14
Jan
12

20yy’da Yükselen Japon Militarizmi (2. bölüm)

1928 Haziranında Mançurya’da genç Japon subaylar trenini havaya uçurmak suretiyle Marçurya’da Japonya’nın kukla yöneticisi olan Chang Tso-lin’i öldürdüler. Suikastin gerekçesi Chang Tso-lin’in yeterince iyi bir Japon müttefiki gibi davranmamaya başladığını düşünmeleriydi. Genç ve yurtdışında eğitim görmüş olan imparator bu durumu kabul edilemez buldu ve başbakanın konu ile ilgili harekete geçmesini istedi. Başbakan sorumlu subayların cezalandırılmasını istediğinde ordu bunu prestijlerini zedeleyeceği ve zaten sivil hükümetin ordu üzerinde bir otoriteye sahip olmadığı gerekçeleriyle reddetti. Gerçekten de o dönem Japon anayasasında hükümetin ordu üzerinde hiçbir yetkisi yoktu, ordu doğrudan İmparatora bağlıydı fakat İmparator da sembolik bir konumdu. Bu yüzden İmparatorun dolaylı isteğine karşı gelmelerine hiçbir şey engel olamadı. Belki de anayasadaki bu hata da Japon ordusunun başına buyruk davranması ve yavaş yavaş oluşan askeri yönetimin nedenlerinden biri olarak alınabilir. İlginç bir şekilde Japonya’da totalitarizm 1889 anayasasının sınırları içerisinden kalarak oluştu. Anayasa çok esnek ve belirsizdi, ilk başta İngiltere tarzı bir parlementer sistem yaratmışken sonrasında totaliter eğilimleri olan bir askeri diktatörlük yarattı.

Ardından 1930 Londra Donanma konferansı geldi. Konferansta Britanya, Abd ve Japonya arasında kruvazörlerin oranını 10:10:7′de sabitleme kararı alındı. Yani Japonya yaklaşık olarak ABD ve Britanya’nın sahip olduğunun sadece 10′da 7si büyüklüğünde bir donanmaya sahip olabilirdi. Samuel Finer’a göre bu olay ordunun sivil hayata müdahale şeklinde bir dönüm noktası oldu. Çünkü otonomluğa çok alışmış ve kendilerini sivillerden üstün gören ordu bunu sivillerin kendi işlerine müdahale etmesi olarak yorumladı.  Anlaşma tepkilere rağmen kabul edildi. Daha öncesinde zaten ordu bütçesinde kesintilere de gidilmiş olduğu için ordu bu gidişle siviller tarafından tamamen kontrol altına alınacağından endişelenmekteydi ve bu noktadan itibaren sivil yaşama daha fazla müdahale etmeye başladılar.

1931′de Mançurya’da orta rütbeli Japon subayları Japonlara ait bir demiryolunu patlatıp, sonra da bunun sabotaj olduğunu idda ederek Marçurya üzerine bir dizi askeri harekat düzenlediler. İmparator ve sivil hükümet bu olaylara yine müdahale edemedi. Ordu Mançurya’yı Çinden ayırıp bir kukla devlet kurdu. Her şey olup bittikten sonra Japon hükümetine de 1932 yılında bu Mançuko devletini tanımak kaldı. Tüm bu süreç boyunca Japon hükümeti olaylara müdahale edemeyen ve sadece durumu dünya kamuoyuna açıklamaya çalışan bir tablo çizdi. Machurya’nın işgali tüm toplumda bir zafer sarhoşluğu yarattı, askeri maceralara devam edildi.

1930′ların başında ülke içinde de “genç subaylar sorunu” denilen meseleler korkutucu boyutlara ulaşmıştı. Genç ve radikal subaylar iç siyaseti etkileyebilmek adına terörist yöntemler kullanmaya ve suikastler düzenlemeye başlamışlardı. 1931 ve 32′de “Showa restorasyonu” adı altında darbe girişimlerinde bulundular fakat bunlar ordunun üst kademelerince bastırıldı. 1932 Şubatında Maliye bakanı, 5 Mayıs’ta da Başbakan Inukai Tsuyoshi öldürüldü. Bunlar darbe amacına ulaşma açısından özünde başarısız fakat uzun vadede parlementoyu sindirip orduya karşı gelemeyecek hale getirmek açısından başarılı olan girişimlerdi.

26 Şubat olayı olarak bilinen darbe girişiminde 1400 askerden oluşan bir grup Tokyo’nun merkezini dört gün boyunca işgal etti ve içişleri bakanı Saito Makoto, maliye bakanı Takahashi Korekiyo, umumi müfettiş Watanabe Jotaro’yu öldürdüler, başbakan Okada Keisuke ise öldürülmekten son anda kurtuldu. Japon Nasyonal Sosyalizminin kurucusu olarak görülen ve görüşleri orduda destek bulan İkki Kita darbe planı ve gelişmeler konusunda bilgilendiriliyordu. İkki Kita darbenin başarıya ulaşamayacağını hissetse de bir şey demedi. Öldürülenler arasında iki amiral olduğu için donanma darbeye karşı tavır aldı, darbeciler isteklerini İmparatora iletiyor olsalar da en yakın bakanları öldürülen İmparator da darbe girişiminde bulunanları asi olarak ilan etmek ve bastırılmalarını istemekte tereddüt etmedi. İmparatordan destek göremeyince 29 Şubat’ta darbe girişiminin başarısız olduğu kesin olarak anlaşıldı ve darbeciler teslim oldu. 28′inde de İkki Kita darbeyle ilişkili olarak askeri polis tarafından tutuklanmıştı. Kita 17 darbe lideriyle birlikte birlikte idam edildi.

Askeri yönetim altında Japonya Asya’da geniş toprakları işgal etti ve Japon tarihinde hep bir leke olarak kalacak pek çok savaş suçu işledi. 20 milyon insan katliam, zorla çalıştırma, insan deneyleri ve seks köleliği gibi yollarla Japon saldırganlığının kurbanı oldu. Özellikle comfort women (rahatlatma, yatıştırma, teselli kadınları diye çevrilebilir) diye bilinen olay çok korkunç: savaş sırasında Japon sömürgesi olan Kore, Taiwan gibi yerlerden çok sayıda genç kadın zorla alınarak askerlerin cinsel ihtiyaçlarını karşılamak için cephelere gönderildiler. Bugün bu kadınlardan hayatta kalanların hak arama mücadeleleri hala sürmektedir. Japon halkı da bu süreçten zarar gördü. Çoğu sivil 3 milyon Japon bu askeri maceraperestliğin sonucu olarak savaşta hayatını kaybetti. 2. dünya savaşında kullanılan intihar uçakları, kamikazelerin pilotları sadece uçağı A noktasından B noktasına götürmeye yarayacak kadar çok kısa eğitim verilmiş, çok genç çocuklardı. Uçaklar ise yere düzgün iniş yapacak mekanizmaya sahip oldukları bile şüpheli olan, ucuz uçaklardı. Kamikazelerin depolarına sadece hedef noktasına varmaya yetecek kadar yakıt koyuluyordu, dolayısıyla pilotlar isteseler de hedefi bombaladıktan sonra geri dönemezlerdi. Bunlar Amerikan askerlerince “baka bombs” olarak biliniyorlardı. Bomba yüklü gözden çıkarılabilir değerde bir uçağın doğrudan hedefe çarpmasının daha ucuz ve etkili olduğu düşünüldüğü için bu yöntem kullanılıyordu. Kısacası ordu hırslarına ulaşmak için kullanılacak bir insan kaynağı olarak görüyordu Japon halkını. Bu karanlık Japonya’dan bizim bildiğimiz Japonya’ya geçiş 2. Dünya Savaşında yenilmeleriyle oldu. Japonya’yı işgal eden müttefikler yeniden savaş açmalarını engellemek için Japon anayasasına ordu kurmalarını engelleyen bir madde eklettiler. Savaştan, militarizmden, manyak askerlerden yeterince ağzı yanmış olan Japon halkı bu maddeyi sahiplendi ve bugüne kadar hala bu madde değiştirilmedi. Meşhur 9. madde şöyle diyor:

1) Adalet ve düzene dayalı uluslararası barışı samimi bir şekilde arzulamakta olan Japon halkı milletin bir egemenlik hakkı olarak savaştan ve uluslararası uyuşmazlıkların çözümünde bir araç olarak güç kullanımı ya da tehdidinden sonsuza dek feragat eder.

2) Bir önceki paragrafta yer alan amacın gerçekleştirilmesi adına kara, deniz ve hava kuvvetleri yanı sıra diğer savaş potansiyelleri asla sağlanmayacaktır. Devlete çatışmaya girme hakkı tanınmayacaktır.

Bu maddede geçen “savaş potansiyelleri” lafını modern bir savaşı başarılı bir şekilde sürdürebilmek için gerekli kapasite olarak yorumlayıp 1954′te Self Defence Force denilen savunma kuvvetlerini kurdular. Bu aslında basbayağı anayasaya aykırıdır, halk istemediği için anayasayı da bir türlü değiştiremiyorlar. Bu yüzden adına “ordu” değil de savunma kuvvetleri diyerek anayasaya uygunmuş gibi gösterme çabasındalar.  Yine de SDF normal bir ordu değil, 9. madde nedeniyle sınırdışı operasyonlara katılamıyor, çoğunlukla savunmaya yönelik bir yapılanması var ve cephane stoğu çok kısıtlı. Halk SDF’nin asıl yararlı olduğu alanın deprem ve tsunamide kurtarma çalışmaları olduğuna inanıyor.

ABD Japonya’yı askeri açıdan daha etkin bir müttefik olarak görmek istediği için 9. maddenin kaldırılması yönünde uzun yıllardır baskı yapmakta. (etkin müttefiğin tercümesi kirli işlere, işgallere, askeri operasyonlara filan yardım edecek dolayısıyla Amerika’nın üzerindeki askeri harcama yükünün bir kısmını üstlenecek bir Japonya)

2010′da yapılan bir ankete göre Japonya’da 9. maddenin olduğu gibi kalmasını isteyenlerin oranı %67 iken revize edilmesini isteyenlerin oranı %24, maddenin Japonya’da barışı sağladığını düşünenlerin oranı %70 olarak görülüyor. 2007′de Shinzo Abe’nin başbakan olduğu Liberal Demokratik Parti hükümetinin anayasayı değiştirme amacında olduğu zaman yapılan anketlerde değiştirilmesini istemeyenlerin oranı %49, değiştirilmesini isteyenler %33 çıkmış. Shinzo Abe’nin istifasından sonra değiştirilmeye karşı olanların oranı %60′ları geçerken, değişiklik taraftarları %30′ların altına düşmüş. Genel bir anayasa değişikliğinin gerekli olduğunu düşünenlerin arasında bile 9. maddeye dokunulmamasını isteyenler %52 oranında. Anket sonuçlarına göre Doğu-Asya ve Japonya’da barışın korunması yönünde 9. maddenin yararlı olduğunu düşünenlerin oranı gençler arasında daha fazla.

Japonların askerlere bakışı hala daha pek olumlu değil. Bu yüzden sanırım sempatik olmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Self Defence Force tanıtım videolarını mutlaka izleyin, izlemeyen çok şey kaçırır:1. video 2. video

resimler hakkında not: Hetalia’da Japonya karanlık ve aydınlık olmak üzere çift karakterli olarak yansıtılıyor. Hetalia’yı sevmek için bir neden daha.

29
Dec
11

20.yy’da Yükselen Japon Militarizmi

Bu dönem dersler nedeniyle pek yazı yazamadığım için hepinizden özür dilerim. Madem ödevler nedeniyle yazı yazamıyorum ben de ödevleri blog postu haline getireyim. Bir derste Japon militarizmiyle ilgili yazdığım bir ödevin mümkün olduğunda sıkıcı olmayan ve kısa bir özetini koyuyorum.

Öncelikle Japon militarizmini anlamak açısından önemli olduğunu düşündüğüm için samuray sınıfına kısaca değinmek istiyorum. Samuraylar Japon tarihinde çok büyük güç sahibi oldular. Çünkü Japonya’nın bir ada devleti olması ve dolayısıyla kolay işgal edilemiyor olması nedeniyle merkezi yönetimin olmadığı ve sonu gelmez iç savaşların olduğu dönemler Japon tarihinde epey yer kaplıyor. Uzun savaş dönemleri nedeniyle savaşçı sınıfı samuraylar etki sahibi oldular. The Taming of The Samurai kitabında Eiko Ikegami 12.yyın sonlarından 19.yyın sonlarına kadar samurayların Japon toplumundaki en önemli ve güçlü siyasi aktör olduğunu ve başka hiçbir Doğu Asya toplumu bu kadar uzun süre savaşçı sınıfının egemenliği altından kalmadığını söylemekte.

1868-1912 yılları arasındaki Meiji döneminde de modern ulus inşasına yönelik reformlar çoğunlukla eski samuraylar tarafından yürütülmüştü. Modern Japon ordusunun kuruluşu da bu döneme dayanmaktadır. Düzenli orduya geçiş samuray sınıfının bitişi anlamına geliyordu belki ama öte yandan Meiji reformlarına da aslında Satsuma, Choshu, Tosa, Hizen klanlarından gelen eski samuraylar öncülük etmekteydi. Bu yüzden ben olaya modernleşmeye karşı koymak ya da yok olmaktansa aslında samuraylar kendilerini modern orduya transfer ettiler şeklinde bakıyorum. (Kenshin’i hatırlayın: Kenshin’in silah arkadaşı olan eski samuraylar animenin sonraki bölümünde hep yüksek rütbeli subaylar olarak karşımıza çıkıyordu.)

Bu nedenle Japon ordusunda Samuray ahlakı “bushido” hep kendine yer bulabilmiştir. Bushido’nun kelime anlamı kılıç savaşçısının yoludur ve samurayların yaşamını şekillendiren cesaret, onur ve sadakati yücelten ahlaki kodlar bütününü işaret eder. Yenililen savaşta canlı olarak düşman eline düşmek, savaştan ve ölümden kaçmak bushidoya göre onursuzluk sayılan davranışlardır ve onursuzluğun samurayların kullandığı terimle seppuku ya da halk arasında bilinen adıyla harakiri yöntemiyle intihar edilerek temizlenmesi gerekir. Bu ahlaki kodlar sonraki dönemlerde Japon askerlerinin davranış şekilleri üzerinde de etkili olmuştur. 20. yüzyılda bile ordu içindeki görüş ayrılıkları tarafların haksızlıklarının kanıtlanması durumundan seppuku yapacaklarını ilan etmelerine kadar varıyordu. 2. dünya savaşında esir düşen Japon askerlerine ailelerine mektup yazıp sağ olduklarını bildirebilecekleri söylendiğinde askerler ailelerine öldüklerinin söylenmesini istiyorlar çünkü esir düşmek gibi bir onursuzluğu yaşamalarındansa ailelerinin savaşta ölmüş olduklarını duymayı tercih edeceklerini düşünüyorlar. 2. Dünya Savaşında Pasifik adalarında pek çok Japon subay, donup kalmış Amerikan askerlerinin gözleri önünde seppuku yaptı. 1945′te savaşın bitmesinin hemen ardından Tokyo İmparatorluk Sarayı’nın önü İmparator’dan savaşı kaybettikleri için özür dilemek adına seppuku yapan kadın ve erkeklerin kanlarıyla kırmızıya boyanmıştı. Bushido en düşük rütbelere kadar neredeyse tüm Japon askerleri tarafından hatta siviller tarafından bile içselleştirilmiş olsa da bundan samuray ahlakının Japonların doğasında olduğu sonucu çıkarılmamalı. Samuray ahlakı eğitimle benimsetilmiş bir şeydi. Sadece orduda verilen eğitim de değil, zorunlu eğitim müfredatında da orduyu yücelten düşünceler yer alıyordu ve bunun Japonların militarist rejime kolayca geçiş yapmasında etkili olduğu kanısındayım.

Edwin O. Reischauer da “Japan: The Story of a Nation” isimli kitabında Japon militarizminin Japonların doğal olarak otoriter ve militarist bir karaktere sahip olmaları gibi bir şeyle açıklamaya kalkmanın yanlış olacağını söylüyor. Reischauer’a göre bu Japonya üzerine çalışan Batılılarca sık başvurulan bir açıklama fakat 2.dünya savaşında beri Japonlar dünyanın en barışçıl, en pasifist milletlerinden biri olduklarını kanıtlamış durumdalar. 20′lerde ve 30′larda Japonya’da olanları aynı dönemde Almanya ve İtalya’da olanlarla karşılaştırmak daha sağlıklı olacaktır. Bu üç ülkede de içerde kötü giden ekonomiden kaynaklı büyük bir memnuniyetsizlik, dışardada uluslarası sistemde hakettikleri konumda olmamalarını düşünmelerinden kaynaklı bir tatminsizlik vardı.

Japon rahipler bile askeri düzende

Tabii yine de Japonya totaliter rejime ve savaşa giden süreçte İtalya ve Almanya’dan çok farklı bir yol izlemiştir. Öncelikle Japonya’da Führer tarzı karizmatik bir önder yoktu. Japonya’ya hakim olan tam olarak faşist ya da nazi tipi bir felsefe de olduğu söylenemez.  Lideri izleyen bir kitle partisi kesinlikle yoktu. Ve en önemlisi muhalefeti şiddetle bastırma yoluna pek başvurulmuyordu çünkü Japon halkı askeri yönetime karşı büyük bir direnç göstermemişti. Toplumu baskı altına almak için çok fazla şiddete başvurulmak zorunda kalınmamasının Japon “faşizminin” ya da “totaliterizminin” görece yumuşak yapısının nedeni olabileceğini düşünüyorum. “Japon faşizmi” diye bir şeyin olup olmadığı tartışmalı bir konu. Robert Butow Japonya’nın bu dönemini tanımlamak için “bir çeşit yerlimalı ultramilliyetçi askeri sosyalizm” demeyi uygun görmüş. Japonya’nın dönemin diğer faşist devletlerinden en önemli farkı totaliter denilebilecek nitelikteki bir askeri yönetime bir darbe, bir kırılma ya da devrim benzeri bir olay sonucu değil yumuşakça geçiş yapmış olmasıdır. Japonya’da insanların hayatlarının devlet tarafından kontrol edilmeye çalışması söz konusu olsa da ve sivil yaşam askeri düzene sokulmaya çalışılsa da, yine de Avrupadaki gibi katı bir totaliteryanizm olduğu söylenemez. Geçmişlerinde 700 yıllık savaşçı sınıfın yönetimde olduğu bir feodal dönem olmuştu; belki de bu yüzden Japonlar askeri yönetime çok tepki göstermiyorlardı.

Japonya 1. Dünya savaşının getirdiği yıpratmayı atlatmaya çalışırken 1923 Tokyo depremiyle bir darbe daha yedi. Deprem sonrası yeniden yapılanma çalışmaları kötü giden ekonomiye biraz hareketlilik getirse de ardından gelen 1927 finansal kriziyle Japon bankalarının dörtte biri iflas etti. 1929 ekonomik buhranı da zaten zor durumda olan Japon ekonomisini çok kötü etkiledi. Pek çok kişi yozlaşmanın kaynağı olarak Batı’yı görüyordu. Büyük işletmeler, bireysellik, liberal şehir yaşamı, yozlaşmış parlementer kurumlar hep Batı’dan gelen kötülükler başlığı altında toplanıyordu. Japonya’nın batılı iktisadi ve siyasal sistemi kabul ederek ne elde ettiği sorgulanmaya başlamıştı, hele ki bunların 1929 ekonomik buhranı karşısında çaresiz kaldığı açıkça görülüyorken.

Japon ordusunun sınıfsal bağlarına bakıldığında 1920′lerde orduda erlerin neredeyse tamamen köylüler tarafından oluşturulduğu, subayların da giderek daha fazla orta ve alt sınıflardan ve köylülerden oluşmaya başladığı görülüyor. Orta ve yüksek rütbelerse çoğunlukla samuray kökenlerinden geliyor, özellikle üst rütbeler Choshu isimli samuray klanına mensup. 1927′ye gelindiğinde artık düşük rütbeli subayların 3′te 1′i küçük toprak sahipleri ve esnaf ailelerin çocuklarıydı. Dolayısıyla ordu bu sınıfların ve meslek gruplarının çektikleri zorluklarla fazlasıyla ilgiliydiler. Özellikle de Büyük Buhran sırasında çok tepkiliydiler çünkü kendi ailelerinde ya da, daha yüksek rütbeli subaylar için, adamlarının ailelerinde kızların borç nedeniyle genelevlere satılması yaygın hale gelmişti. Ve içinde bulundukları bu durum için de sanayiciler ya da kapitalistler anlamına gelen zaibatsu sınıfını suçluyorlardı. Parlementoyu zaibatsu’nun çıkarlarına hizmet eden bir araç olarak gördükleri için Japon ordusu parlemento ve siyaset karşıtı bir tavır aldı.

Japon lise öğrencileri tüfek eğitiminde (1940)

Japonya’nın artan nüfus ve sanayileşmeyle sürekli artan ham madde ve besin sıkıntısı vardı. Japonya’nın karşı karşıya olduğu nüfus ve kaynak sorunlarının etkisiyle savaş, işgal ve askeri yayılma fikirleri orduda güçlü destek görmeye başlamıştı ve aşırımiliyetçi akımlar Japonya’ya Asya’nın lideri olma rolünü biçiyorlardı. Ordu siyasi liderlerin Batılı devletler karşısında güçlü irade gösteremediğini, Asya’da daha geniş hakimiyet elde etmek bir yana Mançurya’daki hakimiyetlerini bile zor elde tuttuklarını düşünüyordu. Bu yüzden ordu dış politikayla son derece ilgiliydi ve giderek kontrolü daha fazla ele aldılar. Ordu 1928′den itibaren hükümeti yok sayarak kendi başlarına giriştikleri bazı eylemlerle Japon dış politikasını yönetmeye başladı. Ordunun kendi başına kalkıştığı Marçurya işgalinin başarılı olmasının toplum psikolojisinin etkilemesi ve sivil yönetimi iyice sindirmek için bazı genç subayların giriştiği terörist eylemler sonucu Japonya’da yönetimi kademeli olarak askerler ele geçirdi.

Çok uzadığı için burda kesiyorum. Aslında bunun iki katı uzunluğunda bir post yazmıştım ama “kim okur ki?” diyerek yarısını sildim. Daha sonra kamikazeler, 2. Dünya Savaşı sırasında Japonya, Japon savaş suçları ya da savaş sonrası Japon pasifizmi ile ilgili yazılar gelebilir, gelmeye de bilir. Hetalia bölümlerinin sonlarında dedikleri gibi: Tsuzuku kamo…

01
Dec
11

İntihar Etmek İsteyen Japonlar İçin Elkitabı

Japonya intihar oranının en yüksek olduğu ülkelerden biri. Bunda hiç kuşkusuz Japonya’da tarih boyunca intiharın bir günah ya da yanlış bir davranış olarak görülmemesinin hatta seppuku geleneğinin de etkisiyle onurlu ve sorumluluk sahibi bir insanın yapacağı bir şey olarak kabul edilegelmiş olmasının etkisi vardır. Japonya’da trenlerin önüne atlayarak intihar etmek o kadar yaygın ki intihar eden kişinin ailesinden ulaşım aksadığı için tazminat alınıyor. Japon edebiyatında ve yazarlar arasında intiharın yaygınlığından daha önce söz etmiştim. Japonya aynı zamanda hükümetin intihara karşı en ciddi mücadele yürüttüğü ülke. “İntihara Karşı Beyaz Dosya” denilen 9 adımlık bir planla 2017 yılına kadar intihar oranının %20 düşürülmesi amaçlanıyor. İntiharı önlemek için uygulanan yöntemler arasında telefonla yardım hatlarının kurulması ve favori intihar mekanı olarak görülen yerlere intihardan caydırıcı notların bulunduğu panolar koyulması gibi şeyler yer alıyor. (Welcome to the NHK‘in sonunu hatırlayınız.)

Öte yandan intiharı kolaylaştıran internet siteleri, insanların tanışıp birlikte intihar etmek için anlaştığı forumlar ve intihar yöntemlerini anlatan kitapların varlığı hükümetin işini zorlaştırıyor. 1993′te ilk defa yayımlanan ve en çok satan kitaplardan biri haline gelen Kanzen Jisatsu Manyuaru (İntihar Rehberi/ The Complete Manual of Suicide) isimli kitap başlıca intihar yöntemlerini artıları ve eksileriyle anlatıp, insanların kendilerine uygun olan yöntemi seçmelerine yardımcı oluyormuş. Kitap ayrı başlıklar altında aşırı doz, kendini asma, yüksek bir yerden atlama, araba çarpması, gaz zehirlenmesi, elektirik çarpması, boğulma, kendini yakma, donma ve bilekleri kesme yöntemlerini, ne kadar acı verdikleri, hazırlanma için ne kadar uğraş gerektirdikleri, cesedin nasıl görüneceği ve ölümcüllük derecelerini göz önüne alarak değerlendiriyormuş. Kitabın bazı popüler intihar yöntemlerinin ölüm şansının ne kadar düşük olduğunu gösterdiği için ölümle sonuçlanan intihar teşebbüslerinin oranını arttırmış olabileceği düşünülüyormuş.

Kitapta Fuji Dağı’nın eteklerinde bir orman intihar etmek için mükemmel bir yer olarak gösteriliyormuş ve kitabın çıkmasından sonraki 6 yıl içinde orda 74 ceset bulunmuş. 99 yılında Tokyo’da intihar eden iki gencin yanında kitabın bir kopyası bulununca polis kitabın satışının en azından 18 yaşından küçüklere yasaklanmasını istemiş. Yazar kitabın kapağına 18′inden küçüklere uygun olmadığına dair bir uyarı konulmasından hiç hoşnut değilmiş, “Herkesden çok onların ihtiyacı var. İnsanların intiharın yanlış bir şey olmadığını anlamaları önemli. Kendini öldürmek her bireyin hakkıdır, ve hangi yasayı uygularsanız uygulayın bunu engelleyemezsiniz.” açıklamasında bulunmuş. Kitap hala daha basılıyor hatta kitabın yazarı Wataru Tsurumi “‘Bizim’ İntihar Rehberimiz” adlı ikinci bir kitap çıkararıp aldığı hayran ve nefret mektuplarını paylaşmış.

Kitaptaki yöntemleri deneyip başarılı olamadıkları için acı içinde yardım hatlarını arayan insanların olduğu bildirilmiş. Peki bu kadar tehlikeli bir kitap neden yasaklanmıyor? Çünkü Japonya’daki sansür yasaları bu kitabın yasaklanmasına yetecek genişlikte değil, tıpkı olması gerektiği gibi. Yazarın başkalarının acıları sayesinde köşeyi dönmüş bir çeşit sosyopat olduğundan şüphelensem de insanların kendi hayatlarına son verme hakkına sahip oldukları konusunda kendisine katılıyorum. Artık yaşamak istemediğine karar vermiş birinin en acısız ve etkili intihar yöntemlerini öğrenmek hakkıdır. Japonya’nın intihar kitaplarını ve sitelerini yasaklamadan intiharla mücadele etmesi takdir edilesi bir durum bence.

Bu yazı ilginizi çektiyse şuna da bir bakın: Japonlarda Kan Grubu İnancı

20
Nov
11

Yengeç Gemisi

Bu seneki kitap fuarı benim için çok güzel geçti. Herkesin lanetler okuduğu yol bile bana çok tatlı geldi. Ayaklarım ve standları radar gibi tarayan gözlerim ağrıyana kadar gezdim ve uygun fiyata çok güzel kitaplar aldım. Bu senenin hasılatı şöyle: Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında-Murakami, Bilginin arkeolojisi-Foucault, Cinsiyet Belası-Butler, Şibumi-Trevian, Metis 2010 ajandası ve Yengeç Gemisi manga.

Pek hoş bir yayınevi olan Yordam Kitap biliyorsunuz ilginç bir şey yapıyor, Marxist mangalar yayımlıyor. Daha önce 2 cilt halinde çıkan Kapital mangaya dair bir yazı yazmıştım bu fuarda da Marxist edebiyatçı Takiji Kobayashi 1929 tarihli romanından uyarlanan Yengeç Gemisi’ni aldım. Populer mangalar bile Türkçe’de çok az sayıda ve yeni yeni yayımlanırken Yordam’ınki cidden tuhaf bir vaka. Örneğin bu Yengeç Gemisi o kadar kıyıda köşede kalmış bir manga ki İngilizce’ye bile çevrilmemiş hatta MyAnimeList’te kayıtlı bile değil. Nerden bulmuşlar? Bunu çevirip yayımlamak kimin aklına esmiş? Hayret.

çok güldüm^^

Bu mangayı epey beğendim, hatta Kapital’den daha çok beğendim, zaten çizimleri Kapital’den kat kat daha güzel. İlginç bir konusu var. Aslında, peki, tamam o kadar da ilginç değil. Nihayetinde işçi dayanışması, grev ve kapitalizm konusunda propaganda yapan kısacık bir manga ama bunu epey sevimli bir şekilde yapıyor. Sanırım benim asıl ilginç bulduğum yengeç gemilerinin işleyiş şekli. 4 ay boyunca kıyıdan uzakta yengeç avlıyor bu gemiler. İşçilerin çoğu mecbur oldukları için ve insanlık dışı şartlarda çalıştırılacaklarını bilmeden biniyorlar bu gemilere. Bir kere demir aldıktan sonra geri dönme, vazgeçme, işi bırakma ya da kaçma şansları yok, okyanusun ortasındalar. Köle gibi çalıştırılıyorlar, hatta bazıları ölüyor, korkunç cezalarla disiplin altında tutuluyorlar. Hiçbir çıkış yolu yokmuş gibi görünen bu cehennemi sonunda dayanışma ve grevle düzeltiyorlar. Fakat cahil Japon işçilerinin grev yapmayı öğrenme şekilleri epey komik. Bir grup işçinin teknesi fırtınada kayboluyor, kârdan başka bir şey düşünmeyen anagemi de onları bırakıp gidiyor. İşçiler bir Sovyet gemisi tarafından kurtarılıyorlar ve pek güzel ağırlanıyorlar. Bu sırada çat pat Japonca bilen Asyalı bir Sovyet vatandaşı kendilerine sınıf mücadelesinin inceliklerini -pek hoş bir şekilde- anlatıyor. Sonra da bizim işçiler aydınlanmış ve mücadeleye hazır bir şekilde Japon yengeç gemisine geri dönüyorlar.

Sonuç olarak Yengeç Gemisini severek okudum ve Yordam’ın bu tür mangalar çıkarmaya devam etmesini diliyorum.

20
Oct
11

Sekai-ichi hatsukoi 2 sarhoştum hatırlamıyorum

Yere göğe sığdıramadığımız, pek değerli yaoimiz sekai-ichi’nin ikinci sezonu da başladı, tüm fujoshi (ve fudanshi) camiasına hayırlı uğurlu olsun. Vaktim yok, çok kısa bir fangirl patlaması-gökkuşağı kusması yapıp dersime geri döneceğim.

İkinci sezonun ilk bölümüne başladığım anda bu animeyle ilgili ilk hatırladığım, ilk düşündüğüm şey “ah evet bu sadece bir yaoi, romantik komedi olarak değil yayıncılık-manga-editörlük konusunda da çok iyi bir anime ve bu kısımları için de izlemeye değer” oldu. Kadın mangakaların ne kadar çok mangaka, mangaka asistanı ve manga editörü karakter yarattığına, hayatlarını, mesleklerini hikayelerine ne kadar dahil ettiklerine geçen Usagi Drop yazısında değinmiştim. Nakamura-sensei yıllardır içinde bulunduğu manga sektöründe editörlerle ilgili epey ilginç gözlemlerde bulunmuş anlaşılan. Takano’nun o muhteşem lafını alıntılamak istiyorum:

- Bir editörün işinin %94′ü nüshayı onu bir türlü vermek istemeyen mangakadan kopararak almak ve basımevini en son ve nihai ana kadar bekletip nüshayı yayına zorla sokmaktır!

Ve ardından morali bozulan ekip:

- Gerçekten editörlüğün tüm olayı bu mu? :(

Peki ya Hatori’nin “benim mangakam bu sefer nüshasını yetiştirecek” demesinin hemen ardından söz konusu mangaka, Chiaki’den “Hatori-sama, ben üşüttüm, nüsha yetişmeyecek, o yüzden lütfen evime gelme, arama, mail atma!” şeklinde bir faks almasına ne demeli!? Hatori’nin bu faksa “İzninizle sensei beni evine çağırıyor.” diye tepki vermesiyle animenin daha ilk bir kaç dakikasında yaoi düşmanlarının bile sempatisini kazanacak bir kombo yapmışlar kanımca.

Neyse bunu geçelim de, Takano’nun sesini ve konuşma tarzını ne kadar seksi bulduğumu da bir kez daha belirtmek istiyorum (kesinlikle son kez olmayacak). 2. bölümde bir kez daha meşhur “usotsuki!” (yalancı!) lafını söyledi. En azından ben meşhur olması gerektiğini inanıyorum, hatırlarsanız önceki yazılarda bir ara kaç defa usotsuki dediğini saymaya filan kalkmıştım. Ayrıca füme rengi saçlarının, kalın çerçeveli gözlüğünün ve gözlerini kısıp yan yan bakmasının da hastasıyım. O bakışların anlamı şu oluyor: “Her şeyi görüyorum, biliyorum. Senin içini okuyorum Onodera. Sen tam bir gerizekalısın ama seni çıtır çıtır yiyeceğim.” Bir de Takano’nun özgüveni bizde olsa şu dünyada başka hiçbir şeye ihtiyacımız olmazdı. “Ben seni sevmiyorum” diyen birine hiç istifini bozmadan “Ben sevildiğimi hissediyorum” diyebilmek… Bravo! Seme dediğin böyle olur!

Son olarak Sekai-ichi’deki Junjou Romantica göndermeleri çok hoşuma gittiğini söylemek istiyorum. Trende Onodera’nın yanında, biraz uzağında uyuklayan bizim Misaki değil miydi? En en son olarak da şunu ekleyip bitireyim, açılışta en sevdiğim görüntü Hatori’nin Chiaki’nin kucağına yıkıldığı an. Çok tatlı <3

25
Sep
11

Usagi Drop Üzerine Geyik

Bence bir yazıyı daha hak ediyor bu minik seri. İkinci sezonu gelebilir çünkü manganın tamamını kapsamadılar ama ben ikinci sezonu beklemeden mangasını okuyacağım gibi görünüyor. Aslında josei türünde mangaları okumak yerine animeleri izlemeyi tercih ediyorum. Normalde mangaların her zaman anime uyarlamalarından daha iyi olduğunu düşünsem de josei (kadın) türü mangalarda maalesef ki, üzülerek, cinsiyetim adına hayıflanarak söylüyorum ki çizimler pek iyi olmuyor. Bunun kadın mangakaların iyi çizememesinden kaynaklı olduğunu düşünmüyorum, çok iyi çizenler var fakat onlar çoğunlukla yaoi ya da başka türlerde çiziyorlar. Josei okuyucusu genç kadınlar mangaların çizimlerinden çok hikayesiyle ilgileniyorlar. Dolayısıyla okuyucudan böyle bir talep olmadığı için josei mangaları uyduruk arkaplanlar ve chibilerle kotarmak mümkün, vasat çizimlerle başarılı bir josei mangakası olmak da mümkün. Usagi Drop’un basit çizimleri de animede sulu boya efektleriyle hoş bir şekle sokulmuştu ama mangada nasıldır bilemiyorum.

Usagi Drop ilginç bir şekilde baş karakterleri kadın olmasa da kadınlara ve anneliğe dair çok şey anlatıyor. Karşımıza çok farklı anne tipleri çıkarıyor: kızını terkeden çocuksu mangaka anne, oğlunu tek başına büyütmeye çalışan bekar anne, normal bir evliliğe sahip çalışan anne ve çalışmayan, kocasının ailesiyle yaşayan anne. Sonuncusu en kötü versiyondu kanımca. Daikichi’nin kuzeni Haruko’dan söz ediyorum. İzlerken daraldım resmen, kadıncağız kapana kısılmış gibi, kendine ait bir hayatı bile yok. Ve anne olmak ne ağır bir yük! Kadın bunalıp evden kaçtığında kızını da yanına almak zorunda, kızını yanına aldığı için de kızının eşyalarını koyduğu dev bir çantayı da taşımak zorunda. Haruko ve Reina’nın evden kaçıp Daikichi ve Rin’in yanında kaldığı bölümünün sonunda çok hoşuma giden bir konuşma geçmişti. Haruko eve dönerken Daikichi yine gel ama daha hafif bir çantayla gibi bir şeyler söylüyordu. Haruko da cevap olarak Daikichi’nin iki elle zor taşıdığı antayı hop diye sırtına atarak “Kız çocuklarının taşıyacak çok yükü var.” diyordu. Kız çocuğu derken hem küçük kızları hem de yetişkin kadınları kastediyor, yük de hem Reina’nın eşyaları hem de kendi manevi yükü, sorumluluğu oluyor.

seni küçük troll

Kız çocuğu, “onna no ko” animede çok geçen bir laf. Açılış şarkısında da geçiyor “onna no ko tte tsuyoi ne? dakedo tokidoki yowai ne?” “kız çocukları güçlü değil mi? ama bazen zayıf oluyorlar değil mi?” Türkçe’de onna no ko’ya çok benzer kız çocuğu şeklinde bir kullanım olması hoş. İngilizceye de bu en azından girl diye çevrilmeli diye düşünüyorum ama altyazının bazı yerlerinde woman diye çevirme gafletinde bulunmuşlar. Dolayısıyla ortaya şöyle saçma dialoglar çıkmış: Rin’in mangaka annesine asistanı/sevgilisi kendisini çok yormamasını nihayetinden bir kız çocuğu olduğunu söylüyor. Kadının da bu lafa karşı “ben kız çocuğu değil, mangakayım!” şeklindeki haklı tepkisi çeviri de “ben kadın değil, mangakayım!” şeklinde saçma bir bağırışa dönüşmüş. “Onna no ko” lafı animede her yaştan kız ocukları için kullanılıyor yani hem küçük kızlar hem de anneler.

Yaoi olsun Josei olsun kadınlar tarafından çizilen mangalarda çok fazla mangaka, manga editörü, mangaka asistanı karakter bulunduğunu fark ettim. Bunun nedeni kadın mangakaların mangalarına kendilerinden çok fazla şey katması. Bir de josei, yaoi, yuri ve shoujo’da kadın mangakalar ve okurları arasında diğer türlerden çok farklı, arkadaşça bir ilişki vardır, mangakalar bölümlerin sonundaki eklerde kişisel hayatlarına dair şeyleri, hele ki mangada geçen olaylarda kendi hayatları arasında bir paralellik varsa, uzun uzun anlatırlar. Usagi Drop’ta da Rin’in annesinin mangaka çıkması pek şaşırtıcı değil. Eminim ebeveynlik konusunda da mangaka Unita Yumi kendi deneyimlerinden çok şey aktarmıştır hikayeye. Benim asıl merak ettiğim Unita Yumi bu anne tiplerinden hangisine uyuyor. Umarım josei geleneğini bozmamış ve bu konuyu mangadaki eklerde anlatmıştır, ben de okuyunca görürüm.




soru, eleştiri, her türlü öneri ya da sadece geyik için

Blogu facebooktan takip etmek için:

 

January 2012
M T W T F S S
« Dec    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

Yeni yazılardan haberdar olmak için mail adresini gir.

Join 51 other followers

blog istatistikleri

  • 156,117 tıklama
Personal Blogs - BlogCatalog Blog Directory

RSS icten's Recently Watched Anime from MyAnimeList.net

RSS icten's Recently Read Manga from MyAnimeList.net

RSS Icten's bookshelf: currently-reading

twitter


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 51 other followers