk katan karakterlerden birisi. “10 puan, 10 puan daha” diye diye beni hüzünlere boğmuştu T_T

Başlı başına adrenalin bombası olan Gantz’da bence tansiyonu en çok arttıran şeylerden biri uzaylıları avlamak için kullandıkları garip silahlar. Bir kere bu silah vurulan hedefi normal mermi ile delmek yerine içten dışa doğru patlatıyor. Dolayısıyla etrafa sıçrayan kan ve çeşitli uzaylı parçaları nefis bir tablo oluşturuyor. En önemlisi silah hedefe ateşlendiğinde patlama hemen değil bir kaç saniye sonra gerçekleşiyor. O bir kaç saniyedeki “vurdu mu, vuramadı mı, patlayacak mı, öldürdü mü” geriliminin tadına doyum olmuyor. Gantz her bölümünü heyecan içinde izlediğim/okuduğum bir seri. Her “bundan kötüsü olamaz, tansiyonu bundan fazla yükseltemez” dediğim anda beni şaşırtmayı başardı. Hep daha fazla katliam, daha fazla felaket gördüm.

Söylemeden geçmek olmaz, hikayenin içindeki booool cinselliğin yanında bir de bu mangakanın bölüm başlarına seksi Gantz kızları koymak gibi bir huyu var. Gantz kızı dediğim Gantz kıyafetinin bir kısmını giymiş (ya da hiç giymemiş) ellerinde Gantz silahlarıyla poz veren kızlar. Ben açıkçası Gantz’daki cinselliğin dozunu biraz fazla buluyorum. Belki erkek olsam bu durumdan memnun olurdum, bilemiyorum ama Gantz kapak kızları ve kadın karakterlerin ‘imkansız’ vücut ölçüleriyle erkeklere yönelik bir manga olduğunu bu kadar gözümüze sokmasa diyorum bazen. Kendimi dışlanmış hissediyorum :( Bu konuyu erkeklere sormak lazım aslında. Gantz’daki cinsellikten memnun musunuz?

Kaprisli Gantz küresinin tüm o aksiyon ve vahşetle tezat oluşturan garip esprileri beni çok eğlendiriyor. Gerek hedef uzaylıyı açıklarken yaptığı tanımlamalar gerekse puanlama sırasında katılımcılara taktığı isimlere bayılıyorum. Bir de arada eğlence olsun diye odaya yaşlı insanlar, çoluk çocuk, köpek hatta panda ışınlaması ve bunları da özel kıyafetle ava göndermesi süper oluyor.

Gantz’ın animesi yalnızca 13′er bölümlük 2 sezondan oluşuyor. 3.’yü çekmeye de kimse niyetli değil sanırım. Fakat 2011′de filminin gelecek olması iyi bir haber. Normalde live action uyarlamalarından pek beklentim yoktur ama bu filmde Kato rolünde Matsuyama Kenichi’nin oynayacak olması filmi heycanla beklemem için yeterli bir neden. Çünkü hem Kato’ya çok benziyor, hem anime karakterlerini canlandırma konusunda çok başarılı (daha önce Death Note’da L’i oynamıştı), hem de kendisini çok severim.

İlk başlarda Gantz’ın odasına düşenlerin talihsiz insanlar olduğunu düşünürdüm. Ama bir süre sonra manga bağımlılık yapınca ben de onlara özenir oldum. Zaten bir kere ölmüşsün, kaybedecek bir şeyin yok, süper silahlar veriliyor, özel kıyafetle süper güçlere sahip oluyorsun, kolun bacağın kopsa da odaya sağ dönersen yerine geliyor, ne güzel bedava adrenalin işte. GANTZ! Öldükten sonra beni de al n’oluuur!

01
Feb
10

Yuuko’dan neyim eksik? Benim de pipe fox’um var.

xxxHolic hayranları bilirler pipe fox’u. Yuuko Watanuki’ye vermişti kötü ruhları uzaklaştırsın diye, pipe fox da Watanuki’yi çok sevip koluna, boynuna dolanıp dolaşır olmuştu, beni de “ay ne şirin şey ben de bi tane istiyorum” diye kıskançlıktan çatlatmıştı.

Deviantart’ta kızın biri pipe fox dikmiş nasıl yapıldığını da anlatmış. Biz de arkadaşım Pınar’la gaza gelip hem kızın tarifini izleyerek, hem de kendi yöntemlerimizi geliştirerek ikişer tane pipe fox yaptık. Ayıptır söylemesi bizim yaptıklarımız daha karmaşık ve güzel oldu.

Siz de yapmak isterseniz diye anlatayım: bu peluş kumaşlar İstanbul’da Eminönü’nde bulunurmuş biz İzmir’de Kemeraltı’ndan aldık. Hayvanın içine silikon dolgu koyduk (resimde top top görülen şey).

Kumaştan 125′e 6.5 cm boyutlarında dikdörtgenler kesip kuyruk kısmını incelttik. Bunları kuyruk kısmı kapalı baş kısmı açı olacak şekilde dikmekle gövdeleri elde etmiş olduk. Dikiş izlerinin görünmemesi için testen dikip şiş ve tığ yardımıyla çevirmek gerekiyor. Şiş ile kuyruğu içeri ittiriyorsunuz, kuyruğun ucu boyun kısmından düz olarak çıkınca çekip bütün kumaşı ters çeviriyorsunuz. Çok eğlenceli bir işlem.

Baş kısmı için kumaştan resimdeki kalıp şeklinde parçalar alıp aynı renkle işaretlenmiş olan kenarları birbirine diktik. Tabii yine güzel görünmesi için tersten dikip tığ ile çevirdik. Gözleri dikip içine biraz silikon dolgu koyunca kafa bitmiş oluyor.

İskelet için gövde ve kafanın toplam boyutundan biraz kısa dikdörtgen kumaşlar kesiyoruz. Bunun için her türlü artık kumaş kullanılabilir. Bu kumaşların içine ucu kıvrılıp yuvarlatılmış tel ve silikon dolgu koyup her tarafını dikince bu iş de bitmiş oluyor. Bunu gövdenin içine koyup başı da gövdeye dikince pipe fox’umuz bitmiş oluyor.

Yapımı çok eğlenceliydi sonuç da mükemmel oldu. Şimdi pipe foxum kitaplarımı kötü ruhlardan koruyor :D Çok şirin yumuşacık. İçinde tel olduğu için koluma doladığımda sıkıca tutunuyor aynı Watanuki gibi oluyorum. Bu işin altından kalkabilmek acayip özgüven verdi bana, bir dahaki sefere Mokona dikmeyi bile düşünüyorum.

27
Jan
10

xxxholic – en şahane kadın karakterle tanışmaya hazır olun!

Diğer anime ve mangalarla karşılaştırınca xxxHolic’in kalbimde çok ayrı bir yeri var. Her şeyden önce ilk okuduğum mangadır. Lise 2′de, tüm dikkatimi Amerikan çizgiromanlarına ve edebiyat klasiklerine vermeyi tercih ettiğim bir dönemde sınıf arkadaşımın yoğun ısrarlarına dayanamayıp isteksizce elime almış ve çarpılmıştım. Sonrasında arkadaşımla bu manga ciltlerinin dokusunun, çizimlerinin, tersten okunuşunun hatta en-boy oranının bile ne kadar güzel olduğundan konuşur olduk – aşık olmuştum!

Bir kaç yıl sonra xxxHolic’in animesini izlediğimde bir otaku olarak ilk aşkımın hiç de ilüzyon olmadığını, mükemmel bir eser olduğunu teyit etmiş oldum. Bir kere xxxHolic’in eşi benzeri yoktur. Onun tarzını ve tadını başka hiçbir seride görmedim. Aşırı ince uzun karakterler, sade çizimler garip değil zarif duruyor. Genellikle gizemli, zaman zaman da gerilimli bir atmosferi olsa da sık sık absürd esprilerle güldürüyor. Karakterler ciddilik ve delilik arasında keskin manevralar yapıyorlar. Sanırım en güzel yönü gizem ve komedi arasındaki sağladığı denge ve uyum. Kimileri izlerken sıkılabilir, kimileri de benim gibi hastası olabilir, orası zevk meselesi. Ama bir noktada anlaşalım: xxxHolic farklıdır.

xxxHolic denilince akla gelen ilk şey tabiiki de Yuuko’dur. Öyle muhteşem bir kadındır ki Yuuko serideki bütün diğer güzellikleri gölgede bırakır. Uzun tel tel saçları, baygın bakışlarıyla çok hoştur. Yalnızca ihtiyacı olanların görebildiği ve içine girebildiği bir dükkan işletir. Yaptığı iş dilekleri kabul etmektir. Bu hizmet karşılığında para istemez verdiği şeyle eşit değerde (manevi değerde, güçte) herhangi bir şey ister. Bu şekilde insanlardan aldığı esrarengiz ıvır zıvırlardan oluşan büyük bir koleksiyonu vardır. Bu koleksiyondaki her şey bir gün bir işe yarar. Bütün gün evde boş boş oturur keyif çatar. Birbirinden güzel kimonolar giyer, divanlara serilir, sake içer, sarhoş olur, uzun ince piposunu tüttürür, kafası hep iyidir. Yani özenilecek bir hayat yaşar. Ama kendi uzmanlık alanına giren bir olay oldu mu birden gizemli ve karizmatik bir havaya bürünür. İşte bu zamanlarda duruşuna, bakışına, konuşmasına hayran olmamak mümkün değil. O konuşurken arkadan ince ince Space and Time isimli şarkı da çalınca tadından yenmez.

Yuuko’nun gölgesinde kalsa da baş karakter Watanuki’dir. Ruhları görebilan bu genç sürekli ruhlar tarafından kovalanmaktadır. Sonunda Yuuko ile bir anlaşma yaparlar: Yuuko onu ruhlardan koruyacak o da Yuuko’ya hizmet edecektir. Bu anlaşma Yuuko’nun rahatlığına rahatlık katar çünkü Watanuki ev işlerinde çok iyidir. Üstelik her şeye hemen kızıp cıyak cıyak bağırması da ev halkına eğlence çıkarır.

En beğendiğim karakterlerden biri de Watanuki’nin gıcık olduğu Doumeki’dir. Karizması ve tapınakta çalışıyor olmasıyla kendini sevdiren Doumeki her ne kadar Watanuki’yle tamamen zıt karakterler olsalar da aralarında gizemli bir bağ vardır. Doumeki çok donuk bir karakter ama her çıktığı karede beni güldürmeyi başarıyor. Watanuki dır dır edip, bas bas bağırırken Doumeki’nin hiç istifini bozmamasına ya da yalnızca parmağıyla kulağını tıkamasına bayılıyorum. Animede bu konu işlenmemesine rağmen bu ikili arasında yaoici kızların sensörlerinden kaçmayan bir elektrik var (evet, benim de sensörlerimden kaçmıyor ^w^)

Son olarak söz etmek istediğim karakter Mokona isimli toparlak, tavşanımsı, alkolik, obur ‘şey’. Yuuko’nun içki arkadaşıdır ve sevimliliğiyle insanı kendinden geçirir. Yuuko gibi her şeyin geyiğindedir ve Yuuko’yla çok iyi anlaşırlar. Karşılıklı “ne?”, “na?” (japonca: değil mi?) deyişleri süperdir.

xxxHolic Japon mitolojisini, halk hikayelerini ve şehir efsanelerini sıklıkla konu alır. Bu seriye masalsı bir hava katıyor ama bu konularda çok bilgili olmadığım için bende hep bir şeyleri kaçırıyor, anlamıyormuşum hissi uyandırdı.

Bu serinin en önemli özelliği diğer CLAMP mangalarıyla olan paralelliklerdir. Örneğin Yuuko aynı zamanda Tsubasa Cronicle serisinde yan karakterdir. Bunun nedeni de Yuuko’nun zaman ve uzay cadısı olmasıdır. CLAMP’ın bütün mangaları farklı boyutlarda geçen hikayeler olarak düşünüldüğünde tüm bu boyutların kesiştiği nokta Yuuko oluyor.

23
Jan
10

Şeytan diyor ki işi gücü bırak Tayland’da korsan ol

Son zamanlardaki favori animelerimden biri Black Lagoon. Olaylar çoğunlukla Tayland’da her milletten mafyanın ve katilin cirit attığı bir şehirde geçiyor. Bu öyle bir şehir ki kilise bile uyuşturu ticareti yapıyor. Lagoon Company isimli 3 kişilik suç çetesi korsanlık yapmakta ve zaman zaman Hotel Moscow isimli Rus mafyasının işlerini görmektedir. Baş karakter Rock genç bir Japon iş adamıdır ve Lagoon çetesi tarafından rehin alınır. Rehineliği sona erdiğinde Rock Japonya’daki sıkıcı, stresli iş yaşamını bırakıp Lagoon çetesine katılmaya karar verir. Hemen “stockholm sendromu” diye düşünmeyin! Adam çok mantıklı bir karar veriyor. Ben bile izlerken “bu bizimki de hayat mı be, mafya olup tozu dumana katmak varmış” diye düşündüm. Siz de hayatınızdan sıkıldığınız zamanlarda bu animeye sığınabilirsiniz.

Lagoon Company’nin lideri ve kaptanı Amerikalı bir zenci olan Dutch, Yahudi asıllı Benny bilgisayar uzmanı olarak çalışıyor, çetenin tetikçisi ise bir kadın: Revy. Amerika’da büyümüş bir Çinli olan Revy serinin en sevilen karakteri. İki eliyle aynı anda silah kullanabilmesi ve aşırı şiddet eğilimiyle ün salmış. Şeytani gülümsemesiyle Revy’i iş başında izlemek büyük bir zevk. Zaten bütün seri şahane silahlı çatışma sahneleri içeriyor. Örneğin ilk sezonda Revy’nin bir grup tekneye tek başına yaptığı saldırı akıldan çıkacak gibi değil. Tekneden tekneye atlayıp zıplayarak ve iki eliyle ateş ederek terör estirmişti. Revy’yi seslendiren seiyuu’yu da çok beğendim sesi karaktere mükemmel uyuyor bence.

Seride işlenen başlıca konulardan biri tamamen zıt karakterler olan Rock ve Revy arasındaki çekim ve çatışma. Revy’nin Rock’ı vurma noktasına geldiği kavga sahnesini çok beğenmiştim. Ardından gelen romantik sigara yakma sahnesi de çok ilginçti, tıpkı bir öpüşme sahnesini andırıyordu. Sonrasında böyle başka duygusal sahneler de bekledim ama aradığımı bulamadım. Şimdilik umutlarım 3. sezona kaldı.

Black Lagoon’da Revy gibi pek çok silahlı kadın karakter var ve bunlar rahibe ya da hizmetçi gibi beklenmedik kılıklar içinde ortaya çıkıyorlar. Bunlar içinde Revy’den sonra en çok hayrana sahip olan sanırım Hotel Moscow’un lideri Balalaika. Eskiden Sovyet ordusunda yüzbaşı olan Balalaika Sovyetlerin dağılmasından sonra emrindeki askerlerle birlikte Rus mafyası olarak yoluna devam etmiş korkutucu bir kadın.

Bence Black Lagoon en çok karizmatik karakterleriyle seyirciyi etkisi altına alıyor. Tüm karakterler içinde Revy’den sonraki favorim Çinli mafya lideri Mr. Chang. Revy gibi çift el silah kullanabilen Mr. Chang son derece soğuk kanlı ve sağduyulu bir karakter. Çevik ve kung-fuvari hareketleriyle silahlı çatışmada Revy’den daha iyi ve Revy kendisine büyük saygı duyuyor. Bir de ikinci sezonda gördüğümüz eski yakuza üyesi samurai da kendine hayran bıraktı. Tabanca yerine Japon tarzı katana kullanmayı tercih eden bu adam kendisine doğru gelen mermileri kılıcıyla havada ikiye ayırabiliyordu. Tamam fizik kurallarına aykırı belki ama çok cool bir hareket :D

Bu serinin tek kötü yanı yalnızca 12şer bölümden oluşan 2 sezonu olması. Tadı damağınızda kalıyor. Bu sene içinde OVA olarak yayımlanması beklenen 3. sezonun da kaç bölüm olacağı belli değil. Açılış müziği de güzel olsa da kapanış videosu daha çok dikkate değer. Kapanışlarda iç karartıcı bir müzik eşliğinde arkadan Revy’nin ayaklarını ve karanlık içinde yürüyüşünü izliyoruz, ve her adımda yere atılan boş şarjör ve tabancalar görüyoruz. Serideki kara mizahı da es geçmmek lazım. En çok güldüğüm şeylerden biri yaşlı baş rahibenin gelip önce kilisede viski içtiler diye Revy ve rahibe kıyafetindeki arkadaşını azarlaması sonrasında kiliseye ateş edenler olduğunu görüp beklenmedik bir şekilde silahını çekip çatışmaya katılmasıydı. Özellikle Tarantino hayranlarının bu seriye bayılacağından çok eminim.

16
Jan
10

Bir Cyberpunk Şaheseri Olarak ‘Ergo Proxy’

İleri teknoloji ve aşırı düşük hayat standartlarının olduğu bir yakın gelecek anlatan cyberpunk türü hep ilgimi çekmiştir. Şansıma bu türün en çok anime ve mangalarda kullanıldığını görüyoruz. Bunun yanında android davranışları da en sevdiğim bilim kurgu konusudur. Androidlerin bilinç kazanmasını anlatan Ghost in the shell, Eve no jikan gibi şahane animeler arasından Ergo Proxy çeşitli yönleriyle sıyrılıyor ve tüm bu türler içinde favorim olmayı başarıyor.

Öncelikle görselliğiyle daha ilk dakikalarından itibaren “evet, budur” dedirten bir yapım. Soğuk, karanlık renklerin kullanılması, boşluk hissi uyandıran sade çizimleri, “yamalı” android tasarımlarıyla benim göz zevkime fazlasıyla hitap ediyor.

Bu serinin en çok takdir edilen yanı felsefi içeriği, filozoflara ve sanat eserlerine yaptığı göndermeler. Ekolojik olarak yıkıma uğramış bir dünyada androidler (autoreivler) ve insanlar kapalı şehirlerde yaşamaktadır. Toplum düzenine karşı en büyük tehdit androidlere bulaşan ‘cogito’ virüsüdür. Burdaki ‘cogito’ tabiiki de ‘cogito ergo sum’daki ‘düşünüyorum’. Birbirlerinden ‘düşünme’ virüsü kapan androidler ‘raison d’etre’ yani var oluş nedenlerini aramaya başlayıp kurallara karşı geliyorlar. Kimileri kendi yoluna giderken, kimileri cinayetler işliyorlar. Kimileriyse asıl yaratılış nedenleri olan sahiplerine hizmet etmeye yöneliyor fakat sahiplerinin değil de kendi kararlarını uyguladıkları için tehlikeli oluyorlar. 4 robottan oluşan konsey oldukça ilginçti. Bunlar Michelangelo’nun 4 heykeli şeklinde havada süzülüyorlar ve isimlerini filozoflardan almışlar: Derrida, Berkeley, Lacan, Husserl.

Tüm bu göndermeler içinde karakterlerden Real Mayer’in John Millais’in Ophelia tablosundaki gibi suda yüzdüğü sahne beni benden aldı çünkü hastası olduğum ve ilk gördüğüm anı asla unutmadığım bir tablodur ayrıca Hamlet’e de taparım. Bu sahnenin geçtiği ve karakterlerin bol bol suda debelendiği bu bölüm zaten Hamlet’in boğularak ölen sevgilisi Ophelia’nın adını taşıyor.

En ilginç karakterlerden biri kuşkusuz minik android Pino. Sahiplerine arkadaşlık etmesi için üretilmş olan bu robot da cogito virüsü kapmış ve gerçek bir çocuk gibi davranıyor. Hiç kimseye zararı olmayan şipşirin bir androidcik. Hele tavşan kostümünün içindeki hali görülesi. Pino ismi tabikii de insan eliyle yapılan fakat sonradan gerçek bir çocuğa dönüşen Pinokyo’dan geliyor.

Ergo Proxy’nin en sevdiğim yönü bazı ilginç, deneysel bölümlere sahip olması. Bunlardan en sevdiğim Vincent, Real ve Pino’nun rüzgarla çalışan uçan gemilerinin rüzgar yokluğundan çölün ortasında kaldığı bölümdü. Karakterlerimiz sabırsızlıkla günler ve haftalar boyu rüzgar beklerken onlar üzerinde sıkılan ve sinirleri bozulan insanların davranışlarındaki değişiklikleri gün be gün izledik. Son derece durağan bir bölüm olmasına rağmen gözümü kırpmadan izledim, mükemmeldi. Bunun dışında bilgi yarışması şeklinde geçen ve Pino’nun rüyasında eğlence parkında kaybolduğu ve Amerikan çizgifilmlerindeki tarzda karakterlerin kendisine yardım ettiği bölümler de ilginçti.

Son olarak, en hoş ayrıntılardan biri de bölüm sonlarında Radiohead’in Paranoid Android şarkısının çalması.




Alucard: setting the standart for psychotic vampires since 2001

blog istatistikleri

  • 18,388 tıklama
ictenkeskin@windowslive.com
Personal Blogs - BlogCatalog Blog Directory

RSS icten's Recently Watched Anime from MyAnimeList.net