29
Jan
16

Son derece kişisel Japonya günlüğü 1

Japonya’ya geleli artık 3 aydan fazla oluyor. Daha önceleri yurt dışına kısa dönem dil eğitimi bahanesiyle gidenleri biraz kıskançlıkla karışık, parası olan ve işi gücü olmayan insanlar olarak görürdüm. Büyük konuşmamak lazımmış. Tüm kapıların yüzüme kapandığı ve hayatımın boşa aktığını hissettiğim bir dönemde kendime yatırım yapmaya karar verdim ve internette yaptığım araştırmalar sonucu “Burası iyi bir yere benziyor” dediğim bir dil okuluna 3 aylık kayıt yaptırdım.

Bir kaç ay içerisinde bütün belge ve seyahat hazırlığı işlemlerini kararlılıkla hallettim fakat yolculuk saati yaklaştıkça daha önce düşünmediğim endişeler su yüzüne çıkmaya başladı. Ruhsal yapı olarak da temelsiz endişelere kapılmaya meyilli bir tip olmam durumu kötüleştiriyordu. Aktarmalı, bekletmeli uzun uçak yolculuğu ve uçak biletlerinin hata kaldırmayacak kadar pahalı olması gözümü korkutmaya başlamıştı. Bu kadar uykusuzluğa ve yorgunluğa dayanabilecek miydim? Uçaklarımı kaçırmadan, hiçbir şeyimi kaybetmeden Japonya’ya varabilecek miydim? Kesin bavulum kaybolacaktı. Hem böyle bir okul gerçekten var mıydı ki? Neyine güvenip o kadar para ödemiştim? Annem neden herkese Japonya’ya gideceğimi söylüyordu? Neden yolda gördüğüm herkes yaklaşan yolculuğumun ayrıntılarını soruyordu? Kesin gidemeyip rezil olacaktım. Yolculukla ilgili teknik hatalar için bu kadar endişelenirken, nedense Japonya’da tek başıma olacak olmam beni hiç endişelendirmiyordu. Yolculuğa çıkmadan önceki son gece gördüğüm rüya bunun aslında böyle olmadığını anlamamı sağladı. Rüyamda güya Japonya’daydım ve hiç eğlenceli bir yer değildi. Her yer griydi ve deniz kenarında betona kurulmuş bir çocuk parkındaydım. Taa Japonya’ya gelmiş olduğum için mecburen eğlenmeye çalışacaktım artık. Bu yüzden salıncağa bindim ve yanımdaki Japon kız çocuğuyla İngilizce konuşmaya çalıştım. Bu tabii çok tanıdık bir histi çünkü Ben küçükken 4 yıl Almanya’da yaşamıştık. O zaman da çocuk parklarında başka ülkelerden diğer göçmen çocuklarla Almanca konuşur ve dillerimiz farklı olduğu halde üçüncü bir dili aracı olarak kullanmamıza hayret ederdim. Biraz hüzünlü bir dönemdi, bazen sabahları uyandığımda gözlerimi açmamakta ısrar eder, Almanya’da değilde İzmir’de anneannemin evinde olduğumu hayal ederdim. Hatta etrafımdaki odayı sağımda şu var, ayak ucumda şu var diye kurgulayıp gözlerimi açmadan önce kendimi buna iyice inandırırdım. Rüya bana bu hisleri tekrar yaşayabileceğimi söylüyordu. O sırada sevgilimin de parktaki insanlar arasında olabileceği hissine kapıldım. İmkansız olduğunu biliyordum ama onun da orda olması için çok güçlü bir istek duydum. Uyanınca fark ettim ki uzak bir ülkede tek başına olmak aslında epey korkutucu bir his.

Japonya’ya vardım. Sabahtı. Pasaport kontrolündeki adam benimle Japonca konuştu, anladım ve cevap verdim. Müthiş bir histi. İlk gelişin mi diye sordu. Evet dedim. Sugoi dedi. Tam olarak neyin sugoi olduğunu anlamadım ama gururlandım. Keisei Main Line’a binip Nippori istasyonuna ulaşmam gerekiyordu. Tıngır mıngır, uzun bir tren yolculuğu oldu. Makinist her istasyonda mırıl mırıl bir ses tonuyla istasyonun adını iki kez söylüyordu, ninni gibiydi. Aşırı uykusuz olmama rağmen uyuyamayacak kadar heyecanlıydım. Sürekli esniyor ve hayran hayran etrafıma bakıyordum. Karşımda oturan ikiz modasına göre, birbiriyle uyumlu, Disney temalı kıyafetler giymiş iki genç kız uyuklamaya başlamıştı. Demek böyle kızlar gerçekten vardı ve tren camından gördüğüm evler, ağaçlar, sokaklar gerçekten animelerdeki gibiydi ve gerçekten Japonya’da Japonca konuşuluyordu. Nedense içinde bulunduğum Japonya ile yıllardır duyduğum Japonya’nın aynı olması bana hayret veriyordu. Sanki televizyon ekranından ya da kitap sayfasından geçmişim ve kurgusal bir diyara gelmişim gibiydi. Japonya’ya geldiğim ilk günlerde yaşadığım gerçek dışılık hissini acaba hayatım boyunca bir daha yaşayabilecek miyim?

Nippori istasyonunda indim. Okulun sitesinde istasyondan okula yürürken hangi yollardan geçildiğini gösteren çok faydalı bir video vardı. Defalarca izleyip ezberlemiştim. Şimdi videodaki yollardan yürüyor olmak yukarıda sözünü ettiğim televizyon ekranından geçmişlik hissini iyice pekiştiriyordu. Bavulumu çeke çeke yürürken evlerin, çatıların, elektrik direklerinin, insanların ne kadar farklı olduğuna şaşıyordum. Bilinmeyen bir yerde olmanın verdiği tehlike hissi ve hayalini gerçekleştirmiş olmanın verdiği mutluluk birbirine karışmış ve bana aşırı bir zihin açıklığı vermiş gibiydi. Meğerse zihin açıklığı değil sarhoşlukmuş o çünkü şapşal şapşal etrafa bakınırken son dönemeci kaçırdım ve yolumu kaybettim. Yolda birine okulun yerini sordum, bilmiyordu. Neyseki yanımızdan geçen Asyalı bir genç bizi duydu ve “Akamonkai mı?” diyip beni peşine taktı. Çok geçmeden o da yolunu şaşırdı ve bana döndü. Bence okul bu taraflarda dedim, gerçekten o taraftaydı, okulu bulduk. Ben genci mahalle sakini zannettiğim için beni okula kadar getirmiş olması nedeniyle çok müteşekkir olmuştum, ama okulun içine kadar girmesine hiç gerek yoktu. Kendisine teşekkür ettim ama çocuk hiç bir yere gitmiyordu. Resepsiyondakiler “Siz de mi yeni öğrencisiniz?” deyince jeton düştü, Japonya’da gördüğüm her Uzak Doğuluyu Japon zannetmemem gerekiyordu.

Akamonkai’ın otaku özentisi Avrupalı ve Amerikalı ergenlerle dolu olmasından korkuyordum ama daha çok yakın ülkelerden 1-2 yıl dil eğitimi almak için gelen daha sonra Japonya’da üniversiteye ya da işe girmek isteyen, ne yaptığını bilen insanlarla doluydu. Daha sonraları Akamonkai’ın dil kursu değil gerçekten çok ciddi ve ünlü bir dil okulu olduğunu ve adeta bir göçmen adaptasyon merkezi gibi çalıştığını anlayacaktım. Okulda Çinlilerle, Korelilerle, Vietnamlılarla vs. ilgilenen onların dillerini konuşan görevliler vardı. Biz “Batılılar” ise “İngilizce konuşanlar” şeklinde tek bir millet muamelesi görüyorduk. Bu durum benim ilerki aylarda Ben kimim? Türkiyeli olmak ne demek? Batılı mıyım Asyalı mıyım? ‘İngilizce konuşan insan’ mıyım? Ama benim anadilim diğerleri gibi İngilizce’ye benzer bir dil değil ki? gibi sorular üstüne bol bol düşünmemi sağladı. Sonunda Avrasyalı olduğuma karar verdim. İlk zamanlarda Batılıları biraz soğuk buluyordum, selam verdiğimde aldığım karşılıklar hoşuma gitmiyordu. Defalarca sıcak selamıma cool bir baş hareketi ve değişmeyen bir yüz ifadesi ile karşılık alıp irkildikten sonra pek takmamaya ve ben de onlara karşı kayıtsız davranmaya karar verdim. Asyalı sınıf arkadaşlarıma selam verdiğimde ise aynı sıcaklıkla ve gülümsemeyle karşılık görmek beni çok mutlu ediyordu. Gözlemlediğim kadarıyla Batılı tayfa diğerleriyle pek kaynaşmıyordu. Bense sınıfta ve okul gezisinde Batılılarla değil İngilizce konuşabilen Çinlilerle yan yana olmayı tercih ediyordum.

Okulda işlemler bitince o sabah Japonya’ya ayak basmış olan bir kaç Batılı ve beni arabayla yurda getirdiler. Yurt sessiz sakin bir mahallede, o kadar sessiz ki güneş battıktan sonra sokaklarda yürürseniz saatin gecenin 3’ü olduğu, herkesin uyuduğu ya da tüm evlerin boş olduğu hissine kapılıyorsunuz. Japonlar balkonları sadece çamaşır asmak için kullanıyorlar, pencerelerin gölgelikleri hep kapalı ve hiç ses çıkarmadan yaşıyorlar. Yurdun hemen önünde küllerin gömüldüğü bir mezarlık var. Ana caddeden şirin tramvaylar geçiyor. Sokaklar dar ve eğri büğrü. Mahalleyi ve yurt yaşantısını ilk günden çok sevdim. Yurda getirilirken karşı odamda kalan Rus kızla tanıştım. 20 yaşında ama yaşına göre çok daha olgun davranan biraz sert bir karakter. Liseden beri seçmeli Japonca dersi aldığı için Japoncası epey iyi. Tıp öğrencisiyken erkek arkadaşıyla birlikte Japonya’da lisans okumak için Mext bursuna başvurmuş, erkek arkadaşı bursu alıp o alamayınca yılmamış dil okuluna kayıt yaptırmış. İşin can sıkıcı yanı erkek arkadaşını birlikte bursa başvurmaya ikna edip sonra bir kaç puanla bursu ona kaptırmış olması. Neyse ki bu sene bursu aldı. Rus arkadaş başkalarının zamanını kontrol etme konusunda son derece despotça davranıyordu, çay içmek için buluşma konusunda bile saat belirliyor ve insana serbest zaman bırakmıyordu ama bunun her ne kadar aşırı özgüvenli bir karakter gibi görünse de yalnız kalma korkusundan kaynaklanıyor olabileceğine hükmedip hoş görmeye karar verdim. İlk birkaç tanışma cümlesinin ardından bana civardaki en ucuz marketin yerini öğrendiğini ve onunla keşfe çıkmak isteyip istemediğimi sordu. Olur dedim. O zaman 15 dakika içinde bavullarımızı bırakıp, çarşaflarımızı geçirip dışarda buluşalım deyince biraz şaşırdım. Dünyanın bir ucundan gelmiştik dinlenmek, yıkanmak, yemek yemek, odamıza yerleşmek yerine hemen market keşfine çıkacaktık. Peki dedim ama odama girince bana ayrılan zamanı Taiwanlı oda arkadaşım ile tanışıp sohbet etmekle geçirdim. Çok geçmeden Rus komutan kapıda belirdi, onun oda arkadaşı ortalarda yoktu ve vakit kaybetmeden sokak keşfine çıkma konusunda son derece ciddiydi. Üçümüz yola çıktık. Tabii ki de yol sorma ihtiyacı hasıl oldu ve efsanevi Japon kibarlığının ilk örneklerini görmeye başladık. Diğer ikisinin Japoncası benden kat kat iyi olduğu için ben arkada duruyor konuşmalara karışmıyordum. Önce bir marketin önündeki bir teyzeye yol sordular. Teyze Japonca konuşan yabancılara yardımcı olamadığı için üzülmüş olmalı, bilmiyorum deyip geçmek yerine daha iyi bilenlere sormak için markete girdi. Bir süre sonra elinde kocaman bir harita tutan ve kapıdan çıkarken “Japonca konuşuyorlar mıymış?” diyen bir amcayla dışarı çıktı. Açıkçası ben ondan sonra konuşulanların çoğunu anlamadım ama kızlar harita üzerinden tarif alıp marketi buldular. Onigiri, dango, anpan gibi hayalini kurduğum Japon yiyecekleri aldım. Dönüşte yine yol sormak gerekti fakat bu Japonlar nedense bilmiyorum demiyorlardı. Bu sefer yol sorduğumuz adam bir dakika deyip gitti. Birine soracak herhalde diye beklerken arabasıyla geldi, arabanın navigasyon cihazına adresi girip bizi arabayla yurda götürmeye kalktı. Bu kadar özel ilgiyi yabancı olduğumuz için mi, bıraksalar fena halde kaybolacak gibi bir halimiz olduğu için mi, yoksa yanımızda iyi Japonca konuşabilen sarışın bir kız olduğu için mi görüyorduk bilmiyorum.

IMG_20160118_081514

Ertesi sabah okulun açılış seremonisi, oryantasyon ve Japonca seviye tespit sınavı vardı. Sabah yeni öğrenciler olarak yurdun lobisinde toplandık. Kimsenin adını bilmediği ve herkesin Oji-san (amca) diye hitap ettiği yurt görevlisi askeri bir havayla bize Ohayou gozaimasu! (Günaydın) dedi ve koro halinde cevap vermemizi beklediğini anlatan bir el işareti yaptı. İnsanlar da koro halinde Ohayou gozaimasu! dedi. Ben o sırada noluyoruz ya?! şeklinde bir kültür şoku geçirmekle meşgul olduğum için koroya katılamadım. Önce Çince konuşan görevli Çinliler için açıklama yaptı, sonra İngilizce konuşan görevli bize trene binip seremoninin yapıldığı otele gideceğimizi söyledi. Sonra herkes kendi dilini konuşan hocanın peşine takıldı ve anaokulu çocukları gibi sürü halinde trene gittik. Taiwanlı oda arkadaşım önce bizimleydi ama oryantasyon toplantısı sırasında Çinlilerin grubuna katıldı.

Çoğunu anlamadığım açılış seremonisini hayretler içinde izledim. Ben alt tarafı dil okuluna gelmiştim ama burda çok ciddi şeyler oluyordu. Kürsüden Ohayou Gozaimasu! dediler, koro halinde cevap verdik. Koromuzu beğenmeyip tekrarlattılar. Bu sefer öğrenmiştim, ben de koroya katıldım ve kendimi hemen biraz Japonlaşmış hissettim. Sonra kim olduklarını anlamadığım ama okulun kurucusu ve başkanı filan olduklarını tahmin ettiğim iki yaşlı Japon sırayla uzuun uzuun Japonca konuşma yaptılar. Çok azını anlayabildim. Ailemizden, arkadaşlarımızdan uzakta olduğumuzdan, Japon kültürünün öneminden, çok çalışmaktan filan bahsettiler. Biraz endişelenmeye başlamıştım, zaten tanıştığım herkesin Japoncası benden iyiydi, şimdide ciddi ciddi Japonca konuşma yapıp anlamamızı bekliyorlardı. Ben de güya azcık Japonca bildiğimi sanıyordum ama acaba seviyem bu okul için yeterli miydi? Neyse ki kürsüdeki konuşmacı “Söylediklerimi hiç anlamıyorsunuz değil mi?” diye espri yaptı da biraz rahatladım. Sonra hocaları grup grup sahneye dizip, tek tek tanıttılar. Her seviyenin ayrı bir grup hocası ve bir de öğrencilerle ilgilenen, onların dillerini konuşan görevliler vardı, derse girmeseler de onlara da sensei deniliyordu. İsmi okunan eğilerek selam verip “Yoroshiku onegaishimasu” diyordu ya da sorumlu olduğu öğrencilerin dilinde bir şeyler diyordu biz de hepsini tek tek alkışlıyorduk. Çok insan vardı ve bu iş epey uzun sürdü. Tüm bu seremoni bana çok saçma ama son derece Japon göründü.

Oryantasyonda sınavın zor olduğunu ve en az 120 kanji bilmiyorsak seviye tespit sınavına girmekle hiç zaman kaybetmememizi söylediler, ben de girmedim. Anadili Çince olduğu için kanji bilen ve orta seviye Japonca bildiğine inandığım oda arkadaşım sınavının iyi geçtiğini sanmıştı ama o da benimle birlikte başlangıç 1 seviyesinden başlatıldı. Japoncasına çok güvenen Rus ve İsrailli arkadaşlar anca bizim bi seviye üstümüze başlangıç 2’ye girebildiler ve çok sinirlendiler. Okul resmen Japonca bildiğini sanarak gelen herkese siz Japonca’nın ne olduğunu bilmiyorsunuz, biz size baştan öğreteceğiz diyordu. Dersler başlayınca yerleştirildiğimi seviyelerin hiç de seviyemizin altı olmadığını, derslerin çok hızlı ilerlediğini ve temel seviye bile olsa her gün çalışmayınca sınavda çakmanın kaçınılmaz olduğunu gördük. Bizi ilk ayın sonunda tekrar sınava soktular ve yavaş ve hızlı sınıf olarak ikiye ayırdılar. Ben sınavdan iyi not alarak hızlı sınıfa geçerken Japoncayı benden çok daha iyi anlayıp konuşabilen oda arkadaşım çalışmayıp yavaş sınıfa düştü. Ben buraya iki şey için gelmiştim: hafta içi çok çalışıp 3 ayda Japoncamı olabildiğince çok ilerletmek, hafta sonları da gezebildiğimce çok yer gezmek. Oda arkadaşımsa profesyonel fotoğrafçı ve cosplayciydi. Gezmek ve etkinliklere katılmak için gelmişti, derslere girmek dışında Japonca çalışmaya zaman ayırmak niyetinde değildi. Derslerin kendisi için çok kolay ve sıkıcı olduğunu söylüyordu ama sınav kağıdına baktığımda bütün bağlaçları yanlış yazdığını görüp şaşırdım. Başlarda nasıl bu kadar uyumlu iki karakterin aynı odaya düştüğüne şaşıyordum ama sonraları beklediğim kadar yakın arkadaş olamadığımızı görüp biraz hayal kırıklığına uğradım. Japonya’ya defalarca gelmişti, burda Çince konuşan arkadaşları vardı, haftasonları onlarla takılıyor, bazen şehir dışına cosplay etkinliklerine filan gidiyordu. Yine de benim gibi fujoshiydi ve odada ders çalışırken yan gözle onun kostüm hazırlıklarını izlemek hoşuma gidiyordu. Dönem bitip yurttan ayrılırken eşyalarım arasına bir kart gizlemiş, bana, kedilerime ve ülkeme huzur dilemiş. Sürekli Türkiye’de patlayan bombaları filan anlatıp nasıl darladıysam artık kızı.

Bilmeden de olsa çok iyi bir okul seçimi yapmışım ve gerçekten ciddi ve zorlayıcı bir yere gelmişim. Gelirken hiç böyle bir niyetim yoktu ama okulun çok iyi olduğunu görünce 3 ay sonunda dönüp öğrendiğim her şeyi unutmak yerine biraz daha devam etmeye karar verdim. Temelden başlayıp hiraganayı bile baştan öğrenmekten çok mutluydum. Hocalar yazığımız her harfi kontrol edip düzeltiyorlardı. Verdikleri her ödevi, alıştırmayı toplayıp tek tek kontrol edip işaretleyip geri verdiklerini görünce çok etkilendim, ciddi emek isteyen bir şey. İlk ay dersler rahat ve eğlenceliydi, güzel güzel çalıştıktan sonra endişelenecek bir şey yoktu. (Tabii işin rengi seviye atladıkça değişecekti.) Sınıfta Koreli ve Çinlilerin çok sevimli bir şekilde bocalamasını izliyor, her şeye gülüyordum. Koreliler de her şeye yüksek sesle gülüyorlardı, aynı Türk gibiydiler, her tenefüste sigara içmeye çıkıyorlardı, hata yapınca Ayy! diyorlardı. Çinlilerse ağır başlı ve kibardılar. Çok kültürlü bir ortamda olmak acayip güzeldi. Okuma yazmayı sökmeye çalışmak, özel defterlere her harfi defalarca yazmak, hocaların her yazdığımızı kontrol edip ödevlerimize üzerlerinde çizgi karakterler ve gayret verici mesajlar olan damgalar basması insana şimdiki aklıyla bir kez daha çocukluk yaşama şansı veriyor.

Okul herkese bana geldiği kadar eğlenceli gelmiyordu tabii. İlk günlerde tanıştığım ve zaman zaman birlikte okula yürüyüp sohbet ettiğim Kanadalı çocuk buraya sıfır Japoncayla gelmişti ve dil öğrenme konusunda da pek yetenekli görünmüyordu. Bir gün oda arkadaşım okuldan dönüşte Kanadalı çocukla yürüdüğünü, kendisinin okulun zorluğundan son derece şikayetçi olduğunu, durumunu “Ben Hoca’dan bir kaşık bilgi istedim, o ise bana adeta yumruk attı” şeklinde tanımladığını, Youtube’a okulu yerden yere vuran bir vlog koymayı düşündüğünü söyledi. Bunun üzerine Kuzey Amerikalı ve Avrupalıları, şımarıklıkları ve zora gelememezlikleri konusunda uzun uzun çekiştirdik. Çocuğu daha sonra gördüğümde bu sefer pes etmeyeceğini, çok çalışacağını, dönem sonunda ülkesine döndükten sonra vize alıp tekrar bu okula geleceğini söylüyordu. Ben de arkasından konuşmuş olmamak için hakkında düşündüklerimi yüzüne de söyleyeyim dedim. “Ben senin geldiğine pişman olduğunu, hiç çalışmayıp pes edeceğini düşünüyordum, demek ki yanılmışım.” dedim. O da gaza gelip kendisinin ne kadar mücadeleci bir karakter olduğunu filan anlatmaya başladı. Ama sonunda ülkesine tek kelime Japonca öğrenemeden döndüğünü tahmin ediyorum, tekrar geleceğini de sanmam.

Temel seviyedeyken bir gün derste “falanca kelime falanca dilde nedir” kalıbında cümleler kurma alıştırması yapıyorduk. Sınıfta da farklı dillerden insanlar olduğu için hoca herkese çeşitli Japonca kelimelerin kendi dillerinde ne olduğunu soruyordu. Sınıfın çoğu Çinliydi ve Çinlilerin söylediği ve benim hangi sesleri teleffuz ettiklerini bile kestiremediğim Çince kelimelere Hocanın hiç aa ne kadar zormuş filan dememesi dikkatimi çekti. Uzak Doğudaki diğer milletler Çince’ye aşina olduğu için herhalde diye düşünürken Hoca bana da bir kaç kelimenin Türkçesini sordu. Her verdiğim cevapta sınıf Japon hayret nidası “Ee!?” ile yıkılıyordu. Çinceyi normal karşılayan insanların Türkçeye zor dil muamelesi yapması komiğime gitti. Daha sonraki alıştırmada sıra arkadaşımızla birbirimize çeşitli eşyaları göstererek bu senin dilinde ne demek diye sorup aa öyle mi demek diye duyduğumuz kelimeyi tekrarlamamız gerekiyordu ve benim sıra arkadaşım Çinliydi! Ben oha hayatta telaffuz edemem Çince kelime diye düşünürken Hoca, arkadaşıma “Türkçe zor olacak ama gayret et artık” demesin mi? Bir de Çinli arkadaş söylediği imkansız Çince kelimeleri gerçekten kolaylıkla telaffuz etmemi bekliyordu. Tüm olay çok komikti ama benden başka kimse komikliği görmediği için gülemiyordum. Aynı derste hoca elindeki üzerinde “Aishiteru” (seni seviyorum) yazan kartonu gösterip bir öğrenciye “Aishiteru Korece’de nedir?” diye sordu. (Genç bir kadın olan hocamızın bunun için yakışıklı Koreli beylerden birini seçmiş olması da gözümden kaçmadı.) Muzip bir şekilde “Yalnız bana söyle tamam mı? Bana bakarak söyle.” diye ekledi. Koreliyse hiç kalıbından beklenmeyecek bir tepki verdi: afalladı, nasıl yani gözüne mi bakarak söyleyeyim anlamına gelen bir hareket yaptı, utandı ve söyleyemedi. Ben allah allah ne var ki bunda diye düşünürken aynı isteğin yöneltildiği diğer Asyalı erkeklerin de Hocaya bakarak Aishiteru’yu tercüme etmekte sıkılganlık gösterdiklerini fark ettim. Sonunda İtalyan öğrenciye aynı soru yöneltildi ve diğerleriyle büyük tezat oluşturacak şekilde büyük bir gülümseme ve rahatlıkla üstüne basarak Ti amo dedi. Farklı milletten insanlar arasındaki farkları gözlemlemek bu okulla ilgili en sevdiğim şeylerden biri.

Okulda ilk haftalarımızdaydık, bir gün bize sağlık durumumuzu soran birer form doldurttular ve sonraki gün hepimizi ciğer filmi için hastahaneye götüreceklerini, desenli tişört giymememizi söylediler. O gün gelince gerçekten her hoca kendi sınıfını peşine takıp 20 dakika uzaklıktaki hastahaneye yürüttü ve bütün okulun ciğer filmi çekildi. Neden böyle bir şey yaptılar hala çözebilmiş değilim. Bir yandan korunaklı ada ülkelerine hastalık taşıyan pis göçmen muamelesi gördüğümüzü düşünüyor, durduk yerde alacağım radyasyon için endişeleniyor bir yandan da dil kursu diye geldiğim yerde değişik değişik şeyler yaşadığım için seviniyordum. Diğer öğrenciler durumu hiç yadırgamış gibi görünmüyordu. Bu konuyu konuştuğum Taiwanlı sınıf arkadaşım bunun bizim sağlığımız için olduğunu, onların Taiwan’da okul olarak böyle röntgen çekimine filan hep götürüldüğünü söyleyip bizim Türkiye’de böyle bir şey yapmamamıza hayret etti.

Sağlık demişken, Japonya’ya geldiğimden beri hiç hasta olmadım. Oysaki sonbaharda gidiyor olmam ve çok uzak bir ülkede çok farklı mikroplarla karşılaşacak olmam nedeniyle hasta olurum diye endişeleniyordum. Hatta hasta olursam benim de Japonlar gibi ameliyat maskesi takmamın doğru olup olmayacağını (takarsam özentilik, takmazsam saygısızlık mı olur diye) düşünüyordum. Sonraki haftalarda etrafımda herkes gripten kırılırken, oda arkadaşım uzun süre hasta gezerken bana hiçbir şey olmadığını fark ettim. Bu durumu söylediğimde veterinerlik öğrencisi olan sevgilim “üstün akdeniz genleri”mden kaynaklandığını söyledi (ciddi değildi tabii ki), tıpçı kız kardeşimse Türkiye’nin hiç de temiz bir ülke olmaması nedeniyle bağışıklık sistemimin mecburen daha güçlü olduğunu ve Japonların maske takma alışkanlığının da muhtemelen beni koruduğunu söyledi. Bense burda çok mutlu olup sınfta her gün bol bol gülmemin de bağışıklık sistemimi olumlu etkilediğinden şüpheleniyorum.


9 Responses to “Son derece kişisel Japonya günlüğü 1”


  1. January 29, 2016 at 12:02 pm

    Merhabalar,

    Bir çırpıda okuduğum ve okurken sanki deneyimlerinize ortak olduğumu hissettiğim bir yazıydı. Devamını da okuyup öğrenmek için sabırsızlanıyorum. Böyle bir fırsatı çok güzel bir şekilde değerlendirdiğinizi okumak nedense beni bile mutlu etti. Ellerinizle sağlık, hoşça kalın.

  2. January 29, 2016 at 4:10 pm

    Çok güzel anlatmışsınız yaşadığınız deneyimleri. Belki uzak bir plan belki bir hayal olsa da çoğu anime mangacının bir gün Japonya’ya gitme düşüncesinin gerçek hayatta uygulanışını görmüş gibi olduk. Yazıda bazen ay ne güzel tüm o mekanları canlı canlı görüyor diyerek hevesim artsa da bazen de ama bak ne biçim çalışmak gerekiyor öyle yata yata öğrenilmez bu dil diye içimden geçirdim ve o kadar da turistik bir şey olmadığını farkettim yolculuğunuzun.

    Gelişmelerin sonucunu merak ettiğim için umarım dönmeden bir yazı daha yazarsınız orayla ilgili. Bu güzel yazı için teşekkürler.

  3. 3 ofori
    January 29, 2016 at 8:33 pm

    Valla helal olsun oralara gitmek bile büyük cesaret ister benim gözümde, bir de 3 ay yaşamak ayrı bir başarı.Çok güzel bir deneyim olmuş senin için, yazını da çok begenerek okudum devamını bekleriz😎..

  4. 4 Rize
    January 29, 2016 at 10:19 pm

    İçten-chan’dan yeni bir yazı geldiğine mi yoksa bu yazının Japonya’dan yazıldığını görmek mi daha mutlu etti beni, bilemedim ama yazın tıpkı diğerlerinin de söylediği gibi beni bile mutlu etti. Sanki kendim yaşıyormuşçasına yeri geldim güldüm, yeri geldi şaşırdım, yeri geldi kalbim bile hızlandı! Sanırım bu yaşadıklarını yansıtırkenki samimiyetinden kaynaklanıyor. :) Okurken tıpkı bir kitap okurken olduğu gibi gözümün önünde canlandı her şey. Bu hayalini gerçekleştirmene ve bizlerle paylaşarak bizi de buna dahil etmen o kadar mutlu etti ki beni. Umarım çok daha fazla şey öğrenmeye ve çok daha harika deneyimler yaşamaya devam edersin İçten-chan! ^^

  5. 5 Maierwei
    January 30, 2016 at 12:50 am

    Çok sevimli ve hoş bir yazı olmuş, bolca gülmene çok sevindim. Başarılar dilerim, sevgiler ^^

  6. January 30, 2016 at 11:28 am

    Yazı tek kelimeyle muhteşemdi. Bayıldım, okurken hem güldüm hem heyecanladnım. Umarım devamı gelir sabırsızlıkla bekliyorum.

  7. January 30, 2016 at 5:28 pm

    Muhteşem bir yazıydı elinize sağlık. Devamını büyük bir merakla bekliyorum :)

  8. May 8, 2016 at 7:17 pm

    Demek o yüzden ortalarda yoktun. Cesaretinden ötürü tebrikler. Hem de kendi imkanlarınla gitmişsin. Zaten gerçekten dil öğrenmek istiyorsan yapılacak şey orada dil okuluna gitmek. O yüzden ingilizce bildiğimi bile iddia edemem. Japoncayı da wanikani, iknow gibi sitelerden öğrenip sadece okuduğumu ve duyduğumu anlama amaçlı ilerliyorum. Yoksa kanjiyi yazarak, grammar kasarak öğrenmeye kalksam hayatım felç olurdu herhalde :S

    Yazılar gerçekten sürükleyici ve birinci elden tecrübe ediyormuş hissi veriyor. Devamını bekliyoruz^^

  9. June 21, 2016 at 11:15 am

    Yazını bitirince uzaklara daldım ve gözlerim yaşardı. Geçmişte yaşadıklarım gözlerimin önüne geldi. Oralara gidişimin üstünden 6 sene geçmiş. Nagasaki’deki savaş çanını çaldığım gün tüylerimin nasıl ürperdiğini hatırladım. Keşke şimdiki aklımla bir daha gidebilsem ve hiç gelmesem


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s


Arşiv (adeta bir zaman tüneli)

yazı kategorileri

Yeni yazılardan haberdar olmak için mail adresini gir.

Join 263 other followers

blog istatistikleri

  • 489,823 tıklama
Personal Blogs - BlogCatalog Blog Directory

şu sıralar okuduğum

RSS icten’s Recently Watched Anime from MyAnimeList.net

RSS icten’s Recently Read Manga from MyAnimeList.net


%d bloggers like this: