Posts Tagged ‘japonya

28
Dec
16

Son derece kişisel Japonya günlüğü 3: İş bulma çabaları

İlk 6 aydan sonra nihayet öğrenci vizemi ve yarı zamanlı çalışma iznimi almıştım. İlk olarak Türkçe öğrenen yabancılar için Türkçe ve İngilizce ses kayıtları yaptığım bir iş buldum. Saatlik ücreti çok iyiydi ama çok az kayıda çağırdıkları için elime geçen para çok azdı. Üstelik bunun benim için çok stresli bir iş olduğu ortaya çıktı. Bazen ders kayıdı koyuyorlardı ve bir Amerikalıyla birlikte 3, 4 saat küçük bir odada oturup Türkçe gramer kurallarını İngilizce anlatmaya çalışan diyaloglar okuyorduk. Nedense benim kısımlarımda çok fazla uzun İngilizce gramer anlatımı vardı. Cümleler kayıtta görevli Amerikalıların bile telaffuzunu google’dan bakmalarını gerektiren terimlerle doluydu, -ın, -in, -dır, -dir gibi Türkçe eklerle kesildiği için iki dil arasında telaffuzum bozulmadan geçiş yapmam gerekiyordu ve ben bu cümleleri ilk defa kayıt anında okuyordum. Üzerimdeki baskıyı düşünebiliyor musunuz? Üstelik bir de kayıt odasında iki kişi olduğumuz için partnerim konuşurken sesli nefes almamaya, kımıldamamaya, ses yapmamaya çalışıyordum. Sonunda şirkete 2 saatten uzun süren kayıtları kabul etmeyeceğimi, bünyemin kaldırmadığını söyledim. Ama odada tek başıma Türkçe cümleler, kelimeler okuduğum kayıtlar keyifli oluyor. Aynı şirket bana daha sonra Türkçe öğrenen insanlara internet üzerinden hocalık yapmak ve çeviri, video kontrolü, yorumlara cevap yazma gibi ıvız zıvır işler de vermeye başladı. Aldığım para yine de çok az olduğu için ve çoğunluğu yabancılardan oluşan ve İngilizce konuşulan ofis bana Japonya’da çalışıyormuşum hissi vermediğinden iş arama çabalarım devam ediyordu.

Bir gün Türkçe çeviri yapacak birini aradıkları bir iş için görüşmeye gidiyordum. Kriz yönetimi diye bir şey yapan, internet sitelerinde silahlı tatbikat videoları olan, ne iş yaptıklarını hiç anlamadığım bir şirketti. Bu iş görüşmeleri sayesinde hiç binmeyeceğim tren hatlarına biniyor, hiç inmeyeceğim istasyonlarda iniyordum. Ofise yakın istasyonda indiğimde GPSim naz yaptığı için google maps ile yolumu bulamadım ve adres üzerinden yol bulmaya çalışırken epey vakit kaybettim. Geç kalmak üzereydim. Sonunda googlemaps çalıştı, haritanın gösterdiği binaya girdim, çeşitli ofislerin adları yazıyordu girişte ama hiçbiri benim aradığım yere benzemiyordu. Küçük basit bir apartmandı ama girişte danışmaya benzeyen bir yer vardı. Şansıma danışmada kimse yoktu ve mülakat saati gelmişti. Çıkıp etraftaki binalar kontrol edecek vaktim olmadığı ve googlemaps kesin bir şekilde bu binayı gösterdiği için çaresiz merdivenleri çıkmaya başladım. İkinci kattaki ofisin önünde Çinli olduğunu tahmin ettiğim biri (çünkü artık Asyalı milletleri tiplerinden tanımaya başlamıştım) ne aradığımı sordu. Japonca falanca şirkete iş görüşmesine geldiğimi söyledim. Adama pek bir şey ifade etmedi. Adresi ve haritayı gösterdim. Biraz beklememi isteyip yukarı çıktı. Bir an doğru yere geldiğimi düşünüp sevindim ama sonra yukarda Japonca olarak “Amerikalının biri geldi yol soruyor” gibi bir şeyler dediğini duydum ve yıkıldım. Üstelik Amerikalı ilan edilmiştim. Sonra İngilizce konuşabilen Bangladeşli bir kızla aşağı indi. Ben gayet Japonca derdimi anlattığımı düşünüyordum ama adam bana tercüman getirmişti, bu duruma çok bozuldum. Üstelik artık kesin olarak iş görüşmesine geç kalmıştım. Sonra adam telefonumu alıp niye bilmem içeri gitti. Kız bilgisayardan bakacak dedi ve benimle sohbet etmeye başladı. Ne zamandır Japonya’daydım, ne yapıyordum, niye gelmiştim, nerden gelmiştim, tek başıma mı gelmiştim, hangi dilleri biliyordum, ne işi için gelmiştim. Bir sürü soru sordu. Sorduğu sorular tuhaf bir şekilde tam iş görüşmesinde sorulacak sorulara benzediği için bir an için acaba burası aslında doğru yer ve şu an mülakat başlamış olabilir mi diye düşündüm. Durum o kadar saçmaydı ki her şey mümkün diye düşündüm. yardım etmek isterken beni rehin almışlardı. Telefonumu aldıkları için gidemiyordum. Oysa adres burası değil demeleri yeterliydi. Aşırı ilgili ve kibar davrandıkları için ne yapacağımı şaşırmıştım. Hala buranın aynı şirkete bağlı bir yer olabileceğini düşündüğüm için bırakın ben gideyim diyemiyordum. Biz kızla merdivenlerde konuşurken adam dışarı çıktı, telefonumun ekranının kapandığını söyledi, ekranı açtım, tekrar içeri girdi. İçerde ne yaptığını anlamıyordum. Artık kesin olarak geç kalmış ve büyük ölçüde işten umudumu kesmiştim. Benim içim içimi yerken beni pek sevmiş gibi görünen kız hala sohbet etme peşindeydi. Kaç yaşında olduğumu sordu. Söyleyince herkes gibi şaşırdı. Benimle aynı yaşta olduğunu düşünmüştüm dedi. Bugün doğum günüymüş, 25’ine girmiş. Doğum gününü kutladım. Yaş aldığı için hüzünlenmiş gibi bir hali vardı. Belki de bu yüzden hayatıma dair o kadar çok soru sormuştu, kendi hayatı üzerine düşünüyor, kendisiyle karşılaştırıyordu. Sonunda içerden telefonla konuşma sesleri geldi. Kız, tamam seni gelip burdan alacaklar dedi. Yerin dibine girdim. İş görüşmesine geç kalmakla kalmamış, komşu şirketten telefon açılıp “Sizinki kaybolmuş, bizde, gelin alın.” denilmesine neden olmuştum. Neden yeri tarif etmek yerine almaya geliyorlardı, bulamayacağıma inanacakları kadar kötü duruma mı düşmüştüm? Adam telefonum ve orta yaşlı başka bir adamla birlikte dışarı çıktı. Müdür de yardım ettikleri Batılıyı görmek istemiş olmalı. İşi çözüme ulaştırdıkları için çok mutlu görünüyorlardı. Apartmanın önünden alınacağımı söylediler. Özgüvenimle birlikte Japoncamı da yitirmiş olmalıyım ki artık her şeyi kızın çevirisinden anlıyordum. Beni hep birlikte alt kata kadar geçirdiler. Bina kapısına vardığımızda beni almaya gelenler de yeni gelmişti. Üçü (Müdür, Çinli ve kız) beni uğurlamaya kapıya kadar inmişti. Eğilerek teşekkür ettim. Ay “Amerikalı”ya yardım ettikleri için o kadar mutlu görünüyorlardı ki. Bense içimden bitirdiniz beni diyordum.

Kapıda beni neşeli tipler karşıladı İranlı bir kız, yarı Faslı yarı Japon bir çocuk, bir de sigara molasına çıkmış babacan bir Japon adam vardı. Patron buydu ve eski polis olması muhtemel diye düşündüm. Patron siz mülakata başlayın dedi ve benim ilk başta girdiğim binanın bir yanındaki binaya girdik. Bir yanı! Kafamı duvarlara vurmak istiyordum, ilk girdiğim yerde bana sadece burası değil deselerdi zaten çıkıp bu binaya girecek ve rezil olmayacaktım. Sonunda ne iş yapıldığını hala çözemediğim ofise girdiğimde ilk gördüğüm şey masanın üzerine yığılmış çeşit çeşit silahlardı. Sahte mi gerçek mi bilmiyorum. Silahların olduğu masaya oturtuldum ve benim tuhaf bakışlarım altında taka tuka silahları kontrol edip, sayıp kaldırdılar. Sonunda adresi bulamamış filan olmamın korktuğum gibi bir etkisi olmadı, işi memnuniyetle bana verdiler. Siyaset bilimi yüksek lisansı yapmış olmamın da olumlu etkisi oldu sanırım çünkü bu Türkiye’deki terör olayları, siyasi olaylar ve Japon turistler için tehlike yaratan olaylarla ilgili Türk gazetelerinde çıkan haberleri haftalık olarak rapor etme işiydi.

img_20161129_141459

Ufak tefek işler yapmaya başlamıştım ama bunlar yurt kiramı bile zor karşılıyordu. Ben de okuldaki çoğu kişi gibi garsonluk yapmak istiyordum. Saatlik ücreti az olsa da haftada bir kaç gün çalışıldığı için iyi para kazandırıyordu. Üstelik ben de gündelik hayata karıştığım ve bol bol Japonca konuşmak zorunda kaldığım bir iş yapmak istiyordum. Dersleri hızlı öğrensem de konuşma konusunda herkesten daha tutuktum. Haftada 15-20 saat garsonluk yapıp, müşteriyle ve diğer çalışanlarla Japonca konuşan okul arkadaşlarımla boy ölçüşmem tabii ki mümkün olmuyordu. Henüz yeni yeni Japonlarla konuşabilir hale gelmiştim ve hocalarımız haricindeki Japonların söyledikleri çoğu şeyi hala anlamıyordum ama benimle aynı, hatta benden düşük sınıfta olanlar garsonluk yapabildiğine göre benimde Japoncam yeterli olmalıydı. Fakat garsonluk işi bulmak sandığımdan çok daha zor oldu. İlk gittiğim mülakatlarda restoran yöneticilerini anlamakta çok zorlandım, çok ter döktüm. Bana söylenenleri tam anlayamıyor ve bu yüzden işe giremiyor olmam çok can yakıcı bir yetersizlik hissinin içime çöreklenmeye başlamasına neden oldu. Hatta bir ara sokaktan Japonca konuşan erkek sesi geldiğinde irkildiğimi ve duymak istemediğimi hatırlıyorum. Böyle başarısız olmaya devam edersem Japoncadan soğuyacağımdan korkmaya başladım. Öte yandan mülakattan mülakata bile Japoncamın ne kadar geliştiğini görebiliyordum. Sonunda bir Belçika bira restoranı için bir mülakata gittim. İlan İngilizce verilmişti ve diğer çalışanlarla anlaşacak kadar Japonca konuşabilir olmanın yeterli olduğu söyleniyordu. Mülakatta biraz konuştuktan sonra restoran yöneticisi “Burası zor bir restorandır, müşteriler de sinirlidir” filan demeye başlayınca tamam dedim ben bu lafları tanıyorum, burası da beni istemiyor. Ama bu sefer öyle olmadı, en kısa sürede başlamamı istiyorlardı.

Şansımın döndüğünü hissediyordum ama bu his daha işteki ilk günümde “Allahım ne yaptım ben!?”e döndü. İş beklediğimden çok daha zor çıkmıştı. Restoran biraz büyükçe ve biraz pahalıcaydı ve genel olarak Japonya’da garsonlardan beklenen hizmet kalitesi biraz yüksekti. Maksimum saygı, ilgi ve güler yüz göstermem gerekiyordu. Menü ansiklopedi gibi ve karışıktı. Restoranda öğrenilecek iş çoktu ama öğretme konusunda pek iyi değillerdi. İlk gün sadece masa numaralarını ezberlememi (hiç kolay olmadı) ve boşalan masaları temizleyip hazırlamak ve çıkan yemekleri servis etmek gibi bir kaç iş yapmamı istediler. Yapabileceğim çok iş yoktu ama boş durmam da hiç hoş karşılanmıyordu. Hiç de ilandaki gibi az Japonca gerektirmiyordu bu iş, çalışanların çoğu hiç İngilizce bilmiyordu ve bana sürekli direktifler veriyorlardı. Neyse ki çoğu yabancılara laf anlatma konusunda yetenekliydi ve sabırlıydılar, ama bazen aynı şeyi iki kere üç kere söylemeleri gerekiyordu ve kendimi aptal gibi hissediyordum. İkinci Manajer dediğimiz genç kadın sürekli hareket halindeydi ve suratında sabit bir gülümseme vardı. Bana biz hizmet için para alıyoruz, müşteriye hizmet etmelisin gibi şeyler diyor ve aldığım parayı hak etmiyormuşum gibi hissetmeme yol açıyordu. Ben de hizmet etmek istiyordum ama ilk başlarda ne yapmam gerektiğini bulamıyordum. “Hadi bir masa boşalsın da temizleyeyim, hadi lütfen yemek çıksın da götüreyim yoksa boş duruyorum diye laf işiteceğim” diye düşünürken yüzüme endişeli bir ifade yerleşiyor ve bu da menajerlerin hiç hoşuna gitmiyordu. Sık sık iyi misin?, her şey yolunda mı?, lütfen gülümse laflarını işitiyordum. Kendimi restorandaki en gereksiz insan olarak görüyordum. Diğer çalışanların sürekli beni  izlediğini hissediyordum. İlk gün masayı toplarken yere bir çatal düşürüp biraz ses çıkmasına yol açmıştım. Tam zamanlı çalışanlar hemen yüksek sesle ve askeri bir havayla diğer müşterilerden özür dilemek adına “Rahatsızlık verdik!” diye bağırdılar. Bir de tabak düşürüp kırsam neler olacak acaba diye çok korkuyordum. Başta bana çok uzun çalışma saatleri yazmışlardı. Öğrenci vizesine verilen haftalık 28 saat çalışma iznini doldurmuşlardı. İlk gün okuldan sonra 9 saat (kısa bir yemek arasıyla) ayakta çalışınca bunu kaldıramayacağımı anladım ve çalışma saatlerimi Cumartesi, Pazar 5’er saat olmak üzere ayarladım. Bu işte kaldıramadığım şey fiziksel yorgunluk değil duygusal yorgunluktu. Keşke bu restoran yerine basit, mahalle arasında bir izakaya ya da ramencide iş bulabilseydim o zaman haftada 20-25 saat çalışır daha çok kazanırdım diyordum.

İlk haftalar masa silerken filan “Senin neyine garsonluk. Sen kendi evinde sofra kurup kaldırmasını beceremezsin. Sen anca kitaptan, dersten; tezden, makaleden anlarsın. İnsan bi sınırlarını bilmeli yaa!” diye kendime söyleniyordum. İş öğretmemek, hata yapmanı bekleyip, hatanın üzerine uyarmak gibi çok gıcık bir huyları vardı. Sonunda bunun restoranda çok sayıda kural olmasından ve kimin kime neyi öğrettiğinin bilinmemesinden kaynaklandığını anladım. Öğretmeyip öğretmeyip sonunda restoranın çok kalabalık olduğu bir zamanda pat diye yapmanı isteyebiliyorlardı. Bu yüzden uygun zamanlarda insanların eteğine yapışıp bana şunu öğret, bana bunu öğret demeye başladım. Yavaş yavaş işi becerir hale gelmiştim. Bütün restoranı dikkatle gözlemliyor, kime su servisi yapılacak, hangi masa kalkmaya hazırlanıyor, kime hesap götürülecek, hangi masanın tatlısı geldi de içeceklerin hazırlanması için bar uyarılacak… her şeye yetişiyordum. 2. menajer antenlerin çıkmaya başladı, müşteriyle iletişimin de çok iyi demişti. Tam zamanlı çalışanların benden çok memnun olduğunu hissetmeye başlamıştım. En güzeli restoran Japoncama çok iyi gelmişti. Müşteri gelince masalarına gidip Japonca uzun uzun menüyü açıklıyordum “Burası Belçika bira restoranı. 90 çeşit şişe biramız var” Yabancı olduğum için ilgiyle dinliyorlar, “ooo o kadar çok var mı?” diye ilgilendiklerini belirten tepkiler veriyorlardı. Bazen Japoncamla dalga geçiyorlarmış gibi bir hisse kapılıyordum ama genelde ben menüyü anlatıp uzaklaşırken arkamdan Japoncası ne kadar iyi değil mi? dediklerini duyuyordum.

Her şey iyiye gitmeye başlamıştı ama bu sefer mutfaktaki şeflerle sorun yaşamaya başlamıştım. Bana giderek daha soğuk davranıyor ve her fırsatta sert bir dille uyarıyorlar gibi geliyordu. Neden böyle olduğunu anlamıyordum. Servis elemanlarının aksine şeflerin yabancılara laf anlatma yeteneği yoktu. Dilinizi az bilen bir yabancı söylediğiniz cümleyi anlamazsa bilmediği kelimeler kullanmışsınız demektir ve derdinizi farklı kelimelerle anlatmayı denemelisiz, ama şefler ben söylediklerini anlamadığımda cümleyi aynen tekrar edip ikinci duyuşta anlamamı bekliyorlardı ve boş boş birbirimize bakıyorduk. Restoranda çalışan başka yabancılar da vardı ama sanki uyarılar benim üzerimde odaklanıyor gibiydi. Bulaşıkları bırakırken tabakları boylarına göre ayırmam, küçük tabakların üstüne büyükleri dizmeyi bırakmam konusunda uyarıldıktan hemen sonra kıdemli çalışanlardan olan Fransız adamın benim uyarı aldığım şeyi yapıp geçtiğini görmüştüm. Kadın olduğum için mi günah keçisi seçildim acaba diyordum. Aynı mesaide pek denk gelmediğimiz Fransız kıza nasıl davranıyorlardı acaba? Sonra acaba Japonlar Batılıların Uzak Doğuluları çok fazla ayırt edememesi gibi bizi ayırt edemiyorlar ve Fransız kızın yaptığı hatalar benim haneme mi yazılıyor diye şüphelenmeye başladım. Dil bilmiyorum diye salak muamelesi yapmaya başlamışlardı sanki. Katakana okuyamayan birinin restoranda çalışabilmesinin mümkün olmadığı açık olmasına rağmen şef bana sen katakana okuyamıyor musun? Neden öğrenmiyorsun? Neden Japonca çalışmıyorsun gibi laflar ediyordu. Halbuki ben her gün Japonca okuluna gidiyordum. Bir gün Amerikalı çocuk siparişi yanlış anlayıp ekstra waffle siparişi girmiş. Siparişi götürmek bana denk geldiği için hatayı ben fark ettim. Ben neyin yanlış olduğunu çözmeye çalışırken neyse ki hatayı yapan arkadaş hemen geldi ve durumu açıkladı, sonra da hatayı düzeltmek için mutfaktan dışarı çıktı. Boşu boşuna iki waffle hazırlamış olan şef bana ne olduğunu sordu. İngilizce de olsa az önce önlerinde konuştuğumuz için hatayı yapanın diğer çocuk olduğunun bariz olduğunu sanıyordum ama şeflerin bana takık olduğunu unutmuşum. Çocuğu ateşe atmamak, durumu hafifletmek adına neşeli bir tavırla konuşarak “Hata olmuş. Müşteri burendo (blend coffee) demiş ama o sanmış ki purein (plain waffle) diyorlar.” diye anlatıyordum ki şef çok sert bir şekilde lafı ağzıma tıktı ve “Hata yaptıysan özür dile!” dedi. Afalladım. Az önce önünde konuştuğumuz ve Japonca açıkladığım halde hala hatayı yapanın ben olduğuma inanıyor olabilir miydi? Yoksa tüm servis elemanları adına özür dilemem mi bekleniyordu? Yutkundum. “Özür dilerim ama ben değilim” dedim ciddi bir tavırla. Şeflere kendimi ezdirmemeye çok önceden karar vermiştim. Tam o sırada 2. menajer mutfağa girdi (zaten hep çok iyi zamanlaması vardır ve restoranda olan her şeyi görür bilir). Nasıl olduğunu hatırlamıyorum sanırım arkamdan iterek beni hemen mutfaktan çıkardı, sen biraz burda bekle diye beni bir köşeye dikti. Elim ayağım titriyordu. Menajeri çağırdı ve mutfakta şefle konuştular. Sonra İngilizce konuşan menajer “İçten, bana bunu açıklar mısın?” diye mutfaktan çıktı. Seve seve açıklardım çünkü hatanın benimle zerre alakası yoktu. “Öbürü kahve yerine waffle siparişi girmiş, şefler de nedense benden biliyorlar.” dedim. Ağırıma giden bu meselenin şeflerin bana karşı bir süredir devam eden tavrıyla bağlantılı olmasıydı. Hatayı yapan ben de olsam böyle azarlanmayı hak etmiyordum ve hatayı başkasından bilseler ona böyle sert çıkmayacaklarını da çok iyi biliyordum. Günün sonuna kadar ağlamamak için kendimi zor tutarak mesaimi tamamladım. Bu olaydan sonra şefler bana karşı daha mesafeli davrandılar.

Bu restoran işi sayesinde hem Japonya’da geçimimi sağlar hale gelmiştim hem de Japoncam gelişmişti. Ama hafta sonları çalıştığım için, iyice ağırlaşan okul, hafta da 2-3e çıkan sınavlarla birlikte çok bunaltıcı hale gelmeye başladı. Artık pek fazla gezip, eğlenceli şeyler yapamıyorum. Keyfini süremeyince herkesten uzakta, yabancı bir ülkede yaşamak biraz hüzünlü oluyor. Bunlara şimdi bir de tam zamanlı bir iş bulma stresi eklendi. Martta okul bittiği için bir an önce iş bulmam gerekiyor. Haftasonu tatilimin olacağı ve ayakta çalışıp sürekli gülümsemek zorunda kalmayacağım günleri sabırsızlıkla bekliyorum.

Advertisements
08
May
16

Son Derece Kişisel Japonya Günlüğü 2

Japonya’da ilk zamanlarımda yolda yürürken asla müzik dinlemiyor, etrafımdaki her ayrıntıya dikkat ediyor ve her şeyin fotoğrafını çekiyordum.  Dünya gözüme farklı görünüyordu, etrafa eleştirel bir gözle bakıp, tam olarak neyin farklı olduğunu ve neden farklı olduğunu bulmaya çalışıyordum. Mesela elektrik direkleri çok farklıydı. Animelere o cyberpunk havayı veren karman çorman elektrik telleri her yerdeydi, üçgen çatılı minik evler, sakin dar sokaklar ve orda burda karşıma çıkan minik tapınak ve mezarlıklarla tezat oluşturuyorlardı. Elektrik direklerinin bu kadar farklı olmasının bizden farklı bir voltaj kullanıyor olmalarından kaynaklı olduğunu sanıyorum. Ayrıca en sade apartmanlar bile gözüme bir farklı görünüyordu. Bunun da apartman merdivenlerinin dışarda olmasından kaynaklandığını fark ettim. Dışarıya açık merdivenler binaları beton yığını olmaktan çıkarıyor. Bir de Japonlar sokaklardaki, ev ve apartman kenarlarındaki en ufak boşluğu bile değerlendirip saksı, minik heykeller ve bazen kayalarla süslüyorlar ve bu konuda kendilerine özgü bir estetik anlayışları var. Bunlara bir de bisikletli kibar Japonlar ve sağdan soldan hatta havadan, yolların üstünden geçen raylı sistem hatları eklenince her gün yürüyerek okula gitmek mutluluk verici bir olay haline geliyor. Çevreye karşı bu uyanıklık hali maalesef 2. Ayın sonlarına doğru yok oldu. İnsan beyninin uyum sağlama yeteneği çok acayip. Her şey normalleşti, yolda Türkçe müzik dinleyerek yürümeye, daha az fotoğraf çekmeye başladım.

Başlarda trene binmek, bilet almak, alış veriş yapmak, her şey bir mücadeleydi. Alfabe farkı nedeniyle artık okuma yazma bilmeyen bir insanın hayatını yaşıyordum. Aslında katakana ve hiragana biliyordum ama heceleyerek, çok yavaş okuduğum için pek yardımcı olmuyordu. Yabancı kelimeler katakanayla yazıldığı için marketteki çoğu ürünün üstünde katakanayla Avrupa dillerinden devşirme isimleri yazıyor. Başlarda her hece üzerinde 10 saniye düşünüp nasıl okunduğunu hatırlamam, sonra hepsini  birleştirip hangi ingilizce kelimeden gelme olduğunu anlamam gerekiyordu. Ama bu şekilde kelimenin sonuna gelene kadar başını unuttuğum için çoğu zaman uğraşmayıp paketin üstündeki resme bakarak alış veriş yapıyordum bu yüzden de sütlü kahve yerine yanlışlıkla sütlü çay filan alıyordum. Şimdiyse bu kadar basit şeyleri okumayı nasıl beceremediğime şaşıyorum.

Vejetaryen olmam da hayatımı çok zorlaştırıyordu tabii. Vejetaryenseniz bir şey almadan önce içindekiler kısmına bakmanız gerekir. Türkiye’deyken tatlılarda sığır jelatini, tuzlulardaysa et aroması var mı diye şöyle bir bakardım, bir saniyemi alırdı. Burdaysa içindekiler kısmının nerden başladığını bulmak bile bir mücadele, genelde başka bir sürü yazı içinde kaybolmuş oluyor.  İşimin zor olacağını zaten biliyordum ama durumumun içindekiler kısmını bulamayacak kadar kötü olmasını beklemiyordum. İlk haftalarda etiket okuma konusunda ciddi ciddi ders çalıştım. Japonların ürünlere koyabildikleri vejetaryen olmayan içerik listesi o kadar kalabalık ki kanji bilgisi sıfıra yakın biri olarak bunları ezberlemem münkün olmadı. Hala daha her seferinde bana hiç bir şey ifade etmeyen kanji karmaşası içinde, pek de aklımda tutamadığım yememem gereken şeyler listesindeki kanjileri tanımaya çalışıyorum. Listede bu kanjilerden hiçbirini tesbit edememiş olmam gerçekten o ürünün vejetaryen olduğu anlamına gelmediği için çoğu zaman emin olamayıp satın almıyorum.

İlk haftalarda raylı sistemleri kullanmak da çok karışık görünüyordu. Her istasyonda bir kaç farklı hat kesişiyor önce doğru hattı bulmak gerekiyor sonra da gideceğiniz istasyonun uzaklığına göre doğru bilet parasını ödemek. Niyeyse bilet otomatlarının üstündeki haritada bütün istasyon adları sadece kanjiyle yazılmış, latin harflerini geçtim, hiraganayla okunuşları bile yok. Neyseki okulun olduğu Nippori istasyonu güneş kanjisiyle başladığı için onu kolayca tanıyabiliyordum, yurdun olduğu Kumanomae de ayı ile başlıyordu ve ayı kanjisini ezbere bilmesem de ayakları varsa hayvandır mantığıyla onu da tanıyordum.  Şimdilerde kanji okumayı  yavaş yavaş söktükçe trenin geçtiği istasyon isimleri birer birer anlam ifade etmeye başladı. Aylardır anonslarda duyduğum trenin duyuru ekranında gördüğüm istasyon isimlerini bir anda okuyabildiğimi fark etmek güzel bir duygu.

Japonlarda neden tren otakusu diye bir şey olduğunu anlamaya başladım. Bende de acayip bir tren sevgisi uyandı. Şehir kültüründe raylı ulaşım önemli bir yer işgal ediyor. Daha okulun ilk haftalarında farklı raylı sistemlerin adlarını öğrenmiştik, bunun en başta öğrenilecek temel bilgilerden biri sayılması ilginç gelmişti. Sadece okula yürürken bile kaç farklı hattın altından, üstünden, yanından geçtiğimi, okulun farklı dersliklerinin pencerelerinden, hatta bazen aynı pencereden kaç farklı hattın göründüğünü düşününce şehir bazen lunapark gibi geliyor. En sevdiğim şey bazı hatların yerden değil yüksek platformlardan geçiyor olması. Ders aralarında pencereden dışarı bakmak zihnimi dinlendiriyor. 6. Katta olduğumuz ve okulun yakın çevresinde kısa binalar, evler, biraz daha ilerdeyse yüksek binalar, iş yerleri olduğu için epey uzak bir mesafeye kadar irili ufaklı bina karmaşasını görebiliyorum. Zaten uzak nesnelere bakmak en büyük zevklerimden biridir. Bazen uzaktaki binaların arasında bir şeyin hareket ettiğini görüyorum: monorail geçiyor. Yüksekten geçtiği için çok güzel görünüyor. Sonra pencerenin diğer köşesinde başka bir şey geçiyor, hangi hat olduğunu çıkarmaya çalışıyorum. Pahalı ve kalabalık olduğu için okula giderken kullanmayı tercih etmesem de tatil günleri bazen kullandığım, yurdun olduğu mahalleyi diğer hatlara bağlayan monorail favorilerimden biri. Yanından geçtiği binaların 3. ya da 4 katına denk gelen bir yükseklikten gittiği, her tarafı açık olduğu ve binalara çok yakın geçtiği için her gün yürüdüğüm yolları tepeden izlemek çok zevkli oluyor. Son durağa geldiğinde büyük bir binanın etrafında 90 derece gönüş yapması gerekiyor. Turunu bitirmiş eğlence parkı trenleri gibi yavaş yavaş dönerek durmaya hazırlanmasını çok seviyorum. Son istasyonda çevresinde döndüğümüz binanın camları içerisini göstermeyen cinsten ama eminim içerden tren görünüyordur. Orda çalışanlara nasıl göründüğünü merak ediyorum.

Okulda ilk ayımızın sonunda sınıflarımız değişti, çünkü sınav olup hızlı ve yavaş öğrenciler olarak ikiye ayrılmıştık. Sınavdan iyi not alıp hızlı sınıfa geçince ilk ders hoca Japonca’nın ve Akamonkai’nın nasıl olduğunu sordu. Japoncanın kolay ve eğlenceli olduğunu, Akamonkai’ın da çok zor bir okul olmadığını söyledim. Sonraki günlerde kanji eğitimi başlayınca bu laflarımı bir güzel yutacaktım. Meğerse Akamonkai Japonya’daki en zor dil okullarından biriymiş. İkinci önem gelen Meksikalı oda arkadaşım bir yurtdışı eğitim sitesinde dil okullarını hız ve zorluk derecesine göre sıralayan bir liste gördüğünü, Akamonkai’ı bu listenin en tepesinde yer aldığı için seçtiğini söyledi. Benimse okulun zorluğundan haberim yoktu, yurtları ucuz diye seçmiştim.

Sabah ilk iş bir önceki derste öğrendiğimiz kanjilerden sınav oluyoruz. Gerçek bir sınav değil bu, not filan vermiyorlar ama bir gün bile çalışmamak ertesi gün sınavda boş kağıt verip hocaya karşı mahcup olmak anlamına geldiğinden kanji çalışmaktan gramer çalışamaz hale gelmiştim. Bir de ilk dönem haftanın 3 günü dersimize giren hocamız o gün öğrettiği kanjilerin farklı okunuşlarını hemen ezberlememizi bekliyor, dersin sonunda en zayıf halka yarışmasındaki gibi zincirleme sözlü yapıyordu. Herkese sırayla tahtadaki kelimelerden birinin okunuşunu soruyor biri yanlış cevap verirse zincirin başına dönüyordu ve yarı şaka yarı ciddi zinciri tamamlayana kadar araya çıkartmayacağını söylüyordu. En arka köşede oturduğum için zincir hep benden başlıyor, biri yanlış cevap verirse yine bana dönüyordu. Yarısı Çinlilerden oluşan sınıf kanjilerin okunuşlarını hemen ezberleyip takır takır cevap verirken kendimi geri zekalı gibi hissediyor, üzerimde sınıfın teneffüse çıkışını engellemek gibi bir sorumluluk da olduğu için iyice geriliyordum. Bu yüzden bir süre sonra kanjilerin yazılışlarına kafa yormayı bırakıp sadece dersin sonundaki sözlüye odaklanmaya başladım. Hayatımda ilk defa gördüğüm bu şekillerin bilmem kaç tane farklı okunuşlarını hemen ezberlemeye çalışırken muhtemelen tahtaya suratımda bir panik ifadesiyle bakıyordum. Başlarda hoca “İçten-san senden başlayalım mı?” deyince başımı “istemem” anlamında hızla sağa sola sallıyordum. Hoca “İstemiyor musun?” deyip pek gülüyor ama yine de benden başlıyordu. Bir süre sonra sınıfta benden daha kötüler olduğunu, Çinlilerle aynı performansı göstermemin zaten beklenmediğini ve hocanın bana, Meksikalı çocuğa ve İtalyan kıza özellikle kolay okunuşlar sormaya çalıştığını farkedince bir güven geldi ve sözlünün benden başlamasını serin kanlılıkla kabul etmeye başladım zaten seçme şansım da yoktu. Böylece kanji sözlüsü dehşetini sonunda yendim ama ilk zamanlar kanji dersinin sonunda gerçekten stresten bitap düşmüş oluyordum.

Bizi yeni sınıflarımıza geçtikten sonra Tokyo’nun biraz dışında, kendi kendimize kolay kolay gidemeyeceğimiz Kamakura ve Enoshima’ya okul gezisine götürdüler. Bizden gezi için çok az bir para aldılar, masrafların %70’ini okul karşıladı. Hocalar en başından beri gezi konusunda çok heyecanlıydı. Geziye gitmezsek yok yazılacağımızı, yarı zamanlı çalışanların iş yerlerinden izin almaları gerektiğini, zamanında gelmezsek otobüslerin kalkacağını ve geziyle ilgili bir sürü kuralı hatırlatıp duruyorlardı. Okul gezileri animelerde hep gördüğüm bir Japon klişesi olduğu için ben de çok heyecanlanmıştım. Gezi için erkenden okulda olmamız gerekiyordu ben de uykumu almak için erkenden yattım ama heyecandan uyuyamadım ve bütün gezi boyunca uykusuzluktan gözlerim yanarak gezdim. Bizim sınıfı üst seviyeden başka bir sınıfla aynı otobüse koymuşlardı, bizim hocamız mikrofonu alıp konuştuğundan her şeyi anlıyordum ama üst sınıfın hocası konuştuğunda çoğu şeyi anlamıyordum. Böylece başlangıç seviyesi hocası olmanın bambaşka bir uzmanlık gerektirdiğini de bir kez daha anlamış oldum. Üst sınıfın hocası karmaşık ve zarif bir Japoncayla sağ tarafınızda şu yer almaktadır gibi bir şeyler anlatıyordu. Ben çoğu zaman neyin yer aldığı bir yana yönünü bile doğru anladığımdan emin olamadığım ve anlamıyor olmaktan utandığım için çaktırmadan hem sağa hem sola bakmaya çalışıyordum. Bizim hocamızsa kendi sınıfından çoğu kişinin anlamayacağını bildiğinden öbür hoca konuşurken zaman zaman eliyle gösterip abartılı bir şekilde “SAĞ! SAĞ!” diye bağırıyordu. Biz hocamızın abartılı hareketlerine alışkındık ama bu durum üst seviye öğrencilerini epey eğlendirdi. Henüz başlangıç seviyesinden olduğumuz için pek konuşamıyorduk bu yüzden gezi sırasında beraber dolaştığım Çinli kadınlarla muhabbetimiz çoğunlukla bazı nesneleri işaret edip bildiğimiz bir kaç basit sıfatla yorumlayıp sonra çok komik bir şey söylenmiş gibi gülüşmek ya da önemli bir yorum yapılmış gibi kafa sallayıp sou desu neeee demekten ibaretti. Yağmur yağsa da keyifli bir geziydi, güzel manzaralar, tapınaklar gördük. En çok da otobüste de yanıma oturan Çinli sıra arkadaşımla İngilice sohbet etmekten keyif aldım. Bir ara bana neden Japonya’ya geldiğimi sorduktan sonra otobüsün öbür tarafında oturan Meksikalı çocuğa seslenip ona da aynı şeyi sordu. Sonra da çocuksu bir ifadeyle “herkes nazik oldukları için Japonları seviyor ama Çin’de gelin” dedi. Sonra da Japon hükümetine tepkili olduğunu belirtti. Bunu duyunca dudağımın alaycı bir gülümsemeyle kıvrılmasına engel olamadım, ben daha lafıma başlayamadan ne düşündüğümü anladı ve “Tabii Çin hükümetini de eleştiriyorum” diye ekledi.

IMG_20151118_130708

Okul 3 aylık dönemlerden oluşuyor: 2 buçuk ay ders, 2 hafta tatil. Dönem sonuna doğru final sınavları yapılıyor; yazı dili, gramer ve dinleme sınavlarından en az 80 almak gerekiyor. Sınıf geçemeyip aynı 3 ayı tekrar okuyanların sayısı hiç de az değil. İkinci dönem sayısı sürekli artan kanjileri unutmamaya çalışma derdine bir de sürekli ağırlaşan gramer eklendi. Bir kanjiyi bir hafta hiç yazmazsam yazılışını hemen unuttuğumu fark etmiştim. Eski kanjileri de sık sık yazarak çalışmam gerekiyordu. Artık sadece kanjiye yoğunlaşmak gibi bir şansım da yoktu, kelime ve gramer çalışmazsam üst sınıfa geçemeyip aynı dönemi tekrar etmek zorunda kalabilirdim. Okulda aynı sınıfı tekrar eden öğrencilerin sayısı gözümü korkutuyordu. En kötüsü de tenefüslerde sınıf arkadaşlarımın çat pat Japonca sohbetlerine katılamıyor olduğumu görmemdi. Sınıf arkadaşlarımla konuşurken ilk bir kaç cümleden sonra zorlanıp hemen İngilizceye geçiş yapıyordum.  Bana Japonca olarak sordukları sorulara İngilice cevap veriyordum. Sınav notlarım iyi olmasına rağmen sınıf arkadaşlarımla karşılaştırınca Japonca konuşamadığımı, bunun ders çalışmakla çözülecek bir sorun olmadığını, belki de hiç konuşamayacağımı düşünüp umutsuzluğa kapıldım. Bu sonuçta bir bilgi değil karakter sorunuydu. Diğerleri konuşurken korkunç hatalar yapıyorlar ama umursamıyor ve birbirlerini anlıyorlardı, bense hata yapmaktan korktuğum için konuşmaktan kaçınıyordum. İkinci döneme çok büyük bir hevesle başlamıştım ama tüm bu endişelerim nedeniyle ikinci dönemin ilk haftalarında yani Japonya’daki dördüncü ayımda uyku sorunları çekmeye başladım. Nasıl oldu bilmiyorum ama sonraki birkaç ayda her şey yoluna girdi. Batılılar hariç diğer öğrencilerle İngilizce konuşmayı bıraktım, sınıf arkadaşlarımdan Taywanlı bir çocukla sık sık mutfakta yemek yaparken karşılaşıyordum, onunla bol bol Japonca konuşmaya özen gösterdim. 2 ay kadar sonra garsonluk için Japonca iş görüşmesine gidiyor, 2 buçuk ay kadar sonra da dönem sonu kutlamasında herkesle Japonca konuşuyor hatta benimle İngilizce konuşanlara Japonca cevap veriyordum.

Anladım ki Japonya’da içmeye gitmek bara gidip bir kaç kadeh içmek değil içkili yemeğe gitmek anlamına geliyor. İçkili yerler genelde saat üzerinden para ödenen yiyebildiğin kadar ye, içebildiğin kadar iç paketleri sunuyorlar. Bu durum benim hiç hoşuma gitmedi. Öncelikle vejetaryen olduğum için zaten yemekleri yiyemiyor boşuna para ödüyorum. Ayrıca içtiğinizden çok yemek yiyorsanız bunun adına içmeye gitmek dememelisiniz gibi geliyor. En önemlisi de bizim kültürümüzde “ağzınla iç”, “içmeyi bilmiyorsan içme” denir. Çakırkeyif olmak, hoş sohbet için içilir, sarhoş olup dağıtmak hoş karşılanmaz. Bu yüzden yavaş yavaş, keyifli keyifli içmek yerine sınırlı zaman içinde sarhoş olmaya çalışmak bana çok ters geliyor. Yan sınıfla birlikte organize edilen içkili gece de “yiyebildiğin kadar ye” şeklindeydi, benim için yemeyeceğim etlere para ödemek anlamına gelse de böyle bir deneyimi kaçırmamak için ben de katıldım. Üstelik o hafta hayatımda ilk defa mide ağrısı çekmiştim. Çelikten olduğuna inandığım midem bana ihanet etmişti. Anladım ki midem çelikten değilmiş, ben sağlıklı besleniyormuşum. Japonya’nın tuhaf, yanık tadı bol kremayla saklamaya çalıştıkları hazır kahveleri sanırım sonunda mideme zarar vermişti. Bu yüzden o gece daha da dikkatli içmem gerekiyordu. Özellikle yavaş içtiğim halde Asyalı kızların yanında “sağlam içer” imajı çizmem zor olmadı. İçki konusunda Türk kadınını hakkıyla temsil ettiğimden emin olabilirsin sevgili okuyucu. Çinli kızların ume şarabı söyleyip kadehin dibini görmeden yüzlerinin kıpkırmızı olduğunu hayretle gördüm. Özellikle hocamızın ben öğretmenim usturuplu içmem lazım dememesi ve sarhoş olduğunu hiç gizlemeye çalışmaması beni şaşırttı. Dikkatimi çeken başka bir nokta içki listesinde hiç votka olmamasıydı. Bizde çok yaygın olmasına rağmen onlarda yok, onun yerine çeşit çeşit viski highball var. Bunun nedeni Japonya’nın viski üreticisi olması sanırım. Highball terimini ilk defa burda duydum, sanırım viskinin gazlı bir içecekle sulandırılması anlamına geliyor. Bira gibi kutuda çeşitli aromalarda highball satılıyor. Viski yerine shochu temelli olanları da var ama hocalarımızdan birinin dediğine göre highball konsepti bir kaç sene önce viski markaları aracılığyla popüler hale gelmiş. Önce önyargıyla yaklaştım ama sonunda zencefilli highballun çok lezzetli olduğunu fark ettim.

Bir gün derste hoca Japon içki kültüründe 2. Parti, 3. Parti gibi şeyler olduğunu söylemişti. İlk parti bitip de içmeye devam etmek  isterlerse başka bir yere gidiyorlarmış, o da yetmezse başka bir yere daha… Ben derste neden söz ettiklerini anlamamıştım, neden sabaha kadar aynı yerde içmek yerine sürekli mekan değiştiriyorlar ki? O gece biz de 3 ayrı mekana gidince Japon içki kültürüne dair bu esrarı çözmüş oldum. Saat sınırlamasıyla içebildiğin kadar iç üzerinden anlaştıkları için süre bitince hesabı ödeyip kalkıyorlar. Biz de daha saat belki 9 bile olmadan daha yeni keyiflenmeye başlamışken kalkmak zorunda kaldık. Hoca da hadi karaokeye gidelim dedi ama yeterince içilmediğine karar vermiş olacak ki ondan önce başka bir yere daha gidelim dedi. Bir apartmanın ikinci katına çıktık burda paravan gibi ahşap duvarlarla ayrılmış içinde yer sofrası gibi çukurda, alçak masalar olan halı kaplı bölmeler vardı. Bu bölmelerden birine ayakkabılarımızı çıkararak girdik. Masadaki tabletlerden içkilerimizi spariş ettik. Bu sırada kültür farklılıklarından kaynaklı enteresan bir olay oldu. Genç  ve güzel hocamız benim yanımda, bölmenin kapısına yakın tarafta oturuyordu. Yan bölmede biz geldiğimizde de içki içen Batılı bir grup vardı. Aralarından biri bizim okulun öğrencisiydi ve bizim gruptaki Meksikalı çocuk arkadaşı olduğu için selam vermeye geldi. Ben de “aaa sen …-san değil misin okulun yurdunda tanımıştık” dedim. Daha sonra ben diğer yandaki arkadaşla konuşmaya dalmış olmalıyım, Hocamız da kapı eşiğinde duran Batılılarla konuşuyordu. O tarafa bakmadığım için ne olduğunu anlamadım ama birden grubumuzdaki Koreli erkekler alarma geçti, kapı eşiğinde oturan Çinli kız hocayla kapı arasına oturarak kapı dışındaki Batılı öğrenciyle konuşmasını engellemeye çalıştı. Yan masadakiler hocam sizi bu masaya alabilir miyiz dediler. Herkes hocanın dikkatini başka yöne çekmeye çalışıyordu. Bir saniye içinde bu kadar tepki verecek ne olmuş olabilirdi ki? Yan masadaki Koreli çocuğun “Hocam, yok ben Akamonkai orta seviye öğrencisiyim, yalan bunlar, inanmayın. Dünya’da kötü erkekler var” gibi şeyler söylediğini duydum. Kapının dışındaysa ayaklanan Koreliler dışardan gelen ve hocayı korumaya çalıştıkları Batılı çocuk ve onun arkadaşı Meksikalı çocukla konuşuyorlardı, herkes nazik olmaya çalışıyordu ama tansiyonun yükseldiği belliydi. Korelilerden birinin “Sensei sizin arkadaşınız değildir!” dediğini duydum. Çok sonradan başka bir Meksikalı arkadaş aracılığıyla öğrendim ki o gece Asyalıları alarma geçiren Batılı çocuğun sohbet ederken “ay sen ne kadar kawaiisin” diyerek hocamızın yanağına dokunmuş olmasıymış. Batılılar “ne var ya bunda bu kadar heyheylenecek” derken, Asyalıların olayı saygısızlık ve hatta kötü niyet olarak gördükleri belliydi. Bu bölmeli yerde de birer kadeh içtikten sonra aynı binanın en üst katına karaokeye çıkıldı. Japonya’da karaoke de görmüş oldum, artık gözüm açık gitmem. Karaokenin ne anlamı var, evde şarkı söylemekten ne farkı var merak ediyordum. Ama o disko ışıklandırmalı büyük parti odasına girince ve hocamızın Kenshin’in çok sevdiğim açılış şarkısını baştan sona söylemesini dinleyince anladım, ses hoparlörden geldiği için çok başka bir havası oluyor. Gruptaki Çinli kızların hem Japonca hem Korece bir sürü şarkıyı ezbere söylemeleri beni çok şaşırttı. Karaoke listesinde Çin pop şarkıları da vardı. Herkesin bir ağızdan söylediği Asya pop şarkılarını ilk defa duyuyor olmak beni biraz rahatsız etti, işte o zaman gruptaki yabancı öğrencilerden daha yabancı olduğumu hissettim. Finalde Titanic çaldılar ve bu insanlar bu şarkıyı da baştan sona ezbere biliyorlardı bense en son çocukken dinlemiştim.

Çocukken İzmir Atakent’te dev bir bilboardda bir parfüm reklamı vardı. Erkek bir modelin yanında seksi, tehlikeli, yaş: 27 gibi saçma sapan bir şeyler yazıyordu. 27 herhalde çok süper bir yaş olmalı diye düşünmüştüm. Sonraki 18 yıl boyunca da bunu hiç unutmadım. Fakat sonunda 27 olduğumda hayatımın en kötü yıllarından birini yaşıyordum. Doktoraya başlayıp hayal kırıklığıyla bırakmıştım, günlerim evde ideallerimden çok uzak işlere başvurup, gelmeyen cevapları bekleyerek, kazanamadığım ya da saçma nedenlerden ötürü başvuramadığım Uzakdoğu burslarına hazırlanarak geçiyordu. Baktım olmuyor, kendi imkanlarımla Japonya’ya geldim ve 27 yaşımın en azından son yarısını çocukken hayal ettiğim gibi süper yaptım. 28. Doğum günümü de Japonya’da kutlayacaktım ve normalde doğum günü kutlamalarına önem vermesem de bu sefer dönüp baktığımda hatırlayacağım bir şeyler yapmak istedim. Kumar sevmeyen bir insan olmama rağmen Pachinko oynamaya karar verdim. Bir çeşit hafif kumarhane olan pachinko salonlarının bu kadar popüler olması, her sokakta, sakin sokaklarda bile karşıma çıkması ve gündüz vakti bile müşteri çekiyor olması çok şaşırtıyordu beni. Bir yandan bu kumar merakı kafamdaki Japon imajına ters düşerken bir yandan salonların camekanlarının içerisi görünmeyecek şekilde pachinko makinaların temalarını oluşturan çizgi karakterlerin posterleriyle kaplanmış olması pek bir Japon geliyordu bana. Doğum günümde önce Meksikalı oda arkadaşım ve Singapurlu arkadaşımızla Shibuya, Harajuku taraflarına gittik. Shibuya’dan Harajuku’ya dolaşa dolaşa geldiğimizde hava kararmıştı. İstasyonun yanındaki köprünün üstünde bir insan topluluğu gördük. Bir grup müzisyen sokak performansı için hazırlanıyordu ve muhtemelen internetten haberleştikleri hayran kitlesi etraflarında toplanmış bekliyordu. Henüz müzik başlamamışken insanların istekle bekliyor olması ilgimizi çekti ve biz de beklemeye başladık. Sonunda kendi besteleri olan tipik romantik J-pop şarkılarını çalmaya başladılar. Gerçekten çok güzel bir canlı müzikti. Solist tek tek dinleyicilerle göz teması kuruyor, gözünüzün içine bakarak şarkısını söylerken sanki kalabalıkta bir siz varmışsınız, size aşıkmış da, sadece sizin için söylüyormuş gibi hissettiriyordu. Ön çaprazımdaki müzisyenlerden birinin annesi ya da teyzesi olduğundan şüphelendiğim bir kadın, yabancı kızların da dinlemeye gelmiş olmasından çok mutlu olduğu her halinden belli, bana öne geçmemi teklif etti. Bense solistin yoğun göz temasından biraz utanmış olduğum için insanların arkasında kalıp müziğin keyfini çıkarmayı tercih ettim. Üstünde durduğumuz köprünün altından trenler geçiyordu, sol tarafımızda Meiji Tapınağının içinde saklı olduğu koruluk karanlık ve gizemli görünüyordu, sağ tarafımızda ve müzisyenlerin arkasına doğru şehir ışıl ışıldı, seyircilerin arasında Marslı filmindeki astronot kıfetini giymiş biri vardı, Japonlar çok mutlu görünüyor, gülümseyerek müzisyenleri dinliyorlardı. O kadar güzel bir andı ki, müziğin de etkisiyle bir an çok duygulandım, “işte bu” dedim, “bu yüzden Japonya’da yaşamak istiyorum”.

Gecenin sonunda Pachinko’ya giderken arkadaşlara kazanırsam size donut ısmarlıyorum dedim “Yaay” dediler, kaybedersem siz bana ısmarlıyorsunuz diye ekledim “Aa yok ben gelmeyeyim, ufak bir işim vardı da…” filan dediler güldük. Ben dahil herkes kaybedeceğimden çok emindi zaten oynamış olmak için gidiyordum kazanmak için değil. İçeri girdiğimizde sevdiğim anime karakterlerinin olduğu bir makine aradım, mesela Gundamlı filan, ama bulamadım ve gözüme en şirin görünen makineyi seçtim. Mahjong oynayan moe kızlar temalıydı. Gitmeden önce internetten nasıl oynandığını araştırmış ve makineyi istatistiklerine bakarak seçmem gerektiğini  öğrenmiştim. Denildiğine göre dalgalar halinde kazanma kaybetme trenderine giriyormuş makineler, yani uzun süredir hiç büyük para vermemiş ya da yavaş yavaş artan bir kazandırma trendine girmiş bir makine seçmem gerekiyordu ama o gürültülü ve renkli salona girince kafam karıştı ve gözüme güzel görünen makineye oturdum. İnternette  okuduğum gibi paramı girdim görevlinin de yardımıyla oyunu başlattım toplar yağmaya başladı, ben de topların fırlama hızını etkileyen hassas vanayı belli bir açıda tutup topların hedefe girme şansı en çok yükselten noktayı yakalamaya çalışıyordum. Önümde topların düşüp sağa sola çarptığı, çeşitli bölmelere girdiği dev bir kutu ortasında aşağı yukarı hareket eden bir ekran vardı. Aşırı miktarda ses, renk ve animasyon vardı. Topların çoğu boşa gidiyordu, bir kısmıysa hedefe giriyor ve sanırım daha fazla top olarak önümdeki havuza geri dönüyordu, ordan paraya çevirmek üzere sepetime aktarabilir ya da oyuna devam etmek için makineye geri dökebilirdim. Her top bir miktar paraya denk geliyor ve toplar bitince oyun da bitiyordu. Yüklü miktarda top kazanmanın yoluysa yeterince top toplayınca gerçekleşen çekilişlerde aynı şekilden 3 tane denk gelmesinden geçiyordu. Çekiliş zamanı gelince ekranımda mahjong oynayan kızlar oyunlarında kritik bir noktaya geliyordu, ekranım yanıp sönmeye başlıyor ve butona bas yazıyordu. Basınca da mahjong taşları açılıyor ikisi aynı olan taşların üçüncüsü denk gelecek mi diye heyecanla ekranı izliyorduk. Denk geldiğindeyse şakır şakır bir metal top nehri akmaya başlıyordu önümdeki havuza. Vanayı sabit tutmaya çalışmak arada topları oraya buraya aktarmak ve zamanı gelince butona basmak dışında bir şey yapmıyordum ama makinem sürekli heyecanlı bir şeyler oluyor havasına giriyor ve ben sürekli kazanıyordum. Bir ara toplarım taşacak zannettim, arkadaşlarım metal topları sepetlere aktarmaya başladılar. Ben açıkçası azcık oynayacağım ve hemen kaybedeceğim sanıyordum ama kazandığım için oyunun sonu bir türlü gelmiyordu. Makinemin üstünde şanslı modda olduğu yazıyordu. Kızların sıkılmış olacağını düşündüğüm için oyunu bırakmak istedim. Butona basıp görevliyi çağırdım. Tam kalkmıştım ki görevli “Emin misiniz? Makine şanslı modda” dedi ben de enayi gibi görünmemek için iyi peki biraz daha oynayayım dedim ve geri oturdum. Biz süre daha geçti, sepetlerim doldu taştı. Kazandıklarımın ne kadar paraya denk geldiğini bilmediğim için ve çok fazla olmayacağını tahmin ettiğim için çok da umursamıyordum. Yorulmuştum ve kızların benim Pachinkom yüzünden saatlerce ayakta bekleyip sıkılmasını istemiyordum. Tekrar görevli çağırıp kalktım ama tam bu sırada makine çekiliş yapıp, kazanıp top yağdırmaya başladı. Görevliyle birbirimize baktık, ben en iyisi biraz daha devam edeyim dedim. Makine resmen beni bırakmak istemiyordu, sürekli kanzandığım için çıkıp evimize gidemiyorduk. Etraftakiler, “Salak turist kızlara bak, bıraktılar kazancı, gidiyorlar.” demesin istiyordum. Sonunda artık yeter dedim, kesin olarak kalktım. Görevli “Makine hala şanslı modda.” Dedi. “Evet ama eve gitmek istiyorum:(” dedim.

Sonunda sepetlerimi alıp kazancımı tarttılar 200-250 lira civarı bir şey kazanmıştım. Arkadaşlarım toplam top sayımı yen cinsinden toplam kazancıma eşit sandıkları için az bir şey alacağımı sanıyorlardı, çok şaşırdılar. Kazancımı almak için bizi üst kata yönlendirdiler. Orda bana 9.000 yene denk gelen altın ve gümüş çipler verdiler. Kalanı da arkamızdaki raflardaki ürünlerden seçerek tamamlamamızı istediler biz de güzel bisküvi paketleri seçtik. Fakat bu çipleri nasıl paraya çevirecektim? İnternette Pachinko salonlarının para vermesinin yasak olduğunu okumuştum, ayrıca çipleri nerede paraya çevireceğinizi söylemeleri de yasakmış. Japoncamızın yeterli olmadığını görünce bize bir güzellik yaptılar ve İngilizce bilen bir görevli bizi çipleri vereceğimiz binaya bizzat götürdü. Yolda da sakın kimseye söylemeyin çünkü sizi götürmemiz yasak dedi. Ayrıca “Çok şanslısınız kimse ilk seferinde kazanmaz” dedi. Ben de “Doğum günüm ya ondandır” dedim. Ufak bir binanın ikinci katına çıktık, bomboş bir odada vezne gibi, camın arkasında tek başına oturan bir adam vardı. Çekmeceye çipleri koyduk, hiç konuşmadan çekmeceyi kendi tarafına çekip, çipleri alıp paramızı verdi. Çok tuhaf bir ortamdı, hemen çıktık ordan. Yolda Pachinkodan aldığımız bisküvileri yiye yiye yurda döndük. Bundan sonra doğum günlerimde değişik şeyler deneme kararı aldım. O kadar saat beni bekledikleri için kızlara da Pachinkodan kazandığım parayla ramen ısmarladım. Başta verdiğim ve ciddiye almadıkları sözü tutup donut da ısmarladım tabii.

1456138964587.jpg

 

29
Jan
16

Son derece kişisel Japonya günlüğü 1

Japonya’ya geleli artık 3 aydan fazla oluyor. Daha önceleri yurt dışına kısa dönem dil eğitimi bahanesiyle gidenleri biraz kıskançlıkla karışık, parası olan ve işi gücü olmayan insanlar olarak görürdüm. Büyük konuşmamak lazımmış. Tüm kapıların yüzüme kapandığı ve hayatımın boşa aktığını hissettiğim bir dönemde kendime yatırım yapmaya karar verdim ve internette yaptığım araştırmalar sonucu “Burası iyi bir yere benziyor” dediğim bir dil okuluna 3 aylık kayıt yaptırdım.

Bir kaç ay içerisinde bütün belge ve seyahat hazırlığı işlemlerini kararlılıkla hallettim fakat yolculuk saati yaklaştıkça daha önce düşünmediğim endişeler su yüzüne çıkmaya başladı. Ruhsal yapı olarak da temelsiz endişelere kapılmaya meyilli bir tip olmam durumu kötüleştiriyordu. Aktarmalı, bekletmeli uzun uçak yolculuğu ve uçak biletlerinin hata kaldırmayacak kadar pahalı olması gözümü korkutmaya başlamıştı. Bu kadar uykusuzluğa ve yorgunluğa dayanabilecek miydim? Uçaklarımı kaçırmadan, hiçbir şeyimi kaybetmeden Japonya’ya varabilecek miydim? Kesin bavulum kaybolacaktı. Hem böyle bir okul gerçekten var mıydı ki? Neyine güvenip o kadar para ödemiştim? Annem neden herkese Japonya’ya gideceğimi söylüyordu? Neden yolda gördüğüm herkes yaklaşan yolculuğumun ayrıntılarını soruyordu? Kesin gidemeyip rezil olacaktım. Yolculukla ilgili teknik hatalar için bu kadar endişelenirken, nedense Japonya’da tek başıma olacak olmam beni hiç endişelendirmiyordu. Yolculuğa çıkmadan önceki son gece gördüğüm rüya bunun aslında böyle olmadığını anlamamı sağladı. Rüyamda güya Japonya’daydım ve hiç eğlenceli bir yer değildi. Her yer griydi ve deniz kenarında betona kurulmuş bir çocuk parkındaydım. Taa Japonya’ya gelmiş olduğum için mecburen eğlenmeye çalışacaktım artık. Bu yüzden salıncağa bindim ve yanımdaki Japon kız çocuğuyla İngilizce konuşmaya çalıştım. Bu tabii çok tanıdık bir histi çünkü Ben küçükken 4 yıl Almanya’da yaşamıştık. O zaman da çocuk parklarında başka ülkelerden diğer göçmen çocuklarla Almanca konuşur ve dillerimiz farklı olduğu halde üçüncü bir dili aracı olarak kullanmamıza hayret ederdim. Biraz hüzünlü bir dönemdi, bazen sabahları uyandığımda gözlerimi açmamakta ısrar eder, Almanya’da değilde İzmir’de anneannemin evinde olduğumu hayal ederdim. Hatta etrafımdaki odayı sağımda şu var, ayak ucumda şu var diye kurgulayıp gözlerimi açmadan önce kendimi buna iyice inandırırdım. Rüya bana bu hisleri tekrar yaşayabileceğimi söylüyordu. O sırada sevgilimin de parktaki insanlar arasında olabileceği hissine kapıldım. İmkansız olduğunu biliyordum ama onun da orda olması için çok güçlü bir istek duydum. Uyanınca fark ettim ki uzak bir ülkede tek başına olmak aslında epey korkutucu bir his.

Japonya’ya vardım. Sabahtı. Pasaport kontrolündeki adam benimle Japonca konuştu, anladım ve cevap verdim. Müthiş bir histi. İlk gelişin mi diye sordu. Evet dedim. Sugoi dedi. Tam olarak neyin sugoi olduğunu anlamadım ama gururlandım. Keisei Main Line’a binip Nippori istasyonuna ulaşmam gerekiyordu. Tıngır mıngır, uzun bir tren yolculuğu oldu. Makinist her istasyonda mırıl mırıl bir ses tonuyla istasyonun adını iki kez söylüyordu, ninni gibiydi. Aşırı uykusuz olmama rağmen uyuyamayacak kadar heyecanlıydım. Sürekli esniyor ve hayran hayran etrafıma bakıyordum. Karşımda oturan ikiz modasına göre, birbiriyle uyumlu, Disney temalı kıyafetler giymiş iki genç kız uyuklamaya başlamıştı. Demek böyle kızlar gerçekten vardı ve tren camından gördüğüm evler, ağaçlar, sokaklar gerçekten animelerdeki gibiydi ve gerçekten Japonya’da Japonca konuşuluyordu. Nedense içinde bulunduğum Japonya ile yıllardır duyduğum Japonya’nın aynı olması bana hayret veriyordu. Sanki televizyon ekranından ya da kitap sayfasından geçmişim ve kurgusal bir diyara gelmişim gibiydi. Japonya’ya geldiğim ilk günlerde yaşadığım gerçek dışılık hissini acaba hayatım boyunca bir daha yaşayabilecek miyim?

Nippori istasyonunda indim. Okulun sitesinde istasyondan okula yürürken hangi yollardan geçildiğini gösteren çok faydalı bir video vardı. Defalarca izleyip ezberlemiştim. Şimdi videodaki yollardan yürüyor olmak yukarıda sözünü ettiğim televizyon ekranından geçmişlik hissini iyice pekiştiriyordu. Bavulumu çeke çeke yürürken evlerin, çatıların, elektrik direklerinin, insanların ne kadar farklı olduğuna şaşıyordum. Bilinmeyen bir yerde olmanın verdiği tehlike hissi ve hayalini gerçekleştirmiş olmanın verdiği mutluluk birbirine karışmış ve bana aşırı bir zihin açıklığı vermiş gibiydi. Meğerse zihin açıklığı değil sarhoşlukmuş o çünkü şapşal şapşal etrafa bakınırken son dönemeci kaçırdım ve yolumu kaybettim. Yolda birine okulun yerini sordum, bilmiyordu. Neyseki yanımızdan geçen Asyalı bir genç bizi duydu ve “Akamonkai mı?” diyip beni peşine taktı. Çok geçmeden o da yolunu şaşırdı ve bana döndü. Bence okul bu taraflarda dedim, gerçekten o taraftaydı, okulu bulduk. Ben genci mahalle sakini zannettiğim için beni okula kadar getirmiş olması nedeniyle çok müteşekkir olmuştum, ama okulun içine kadar girmesine hiç gerek yoktu. Kendisine teşekkür ettim ama çocuk hiç bir yere gitmiyordu. Resepsiyondakiler “Siz de mi yeni öğrencisiniz?” deyince jeton düştü, Japonya’da gördüğüm her Uzak Doğuluyu Japon zannetmemem gerekiyordu.

Akamonkai’ın otaku özentisi Avrupalı ve Amerikalı ergenlerle dolu olmasından korkuyordum ama daha çok yakın ülkelerden 1-2 yıl dil eğitimi almak için gelen daha sonra Japonya’da üniversiteye ya da işe girmek isteyen, ne yaptığını bilen insanlarla doluydu. Daha sonraları Akamonkai’ın dil kursu değil gerçekten çok ciddi ve ünlü bir dil okulu olduğunu ve adeta bir göçmen adaptasyon merkezi gibi çalıştığını anlayacaktım. Okulda Çinlilerle, Korelilerle, Vietnamlılarla vs. ilgilenen onların dillerini konuşan görevliler vardı. Biz “Batılılar” ise “İngilizce konuşanlar” şeklinde tek bir millet muamelesi görüyorduk. Bu durum benim ilerki aylarda Ben kimim? Türkiyeli olmak ne demek? Batılı mıyım Asyalı mıyım? ‘İngilizce konuşan insan’ mıyım? Ama benim anadilim diğerleri gibi İngilizce’ye benzer bir dil değil ki? gibi sorular üstüne bol bol düşünmemi sağladı. Sonunda Avrasyalı olduğuma karar verdim. İlk zamanlarda Batılıları biraz soğuk buluyordum, selam verdiğimde aldığım karşılıklar hoşuma gitmiyordu. Defalarca sıcak selamıma cool bir baş hareketi ve değişmeyen bir yüz ifadesi ile karşılık alıp irkildikten sonra pek takmamaya ve ben de onlara karşı kayıtsız davranmaya karar verdim. Asyalı sınıf arkadaşlarıma selam verdiğimde ise aynı sıcaklıkla ve gülümsemeyle karşılık görmek beni çok mutlu ediyordu. Gözlemlediğim kadarıyla Batılı tayfa diğerleriyle pek kaynaşmıyordu. Bense sınıfta ve okul gezisinde Batılılarla değil İngilizce konuşabilen Çinlilerle yan yana olmayı tercih ediyordum.

Okulda işlemler bitince o sabah Japonya’ya ayak basmış olan bir kaç Batılı ve beni arabayla yurda getirdiler. Yurt sessiz sakin bir mahallede, o kadar sessiz ki güneş battıktan sonra sokaklarda yürürseniz saatin gecenin 3’ü olduğu, herkesin uyuduğu ya da tüm evlerin boş olduğu hissine kapılıyorsunuz. Japonlar balkonları sadece çamaşır asmak için kullanıyorlar, pencerelerin gölgelikleri hep kapalı ve hiç ses çıkarmadan yaşıyorlar. Yurdun hemen önünde küllerin gömüldüğü bir mezarlık var. Ana caddeden şirin tramvaylar geçiyor. Sokaklar dar ve eğri büğrü. Mahalleyi ve yurt yaşantısını ilk günden çok sevdim. Yurda getirilirken karşı odamda kalan Rus kızla tanıştım. 20 yaşında ama yaşına göre çok daha olgun davranan biraz sert bir karakter. Liseden beri seçmeli Japonca dersi aldığı için Japoncası epey iyi. Tıp öğrencisiyken erkek arkadaşıyla birlikte Japonya’da lisans okumak için Mext bursuna başvurmuş, erkek arkadaşı bursu alıp o alamayınca yılmamış dil okuluna kayıt yaptırmış. İşin can sıkıcı yanı erkek arkadaşını birlikte bursa başvurmaya ikna edip sonra bir kaç puanla bursu ona kaptırmış olması. Neyse ki bu sene bursu aldı. Rus arkadaş başkalarının zamanını kontrol etme konusunda son derece despotça davranıyordu, çay içmek için buluşma konusunda bile saat belirliyor ve insana serbest zaman bırakmıyordu ama bunun her ne kadar aşırı özgüvenli bir karakter gibi görünse de yalnız kalma korkusundan kaynaklanıyor olabileceğine hükmedip hoş görmeye karar verdim. İlk birkaç tanışma cümlesinin ardından bana civardaki en ucuz marketin yerini öğrendiğini ve onunla keşfe çıkmak isteyip istemediğimi sordu. Olur dedim. O zaman 15 dakika içinde bavullarımızı bırakıp, çarşaflarımızı geçirip dışarda buluşalım deyince biraz şaşırdım. Dünyanın bir ucundan gelmiştik dinlenmek, yıkanmak, yemek yemek, odamıza yerleşmek yerine hemen market keşfine çıkacaktık. Peki dedim ama odama girince bana ayrılan zamanı Taiwanlı oda arkadaşım ile tanışıp sohbet etmekle geçirdim. Çok geçmeden Rus komutan kapıda belirdi, onun oda arkadaşı ortalarda yoktu ve vakit kaybetmeden sokak keşfine çıkma konusunda son derece ciddiydi. Üçümüz yola çıktık. Tabii ki de yol sorma ihtiyacı hasıl oldu ve efsanevi Japon kibarlığının ilk örneklerini görmeye başladık. Diğer ikisinin Japoncası benden kat kat iyi olduğu için ben arkada duruyor konuşmalara karışmıyordum. Önce bir marketin önündeki bir teyzeye yol sordular. Teyze Japonca konuşan yabancılara yardımcı olamadığı için üzülmüş olmalı, bilmiyorum deyip geçmek yerine daha iyi bilenlere sormak için markete girdi. Bir süre sonra elinde kocaman bir harita tutan ve kapıdan çıkarken “Japonca konuşuyorlar mıymış?” diyen bir amcayla dışarı çıktı. Açıkçası ben ondan sonra konuşulanların çoğunu anlamadım ama kızlar harita üzerinden tarif alıp marketi buldular. Onigiri, dango, anpan gibi hayalini kurduğum Japon yiyecekleri aldım. Dönüşte yine yol sormak gerekti fakat bu Japonlar nedense bilmiyorum demiyorlardı. Bu sefer yol sorduğumuz adam bir dakika deyip gitti. Birine soracak herhalde diye beklerken arabasıyla geldi, arabanın navigasyon cihazına adresi girip bizi arabayla yurda götürmeye kalktı. Bu kadar özel ilgiyi yabancı olduğumuz için mi, bıraksalar fena halde kaybolacak gibi bir halimiz olduğu için mi, yoksa yanımızda iyi Japonca konuşabilen sarışın bir kız olduğu için mi görüyorduk bilmiyorum.

IMG_20160118_081514

Ertesi sabah okulun açılış seremonisi, oryantasyon ve Japonca seviye tespit sınavı vardı. Sabah yeni öğrenciler olarak yurdun lobisinde toplandık. Kimsenin adını bilmediği ve herkesin Oji-san (amca) diye hitap ettiği yurt görevlisi askeri bir havayla bize Ohayou gozaimasu! (Günaydın) dedi ve koro halinde cevap vermemizi beklediğini anlatan bir el işareti yaptı. İnsanlar da koro halinde Ohayou gozaimasu! dedi. Ben o sırada noluyoruz ya?! şeklinde bir kültür şoku geçirmekle meşgul olduğum için koroya katılamadım. Önce Çince konuşan görevli Çinliler için açıklama yaptı, sonra İngilizce konuşan görevli bize trene binip seremoninin yapıldığı otele gideceğimizi söyledi. Sonra herkes kendi dilini konuşan hocanın peşine takıldı ve anaokulu çocukları gibi sürü halinde trene gittik. Taiwanlı oda arkadaşım önce bizimleydi ama oryantasyon toplantısı sırasında Çinlilerin grubuna katıldı.

Çoğunu anlamadığım açılış seremonisini hayretler içinde izledim. Ben alt tarafı dil okuluna gelmiştim ama burda çok ciddi şeyler oluyordu. Kürsüden Ohayou Gozaimasu! dediler, koro halinde cevap verdik. Koromuzu beğenmeyip tekrarlattılar. Bu sefer öğrenmiştim, ben de koroya katıldım ve kendimi hemen biraz Japonlaşmış hissettim. Sonra kim olduklarını anlamadığım ama okulun kurucusu ve başkanı filan olduklarını tahmin ettiğim iki yaşlı Japon sırayla uzuun uzuun Japonca konuşma yaptılar. Çok azını anlayabildim. Ailemizden, arkadaşlarımızdan uzakta olduğumuzdan, Japon kültürünün öneminden, çok çalışmaktan filan bahsettiler. Biraz endişelenmeye başlamıştım, zaten tanıştığım herkesin Japoncası benden iyiydi, şimdide ciddi ciddi Japonca konuşma yapıp anlamamızı bekliyorlardı. Ben de güya azcık Japonca bildiğimi sanıyordum ama acaba seviyem bu okul için yeterli miydi? Neyse ki kürsüdeki konuşmacı “Söylediklerimi hiç anlamıyorsunuz değil mi?” diye espri yaptı da biraz rahatladım. Sonra hocaları grup grup sahneye dizip, tek tek tanıttılar. Her seviyenin ayrı bir grup hocası ve bir de öğrencilerle ilgilenen, onların dillerini konuşan görevliler vardı, derse girmeseler de onlara da sensei deniliyordu. İsmi okunan eğilerek selam verip “Yoroshiku onegaishimasu” diyordu ya da sorumlu olduğu öğrencilerin dilinde bir şeyler diyordu biz de hepsini tek tek alkışlıyorduk. Çok insan vardı ve bu iş epey uzun sürdü. Tüm bu seremoni bana çok saçma ama son derece Japon göründü.

Oryantasyonda sınavın zor olduğunu ve en az 120 kanji bilmiyorsak seviye tespit sınavına girmekle hiç zaman kaybetmememizi söylediler, ben de girmedim. Anadili Çince olduğu için kanji bilen ve orta seviye Japonca bildiğine inandığım oda arkadaşım sınavının iyi geçtiğini sanmıştı ama o da benimle birlikte başlangıç 1 seviyesinden başlatıldı. Japoncasına çok güvenen Rus ve İsrailli arkadaşlar anca bizim bi seviye üstümüze başlangıç 2’ye girebildiler ve çok sinirlendiler. Okul resmen Japonca bildiğini sanarak gelen herkese siz Japonca’nın ne olduğunu bilmiyorsunuz, biz size baştan öğreteceğiz diyordu. Dersler başlayınca yerleştirildiğimi seviyelerin hiç de seviyemizin altı olmadığını, derslerin çok hızlı ilerlediğini ve temel seviye bile olsa her gün çalışmayınca sınavda çakmanın kaçınılmaz olduğunu gördük. Bizi ilk ayın sonunda tekrar sınava soktular ve yavaş ve hızlı sınıf olarak ikiye ayırdılar. Ben sınavdan iyi not alarak hızlı sınıfa geçerken Japoncayı benden çok daha iyi anlayıp konuşabilen oda arkadaşım çalışmayıp yavaş sınıfa düştü. Ben buraya iki şey için gelmiştim: hafta içi çok çalışıp 3 ayda Japoncamı olabildiğince çok ilerletmek, hafta sonları da gezebildiğimce çok yer gezmek. Oda arkadaşımsa profesyonel fotoğrafçı ve cosplayciydi. Gezmek ve etkinliklere katılmak için gelmişti, derslere girmek dışında Japonca çalışmaya zaman ayırmak niyetinde değildi. Derslerin kendisi için çok kolay ve sıkıcı olduğunu söylüyordu ama sınav kağıdına baktığımda bütün bağlaçları yanlış yazdığını görüp şaşırdım. Başlarda nasıl bu kadar uyumlu iki karakterin aynı odaya düştüğüne şaşıyordum ama sonraları beklediğim kadar yakın arkadaş olamadığımızı görüp biraz hayal kırıklığına uğradım. Japonya’ya defalarca gelmişti, burda Çince konuşan arkadaşları vardı, haftasonları onlarla takılıyor, bazen şehir dışına cosplay etkinliklerine filan gidiyordu. Yine de benim gibi fujoshiydi ve odada ders çalışırken yan gözle onun kostüm hazırlıklarını izlemek hoşuma gidiyordu. Dönem bitip yurttan ayrılırken eşyalarım arasına bir kart gizlemiş, bana, kedilerime ve ülkeme huzur dilemiş. Sürekli Türkiye’de patlayan bombaları filan anlatıp nasıl darladıysam artık kızı.

Bilmeden de olsa çok iyi bir okul seçimi yapmışım ve gerçekten ciddi ve zorlayıcı bir yere gelmişim. Gelirken hiç böyle bir niyetim yoktu ama okulun çok iyi olduğunu görünce 3 ay sonunda dönüp öğrendiğim her şeyi unutmak yerine biraz daha devam etmeye karar verdim. Temelden başlayıp hiraganayı bile baştan öğrenmekten çok mutluydum. Hocalar yazığımız her harfi kontrol edip düzeltiyorlardı. Verdikleri her ödevi, alıştırmayı toplayıp tek tek kontrol edip işaretleyip geri verdiklerini görünce çok etkilendim, ciddi emek isteyen bir şey. İlk ay dersler rahat ve eğlenceliydi, güzel güzel çalıştıktan sonra endişelenecek bir şey yoktu. (Tabii işin rengi seviye atladıkça değişecekti.) Sınıfta Koreli ve Çinlilerin çok sevimli bir şekilde bocalamasını izliyor, her şeye gülüyordum. Koreliler de her şeye yüksek sesle gülüyorlardı, aynı Türk gibiydiler, her tenefüste sigara içmeye çıkıyorlardı, hata yapınca Ayy! diyorlardı. Çinlilerse ağır başlı ve kibardılar. Çok kültürlü bir ortamda olmak acayip güzeldi. Okuma yazmayı sökmeye çalışmak, özel defterlere her harfi defalarca yazmak, hocaların her yazdığımızı kontrol edip ödevlerimize üzerlerinde çizgi karakterler ve gayret verici mesajlar olan damgalar basması insana şimdiki aklıyla bir kez daha çocukluk yaşama şansı veriyor.

Okul herkese bana geldiği kadar eğlenceli gelmiyordu tabii. İlk günlerde tanıştığım ve zaman zaman birlikte okula yürüyüp sohbet ettiğim Kanadalı çocuk buraya sıfır Japoncayla gelmişti ve dil öğrenme konusunda da pek yetenekli görünmüyordu. Bir gün oda arkadaşım okuldan dönüşte Kanadalı çocukla yürüdüğünü, kendisinin okulun zorluğundan son derece şikayetçi olduğunu, durumunu “Ben Hoca’dan bir kaşık bilgi istedim, o ise bana adeta yumruk attı” şeklinde tanımladığını, Youtube’a okulu yerden yere vuran bir vlog koymayı düşündüğünü söyledi. Bunun üzerine Kuzey Amerikalı ve Avrupalıları, şımarıklıkları ve zora gelememezlikleri konusunda uzun uzun çekiştirdik. Çocuğu daha sonra gördüğümde bu sefer pes etmeyeceğini, çok çalışacağını, dönem sonunda ülkesine döndükten sonra vize alıp tekrar bu okula geleceğini söylüyordu. Ben de arkasından konuşmuş olmamak için hakkında düşündüklerimi yüzüne de söyleyeyim dedim. “Ben senin geldiğine pişman olduğunu, hiç çalışmayıp pes edeceğini düşünüyordum, demek ki yanılmışım.” dedim. O da gaza gelip kendisinin ne kadar mücadeleci bir karakter olduğunu filan anlatmaya başladı. Ama sonunda ülkesine tek kelime Japonca öğrenemeden döndüğünü tahmin ediyorum, tekrar geleceğini de sanmam.

Temel seviyedeyken bir gün derste “falanca kelime falanca dilde nedir” kalıbında cümleler kurma alıştırması yapıyorduk. Sınıfta da farklı dillerden insanlar olduğu için hoca herkese çeşitli Japonca kelimelerin kendi dillerinde ne olduğunu soruyordu. Sınıfın çoğu Çinliydi ve Çinlilerin söylediği ve benim hangi sesleri teleffuz ettiklerini bile kestiremediğim Çince kelimelere Hocanın hiç aa ne kadar zormuş filan dememesi dikkatimi çekti. Uzak Doğudaki diğer milletler Çince’ye aşina olduğu için herhalde diye düşünürken Hoca bana da bir kaç kelimenin Türkçesini sordu. Her verdiğim cevapta sınıf Japon hayret nidası “Ee!?” ile yıkılıyordu. Çinceyi normal karşılayan insanların Türkçeye zor dil muamelesi yapması komiğime gitti. Daha sonraki alıştırmada sıra arkadaşımızla birbirimize çeşitli eşyaları göstererek bu senin dilinde ne demek diye sorup aa öyle mi demek diye duyduğumuz kelimeyi tekrarlamamız gerekiyordu ve benim sıra arkadaşım Çinliydi! Ben oha hayatta telaffuz edemem Çince kelime diye düşünürken Hoca, arkadaşıma “Türkçe zor olacak ama gayret et artık” demesin mi? Bir de Çinli arkadaş söylediği imkansız Çince kelimeleri gerçekten kolaylıkla telaffuz etmemi bekliyordu. Tüm olay çok komikti ama benden başka kimse komikliği görmediği için gülemiyordum. Aynı derste hoca elindeki üzerinde “Aishiteru” (seni seviyorum) yazan kartonu gösterip bir öğrenciye “Aishiteru Korece’de nedir?” diye sordu. (Genç bir kadın olan hocamızın bunun için yakışıklı Koreli beylerden birini seçmiş olması da gözümden kaçmadı.) Muzip bir şekilde “Yalnız bana söyle tamam mı? Bana bakarak söyle.” diye ekledi. Koreliyse hiç kalıbından beklenmeyecek bir tepki verdi: afalladı, nasıl yani gözüne mi bakarak söyleyeyim anlamına gelen bir hareket yaptı, utandı ve söyleyemedi. Ben allah allah ne var ki bunda diye düşünürken aynı isteğin yöneltildiği diğer Asyalı erkeklerin de Hocaya bakarak Aishiteru’yu tercüme etmekte sıkılganlık gösterdiklerini fark ettim. Sonunda İtalyan öğrenciye aynı soru yöneltildi ve diğerleriyle büyük tezat oluşturacak şekilde büyük bir gülümseme ve rahatlıkla üstüne basarak Ti amo dedi. Farklı milletten insanlar arasındaki farkları gözlemlemek bu okulla ilgili en sevdiğim şeylerden biri.

Okulda ilk haftalarımızdaydık, bir gün bize sağlık durumumuzu soran birer form doldurttular ve sonraki gün hepimizi ciğer filmi için hastahaneye götüreceklerini, desenli tişört giymememizi söylediler. O gün gelince gerçekten her hoca kendi sınıfını peşine takıp 20 dakika uzaklıktaki hastahaneye yürüttü ve bütün okulun ciğer filmi çekildi. Neden böyle bir şey yaptılar hala çözebilmiş değilim. Bir yandan korunaklı ada ülkelerine hastalık taşıyan pis göçmen muamelesi gördüğümüzü düşünüyor, durduk yerde alacağım radyasyon için endişeleniyor bir yandan da dil kursu diye geldiğim yerde değişik değişik şeyler yaşadığım için seviniyordum. Diğer öğrenciler durumu hiç yadırgamış gibi görünmüyordu. Bu konuyu konuştuğum Taiwanlı sınıf arkadaşım bunun bizim sağlığımız için olduğunu, onların Taiwan’da okul olarak böyle röntgen çekimine filan hep götürüldüğünü söyleyip bizim Türkiye’de böyle bir şey yapmamamıza hayret etti.

Sağlık demişken, Japonya’ya geldiğimden beri hiç hasta olmadım. Oysaki sonbaharda gidiyor olmam ve çok uzak bir ülkede çok farklı mikroplarla karşılaşacak olmam nedeniyle hasta olurum diye endişeleniyordum. Hatta hasta olursam benim de Japonlar gibi ameliyat maskesi takmamın doğru olup olmayacağını (takarsam özentilik, takmazsam saygısızlık mı olur diye) düşünüyordum. Sonraki haftalarda etrafımda herkes gripten kırılırken, oda arkadaşım uzun süre hasta gezerken bana hiçbir şey olmadığını fark ettim. Bu durumu söylediğimde veterinerlik öğrencisi olan sevgilim “üstün akdeniz genleri”mden kaynaklandığını söyledi (ciddi değildi tabii ki), tıpçı kız kardeşimse Türkiye’nin hiç de temiz bir ülke olmaması nedeniyle bağışıklık sistemimin mecburen daha güçlü olduğunu ve Japonların maske takma alışkanlığının da muhtemelen beni koruduğunu söyledi. Bense burda çok mutlu olup sınfta her gün bol bol gülmemin de bağışıklık sistemimi olumlu etkilediğinden şüpheleniyorum.

14
Jan
12

20yy’da Yükselen Japon Militarizmi (2. bölüm)

1928 Haziranında Mançurya’da genç Japon subaylar trenini havaya uçurmak suretiyle Marçurya’da Japonya’nın kukla yöneticisi olan Chang Tso-lin’i öldürdüler. Suikastin gerekçesi Chang Tso-lin’in yeterince iyi bir Japon müttefiki gibi davranmamaya başladığını düşünmeleriydi. Genç ve yurtdışında eğitim görmüş olan imparator bu durumu kabul edilemez buldu ve başbakanın konu ile ilgili harekete geçmesini istedi. Başbakan sorumlu subayların cezalandırılmasını istediğinde ordu bunu prestijlerini zedeleyeceği ve zaten sivil hükümetin ordu üzerinde bir otoriteye sahip olmadığı gerekçeleriyle reddetti. Gerçekten de o dönem Japon anayasasında hükümetin ordu üzerinde hiçbir yetkisi yoktu, ordu doğrudan İmparatora bağlıydı fakat İmparator da sembolik bir konumdu. Bu yüzden İmparatorun dolaylı isteğine karşı gelmelerine hiçbir şey engel olamadı. Belki de anayasadaki bu hata da Japon ordusunun başına buyruk davranması ve yavaş yavaş oluşan askeri yönetimin nedenlerinden biri olarak alınabilir. İlginç bir şekilde Japonya’da totalitarizm 1889 anayasasının sınırları içerisinden kalarak oluştu. Anayasa çok esnek ve belirsizdi, ilk başta İngiltere tarzı bir parlementer sistem yaratmışken sonrasında totaliter eğilimleri olan bir askeri diktatörlük yarattı.

Ardından 1930 Londra Donanma konferansı geldi. Konferansta Britanya, Abd ve Japonya arasında kruvazörlerin oranını 10:10:7’de sabitleme kararı alındı. Yani Japonya yaklaşık olarak ABD ve Britanya’nın sahip olduğunun sadece 10’da 7si büyüklüğünde bir donanmaya sahip olabilirdi. Samuel Finer’a göre bu olay ordunun sivil hayata müdahale şeklinde bir dönüm noktası oldu. Çünkü otonomluğa çok alışmış ve kendilerini sivillerden üstün gören ordu bunu sivillerin kendi işlerine müdahale etmesi olarak yorumladı.  Anlaşma tepkilere rağmen kabul edildi. Daha öncesinde zaten ordu bütçesinde kesintilere de gidilmiş olduğu için ordu bu gidişle siviller tarafından tamamen kontrol altına alınacağından endişelenmekteydi ve bu noktadan itibaren sivil yaşama daha fazla müdahale etmeye başladılar.

1931’de Mançurya’da orta rütbeli Japon subayları Japonlara ait bir demiryolunu patlatıp, sonra da bunun sabotaj olduğunu idda ederek Marçurya üzerine bir dizi askeri harekat düzenlediler. İmparator ve sivil hükümet bu olaylara yine müdahale edemedi. Ordu Mançurya’yı Çinden ayırıp bir kukla devlet kurdu. Her şey olup bittikten sonra Japon hükümetine de 1932 yılında bu Mançuko devletini tanımak kaldı. Tüm bu süreç boyunca Japon hükümeti olaylara müdahale edemeyen ve sadece durumu dünya kamuoyuna açıklamaya çalışan bir tablo çizdi. Machurya’nın işgali tüm toplumda bir zafer sarhoşluğu yarattı, askeri maceralara devam edildi.

1930’ların başında ülke içinde de “genç subaylar sorunu” denilen meseleler korkutucu boyutlara ulaşmıştı. Genç ve radikal subaylar iç siyaseti etkileyebilmek adına terörist yöntemler kullanmaya ve suikastler düzenlemeye başlamışlardı. 1931 ve 32’de “Showa restorasyonu” adı altında darbe girişimlerinde bulundular fakat bunlar ordunun üst kademelerince bastırıldı. 1932 Şubatında Maliye bakanı, 5 Mayıs’ta da Başbakan Inukai Tsuyoshi öldürüldü. Bunlar darbe amacına ulaşma açısından özünde başarısız fakat uzun vadede parlementoyu sindirip orduya karşı gelemeyecek hale getirmek açısından başarılı olan girişimlerdi.

26 Şubat olayı olarak bilinen darbe girişiminde 1400 askerden oluşan bir grup Tokyo’nun merkezini dört gün boyunca işgal etti ve içişleri bakanı Saito Makoto, maliye bakanı Takahashi Korekiyo, umumi müfettiş Watanabe Jotaro’yu öldürdüler, başbakan Okada Keisuke ise öldürülmekten son anda kurtuldu. Japon Nasyonal Sosyalizminin kurucusu olarak görülen ve görüşleri orduda destek bulan İkki Kita darbe planı ve gelişmeler konusunda bilgilendiriliyordu. İkki Kita darbenin başarıya ulaşamayacağını hissetse de bir şey demedi. Öldürülenler arasında iki amiral olduğu için donanma darbeye karşı tavır aldı, darbeciler isteklerini İmparatora iletiyor olsalar da en yakın bakanları öldürülen İmparator da darbe girişiminde bulunanları asi olarak ilan etmek ve bastırılmalarını istemekte tereddüt etmedi. İmparatordan destek göremeyince 29 Şubat’ta darbe girişiminin başarısız olduğu kesin olarak anlaşıldı ve darbeciler teslim oldu. 28’inde de İkki Kita darbeyle ilişkili olarak askeri polis tarafından tutuklanmıştı. Kita 17 darbe lideriyle birlikte birlikte idam edildi.

Askeri yönetim altında Japonya Asya’da geniş toprakları işgal etti ve Japon tarihinde hep bir leke olarak kalacak pek çok savaş suçu işledi. 20 milyon insan katliam, zorla çalıştırma, insan deneyleri ve seks köleliği gibi yollarla Japon saldırganlığının kurbanı oldu. Özellikle comfort women (rahatlatma, yatıştırma, teselli kadınları diye çevrilebilir) diye bilinen olay çok korkunç: savaş sırasında Japon sömürgesi olan Kore, Taiwan gibi yerlerden çok sayıda genç kadın zorla alınarak askerlerin cinsel ihtiyaçlarını karşılamak için cephelere gönderildiler. Bugün bu kadınlardan hayatta kalanların hak arama mücadeleleri hala sürmektedir. Japon halkı da bu süreçten zarar gördü. Çoğu sivil 3 milyon Japon bu askeri maceraperestliğin sonucu olarak savaşta hayatını kaybetti. 2. dünya savaşında kullanılan intihar uçakları, kamikazelerin pilotları sadece uçağı A noktasından B noktasına götürmeye yarayacak kadar çok kısa eğitim verilmiş, çok genç çocuklardı. Uçaklar ise yere düzgün iniş yapacak mekanizmaya sahip oldukları bile şüpheli olan, ucuz uçaklardı. Kamikazelerin depolarına sadece hedef noktasına varmaya yetecek kadar yakıt koyuluyordu, dolayısıyla pilotlar isteseler de hedefi bombaladıktan sonra geri dönemezlerdi. Bunlar Amerikan askerlerince “baka bombs” olarak biliniyorlardı. Bomba yüklü gözden çıkarılabilir değerde bir uçağın doğrudan hedefe çarpmasının daha ucuz ve etkili olduğu düşünüldüğü için bu yöntem kullanılıyordu. Kısacası ordu hırslarına ulaşmak için kullanılacak bir insan kaynağı olarak görüyordu Japon halkını. Bu karanlık Japonya’dan bizim bildiğimiz Japonya’ya geçiş 2. Dünya Savaşında yenilmeleriyle oldu. Japonya’yı işgal eden müttefikler yeniden savaş açmalarını engellemek için Japon anayasasına ordu kurmalarını engelleyen bir madde eklettiler. Savaştan, militarizmden, manyak askerlerden yeterince ağzı yanmış olan Japon halkı bu maddeyi sahiplendi ve bugüne kadar hala bu madde değiştirilmedi. Meşhur 9. madde şöyle diyor:

1) Adalet ve düzene dayalı uluslararası barışı samimi bir şekilde arzulamakta olan Japon halkı milletin bir egemenlik hakkı olarak savaştan ve uluslararası uyuşmazlıkların çözümünde bir araç olarak güç kullanımı ya da tehdidinden sonsuza dek feragat eder.

2) Bir önceki paragrafta yer alan amacın gerçekleştirilmesi adına kara, deniz ve hava kuvvetleri yanı sıra diğer savaş potansiyelleri asla sağlanmayacaktır. Devlete çatışmaya girme hakkı tanınmayacaktır.

Bu maddede geçen “savaş potansiyelleri” lafını modern bir savaşı başarılı bir şekilde sürdürebilmek için gerekli kapasite olarak yorumlayıp 1954’te Self Defence Force denilen savunma kuvvetlerini kurdular. Bu aslında basbayağı anayasaya aykırıdır, halk istemediği için anayasayı da bir türlü değiştiremiyorlar. Bu yüzden adına “ordu” değil de savunma kuvvetleri diyerek anayasaya uygunmuş gibi gösterme çabasındalar.  Yine de SDF normal bir ordu değil, 9. madde nedeniyle sınırdışı operasyonlara katılamıyor, çoğunlukla savunmaya yönelik bir yapılanması var ve cephane stoğu çok kısıtlı. Halk SDF’nin asıl yararlı olduğu alanın deprem ve tsunamide kurtarma çalışmaları olduğuna inanıyor.

ABD Japonya’yı askeri açıdan daha etkin bir müttefik olarak görmek istediği için 9. maddenin kaldırılması yönünde uzun yıllardır baskı yapmakta. (etkin müttefiğin tercümesi kirli işlere, işgallere, askeri operasyonlara filan yardım edecek dolayısıyla Amerika’nın üzerindeki askeri harcama yükünün bir kısmını üstlenecek bir Japonya)

2010’da yapılan bir ankete göre Japonya’da 9. maddenin olduğu gibi kalmasını isteyenlerin oranı %67 iken revize edilmesini isteyenlerin oranı %24, maddenin Japonya’da barışı sağladığını düşünenlerin oranı %70 olarak görülüyor. 2007’de Shinzo Abe’nin başbakan olduğu Liberal Demokratik Parti hükümetinin anayasayı değiştirme amacında olduğu zaman yapılan anketlerde değiştirilmesini istemeyenlerin oranı %49, değiştirilmesini isteyenler %33 çıkmış. Shinzo Abe’nin istifasından sonra değiştirilmeye karşı olanların oranı %60’ları geçerken, değişiklik taraftarları %30’ların altına düşmüş. Genel bir anayasa değişikliğinin gerekli olduğunu düşünenlerin arasında bile 9. maddeye dokunulmamasını isteyenler %52 oranında. Anket sonuçlarına göre Doğu-Asya ve Japonya’da barışın korunması yönünde 9. maddenin yararlı olduğunu düşünenlerin oranı gençler arasında daha fazla.

Japonların askerlere bakışı hala daha pek olumlu değil. Bu yüzden sanırım sempatik olmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Self Defence Force tanıtım videolarını mutlaka izleyin, izlemeyen çok şey kaçırır:1. video 2. video

resimler hakkında not: Hetalia’da Japonya karanlık ve aydınlık olmak üzere çift karakterli olarak yansıtılıyor. Hetalia’yı sevmek için bir neden daha.

29
Dec
11

20.yy’da Yükselen Japon Militarizmi

Bu dönem dersler nedeniyle pek yazı yazamadığım için hepinizden özür dilerim. Madem ödevler nedeniyle yazı yazamıyorum ben de ödevleri blog postu haline getireyim. Bir derste Japon militarizmiyle ilgili yazdığım bir ödevin mümkün olduğunda sıkıcı olmayan ve kısa bir özetini koyuyorum.

Öncelikle Japon militarizmini anlamak açısından önemli olduğunu düşündüğüm için samuray sınıfına kısaca değinmek istiyorum. Samuraylar Japon tarihinde çok büyük güç sahibi oldular. Çünkü Japonya’nın bir ada devleti olması ve dolayısıyla kolay işgal edilemiyor olması nedeniyle merkezi yönetimin olmadığı ve sonu gelmez iç savaşların olduğu dönemler Japon tarihinde epey yer kaplıyor. Uzun savaş dönemleri nedeniyle savaşçı sınıfı samuraylar etki sahibi oldular. The Taming of The Samurai kitabında Eiko Ikegami 12.yyın sonlarından 19.yyın sonlarına kadar samurayların Japon toplumundaki en önemli ve güçlü siyasi aktör olduğunu ve başka hiçbir Doğu Asya toplumu bu kadar uzun süre savaşçı sınıfının egemenliği altından kalmadığını söylemekte.

1868-1912 yılları arasındaki Meiji döneminde de modern ulus inşasına yönelik reformlar çoğunlukla eski samuraylar tarafından yürütülmüştü. Modern Japon ordusunun kuruluşu da bu döneme dayanmaktadır. Düzenli orduya geçiş samuray sınıfının bitişi anlamına geliyordu belki ama öte yandan Meiji reformlarına da aslında Satsuma, Choshu, Tosa, Hizen klanlarından gelen eski samuraylar öncülük etmekteydi. Bu yüzden ben olaya modernleşmeye karşı koymak ya da yok olmaktansa aslında samuraylar kendilerini modern orduya transfer ettiler şeklinde bakıyorum. (Kenshin’i hatırlayın: Kenshin’in silah arkadaşı olan eski samuraylar animenin sonraki bölümünde hep yüksek rütbeli subaylar olarak karşımıza çıkıyordu.)

Bu nedenle Japon ordusunda Samuray ahlakı “bushido” hep kendine yer bulabilmiştir. Bushido’nun kelime anlamı kılıç savaşçısının yoludur ve samurayların yaşamını şekillendiren cesaret, onur ve sadakati yücelten ahlaki kodlar bütününü işaret eder. Yenililen savaşta canlı olarak düşman eline düşmek, savaştan ve ölümden kaçmak bushidoya göre onursuzluk sayılan davranışlardır ve onursuzluğun samurayların kullandığı terimle seppuku ya da halk arasında bilinen adıyla harakiri yöntemiyle intihar edilerek temizlenmesi gerekir. Bu ahlaki kodlar sonraki dönemlerde Japon askerlerinin davranış şekilleri üzerinde de etkili olmuştur. 20. yüzyılda bile ordu içindeki görüş ayrılıkları tarafların haksızlıklarının kanıtlanması durumundan seppuku yapacaklarını ilan etmelerine kadar varıyordu. 2. dünya savaşında esir düşen Japon askerlerine ailelerine mektup yazıp sağ olduklarını bildirebilecekleri söylendiğinde askerler ailelerine öldüklerinin söylenmesini istiyorlar çünkü esir düşmek gibi bir onursuzluğu yaşamalarındansa ailelerinin savaşta ölmüş olduklarını duymayı tercih edeceklerini düşünüyorlar. 2. Dünya Savaşında Pasifik adalarında pek çok Japon subay, donup kalmış Amerikan askerlerinin gözleri önünde seppuku yaptı. 1945’te savaşın bitmesinin hemen ardından Tokyo İmparatorluk Sarayı’nın önü İmparator’dan savaşı kaybettikleri için özür dilemek adına seppuku yapan kadın ve erkeklerin kanlarıyla kırmızıya boyanmıştı. Bushido en düşük rütbelere kadar neredeyse tüm Japon askerleri tarafından hatta siviller tarafından bile içselleştirilmiş olsa da bundan samuray ahlakının Japonların doğasında olduğu sonucu çıkarılmamalı. Samuray ahlakı eğitimle benimsetilmiş bir şeydi. Sadece orduda verilen eğitim de değil, zorunlu eğitim müfredatında da orduyu yücelten düşünceler yer alıyordu ve bunun Japonların militarist rejime kolayca geçiş yapmasında etkili olduğu kanısındayım.

Edwin O. Reischauer da “Japan: The Story of a Nation” isimli kitabında Japon militarizminin Japonların doğal olarak otoriter ve militarist bir karaktere sahip olmaları gibi bir şeyle açıklamaya kalkmanın yanlış olacağını söylüyor. Reischauer’a göre bu Japonya üzerine çalışan Batılılarca sık başvurulan bir açıklama fakat 2.dünya savaşında beri Japonlar dünyanın en barışçıl, en pasifist milletlerinden biri olduklarını kanıtlamış durumdalar. 20’lerde ve 30’larda Japonya’da olanları aynı dönemde Almanya ve İtalya’da olanlarla karşılaştırmak daha sağlıklı olacaktır. Bu üç ülkede de içerde kötü giden ekonomiden kaynaklı büyük bir memnuniyetsizlik, dışardada uluslarası sistemde hakettikleri konumda olmamalarını düşünmelerinden kaynaklı bir tatminsizlik vardı.

Japon rahipler bile askeri düzende

Tabii yine de Japonya totaliter rejime ve savaşa giden süreçte İtalya ve Almanya’dan çok farklı bir yol izlemiştir. Öncelikle Japonya’da Führer tarzı karizmatik bir önder yoktu. Japonya’ya hakim olan tam olarak faşist ya da nazi tipi bir felsefe de olduğu söylenemez.  Lideri izleyen bir kitle partisi kesinlikle yoktu. Ve en önemlisi muhalefeti şiddetle bastırma yoluna pek başvurulmuyordu çünkü Japon halkı askeri yönetime karşı büyük bir direnç göstermemişti. Toplumu baskı altına almak için çok fazla şiddete başvurulmak zorunda kalınmamasının Japon “faşizminin” ya da “totaliterizminin” görece yumuşak yapısının nedeni olabileceğini düşünüyorum. “Japon faşizmi” diye bir şeyin olup olmadığı tartışmalı bir konu. Robert Butow Japonya’nın bu dönemini tanımlamak için “bir çeşit yerlimalı ultramilliyetçi askeri sosyalizm” demeyi uygun görmüş. Japonya’nın dönemin diğer faşist devletlerinden en önemli farkı totaliter denilebilecek nitelikteki bir askeri yönetime bir darbe, bir kırılma ya da devrim benzeri bir olay sonucu değil yumuşakça geçiş yapmış olmasıdır. Japonya’da insanların hayatlarının devlet tarafından kontrol edilmeye çalışması söz konusu olsa da ve sivil yaşam askeri düzene sokulmaya çalışılsa da, yine de Avrupadaki gibi katı bir totaliteryanizm olduğu söylenemez. Geçmişlerinde 700 yıllık savaşçı sınıfın yönetimde olduğu bir feodal dönem olmuştu; belki de bu yüzden Japonlar askeri yönetime çok tepki göstermiyorlardı.

Japonya 1. Dünya savaşının getirdiği yıpratmayı atlatmaya çalışırken 1923 Tokyo depremiyle bir darbe daha yedi. Deprem sonrası yeniden yapılanma çalışmaları kötü giden ekonomiye biraz hareketlilik getirse de ardından gelen 1927 finansal kriziyle Japon bankalarının dörtte biri iflas etti. 1929 ekonomik buhranı da zaten zor durumda olan Japon ekonomisini çok kötü etkiledi. Pek çok kişi yozlaşmanın kaynağı olarak Batı’yı görüyordu. Büyük işletmeler, bireysellik, liberal şehir yaşamı, yozlaşmış parlementer kurumlar hep Batı’dan gelen kötülükler başlığı altında toplanıyordu. Japonya’nın batılı iktisadi ve siyasal sistemi kabul ederek ne elde ettiği sorgulanmaya başlamıştı, hele ki bunların 1929 ekonomik buhranı karşısında çaresiz kaldığı açıkça görülüyorken.

Japon ordusunun sınıfsal bağlarına bakıldığında 1920’lerde orduda erlerin neredeyse tamamen köylüler tarafından oluşturulduğu, subayların da giderek daha fazla orta ve alt sınıflardan ve köylülerden oluşmaya başladığı görülüyor. Orta ve yüksek rütbelerse çoğunlukla samuray kökenlerinden geliyor, özellikle üst rütbeler Choshu isimli samuray klanına mensup. 1927’ye gelindiğinde artık düşük rütbeli subayların 3’te 1’i küçük toprak sahipleri ve esnaf ailelerin çocuklarıydı. Dolayısıyla ordu bu sınıfların ve meslek gruplarının çektikleri zorluklarla fazlasıyla ilgiliydiler. Özellikle de Büyük Buhran sırasında çok tepkiliydiler çünkü kendi ailelerinde ya da, daha yüksek rütbeli subaylar için, adamlarının ailelerinde kızların borç nedeniyle genelevlere satılması yaygın hale gelmişti. Ve içinde bulundukları bu durum için de sanayiciler ya da kapitalistler anlamına gelen zaibatsu sınıfını suçluyorlardı. Parlementoyu zaibatsu’nun çıkarlarına hizmet eden bir araç olarak gördükleri için Japon ordusu parlemento ve siyaset karşıtı bir tavır aldı.

Japon lise öğrencileri tüfek eğitiminde (1940)

Japonya’nın artan nüfus ve sanayileşmeyle sürekli artan ham madde ve besin sıkıntısı vardı. Japonya’nın karşı karşıya olduğu nüfus ve kaynak sorunlarının etkisiyle savaş, işgal ve askeri yayılma fikirleri orduda güçlü destek görmeye başlamıştı ve aşırımiliyetçi akımlar Japonya’ya Asya’nın lideri olma rolünü biçiyorlardı. Ordu siyasi liderlerin Batılı devletler karşısında güçlü irade gösteremediğini, Asya’da daha geniş hakimiyet elde etmek bir yana Mançurya’daki hakimiyetlerini bile zor elde tuttuklarını düşünüyordu. Bu yüzden ordu dış politikayla son derece ilgiliydi ve giderek kontrolü daha fazla ele aldılar. Ordu 1928’den itibaren hükümeti yok sayarak kendi başlarına giriştikleri bazı eylemlerle Japon dış politikasını yönetmeye başladı. Ordunun kendi başına kalkıştığı Marçurya işgalinin başarılı olmasının toplum psikolojisinin etkilemesi ve sivil yönetimi iyice sindirmek için bazı genç subayların giriştiği terörist eylemler sonucu Japonya’da yönetimi kademeli olarak askerler ele geçirdi.

Çok uzadığı için burda kesiyorum. Aslında bunun iki katı uzunluğunda bir post yazmıştım ama “kim okur ki?” diyerek yarısını sildim. Daha sonra kamikazeler, 2. Dünya Savaşı sırasında Japonya, Japon savaş suçları ya da savaş sonrası Japon pasifizmi ile ilgili yazılar gelebilir, gelmeye de bilir. Hetalia bölümlerinin sonlarında dedikleri gibi: Tsuzuku kamo…

01
Dec
11

İntihar Etmek İsteyen Japonlar İçin Elkitabı

Japonya intihar oranının en yüksek olduğu ülkelerden biri. Bunda hiç kuşkusuz Japonya’da tarih boyunca intiharın bir günah ya da yanlış bir davranış olarak görülmemesinin hatta seppuku geleneğinin de etkisiyle onurlu ve sorumluluk sahibi bir insanın yapacağı bir şey olarak kabul edilegelmiş olmasının etkisi vardır. Japonya’da trenlerin önüne atlayarak intihar etmek o kadar yaygın ki intihar eden kişinin ailesinden ulaşım aksadığı için tazminat alınıyor. Japon edebiyatında ve yazarlar arasında intiharın yaygınlığından daha önce söz etmiştim. Japonya aynı zamanda hükümetin intihara karşı en ciddi mücadele yürüttüğü ülke. “İntihara Karşı Beyaz Dosya” denilen 9 adımlık bir planla 2017 yılına kadar intihar oranının %20 düşürülmesi amaçlanıyor. İntiharı önlemek için uygulanan yöntemler arasında telefonla yardım hatlarının kurulması ve favori intihar mekanı olarak görülen yerlere intihardan caydırıcı notların bulunduğu panolar koyulması gibi şeyler yer alıyor. (Welcome to the NHK‘in sonunu hatırlayınız.)

Öte yandan intiharı kolaylaştıran internet siteleri, insanların tanışıp birlikte intihar etmek için anlaştığı forumlar ve intihar yöntemlerini anlatan kitapların varlığı hükümetin işini zorlaştırıyor. 1993’te ilk defa yayımlanan ve en çok satan kitaplardan biri haline gelen Kanzen Jisatsu Manyuaru (İntihar Rehberi/ The Complete Manual of Suicide) isimli kitap başlıca intihar yöntemlerini artıları ve eksileriyle anlatıp, insanların kendilerine uygun olan yöntemi seçmelerine yardımcı oluyormuş. Kitap ayrı başlıklar altında aşırı doz, kendini asma, yüksek bir yerden atlama, araba çarpması, gaz zehirlenmesi, elektirik çarpması, boğulma, kendini yakma, donma ve bilekleri kesme yöntemlerini, ne kadar acı verdikleri, hazırlanma için ne kadar uğraş gerektirdikleri, cesedin nasıl görüneceği ve ölümcüllük derecelerini göz önüne alarak değerlendiriyormuş. Kitabın bazı popüler intihar yöntemlerinin ölüm şansının ne kadar düşük olduğunu gösterdiği için ölümle sonuçlanan intihar teşebbüslerinin oranını arttırmış olabileceği düşünülüyormuş.

Kitapta Fuji Dağı’nın eteklerinde bir orman intihar etmek için mükemmel bir yer olarak gösteriliyormuş ve kitabın çıkmasından sonraki 6 yıl içinde orda 74 ceset bulunmuş. 99 yılında Tokyo’da intihar eden iki gencin yanında kitabın bir kopyası bulununca polis kitabın satışının en azından 18 yaşından küçüklere yasaklanmasını istemiş. Yazar kitabın kapağına 18’inden küçüklere uygun olmadığına dair bir uyarı konulmasından hiç hoşnut değilmiş, “Herkesden çok onların ihtiyacı var. İnsanların intiharın yanlış bir şey olmadığını anlamaları önemli. Kendini öldürmek her bireyin hakkıdır, ve hangi yasayı uygularsanız uygulayın bunu engelleyemezsiniz.” açıklamasında bulunmuş. Kitap hala daha basılıyor hatta kitabın yazarı Wataru Tsurumi “‘Bizim’ İntihar Rehberimiz” adlı ikinci bir kitap çıkararıp aldığı hayran ve nefret mektuplarını paylaşmış.

Kitaptaki yöntemleri deneyip başarılı olamadıkları için acı içinde yardım hatlarını arayan insanların olduğu bildirilmiş. Peki bu kadar tehlikeli bir kitap neden yasaklanmıyor? Çünkü Japonya’daki sansür yasaları bu kitabın yasaklanmasına yetecek genişlikte değil, tıpkı olması gerektiği gibi. Yazarın başkalarının acıları sayesinde köşeyi dönmüş bir çeşit sosyopat olduğundan şüphelensem de insanların kendi hayatlarına son verme hakkına sahip oldukları konusunda kendisine katılıyorum. Artık yaşamak istemediğine karar vermiş birinin en acısız ve etkili intihar yöntemlerini öğrenmek hakkıdır. Japonya’nın intihar kitaplarını ve sitelerini yasaklamadan intiharla mücadele etmesi takdir edilesi bir durum bence.

Bu yazı ilginizi çektiyse şuna da bir bakın: Japonlarda Kan Grubu İnancı

10
Jul
11

GO herhangi bir oyun değil

Japoncası İgo ya da Go, Çincesi Weiqi, Korecesi Baduk olan Go oyunu, batı dünyasında pek popüler olmasa da dünyanın en çok oynanan strateji oyunlarından biridir. Ayrıca orijinal haliyle oynanılmaya devam edilen en eski oyundur. Tam olarak ne zaman ortaya çıktığı bilinmese de en azından 2500-3000 yıldır oynandığı düşünülmektedir. Çin çıkışlı bir oyun olmasına rağmen dünyada ve özellikle Batı’da Japonlar sayesinde yaygınlaşması nedeniyle Japonca adıyla anılmaktadır ve bütün Go terimleri Japoncadır. Çinliler bu duruma gıcık oluyor mudur bilmem ama uluslararası turnuvalardaki Japon hakimiyeti son yıllarda Çin ve G. Kore atağıyla sarsılmaktaymış.

Belki şimdiden sezmişsinizdir, bu yazı Go’nun ne kadar güzel, zarif, harikulade bir oyun olduğu ve Batı’daki mümessili satrançtan ne kadar üstün olduğu konusunda okuyucuyu ikna etmeyi amaçlıyor. Okuyan herkesi en azından bir saniyeliğine “acaba ben de mi Go öğrensem?” diye düşündürme iddiasındayım. Bu da okuyucuyu gizleme gereği duymadan manipule etmeye çalıştığım 3. yazım oluyor.

Go neden çok çekici? Antik bir oyun olmasının yanısıra, aynı anda hem çok basit hem de çok karmaşık olabilmek gibi bir güzelliği barındırıyor bünyesinde. Gonun kuralları çok basittir, santrançtaki gibi her taşın ayrı hareket şekli; vezir çıkmak, rok yapmak gibi özel kurallar yoktur. 19x19luk  boş tahtaya biri siyah diğeri beyaz taşa sahip oyuncular, sınırısız sayıdaki taşları sırayla tek tek yerleştirir. Çevresi rakipçe sarılan taş yenir. Bir tarafı tahtanın sınırına dayanmış, diğer tarafları rakipçe sarılmış taşlar da yenir. Amaç tahtada en fazla alanı kontrol etmektir.  Go kuralları çok kısa sürede öğrenilebilir fakat gerçekten oynayabilmek, oyunu doğru şekilde algılamak, tahtaya bakınca bir şeyleri görebilmek zaman alır. Kuralları çabucak öğrenen çömez hemen kendisini go tahtasına atacak fakat bu kadar basit bir oyunda neden sürekli bu kadar ağır yenilgiler aldığını bir türlü anlayamayacaktır. Ben de 1 sene önce go oynamaya başladığımda kuralları bilmeme rağmen neden hep yenildiğimi anlayamayarak oynamayı bırakmıştım. Fakat şöyle bir go atasözü varmış: ilk 50 oyununu bir an önce kaybet. Yani go emek isteyen bir oyun. Bir Uzak Doğu geleneği midir nedir, Go’da dövüş sanatlarındaki kuşaklara benzer seviyeler vardır. 30kyu’dan 1kyu’ya doğru yükselir seviyeler, 1kyu’dan sonra 1dan, 2dan diye yükselmeye devam eder. 30-20 kyu arası henüz başlangıç evresidir. tek basamaklı kyular (9kyu-1kyu) anca orta seviye sayılır ve ulaşılması o kadar da kolay bir nokta değildir.

Gonun Uzak Doğu felsefesi ve kültürüyle paralel pek çok özelliği var. Go oynarkenki dinginlik ve derin düşünme meditasyonu andırıyor. Tabii aynı özellik satrançta da var. Bence satrançla goyu felsefi olarak ayıran asıl önemli nokta oyunun kazanılış şekli: satrançta şah mat olduktan sonra kimin ne kadar taş kaybettiğinin bir önemi yoktur. Az yenilgi, çok yenilgi diye bir şey yoktur, mutlak yenilgi ve mutlak zafer vardır. Fakat goda yenilen taraf da mutlaka tahtada bir alanın kontrolünü elinde tutuyordur. Ve her iki oyunun da birer savaş simulasyonu olduğunu düşünürsek, satranç şahı düşürmeye odaklı tek bir savaştan oluşuyorken, go farklı cephelerde geçen ve birbirini etkileyen küçük savaşlardan oluşur. Batı ülkeleri satranç benzeri stratejilerle, Doğu Asya ülkeleriyse go benzeri stratejilerle siyaset yapıyormuş. Şimdilik bu bilgiyi Doğu Asya siyaseti üzerinde daha fazla bilgi sahibi olacağım bir zamana kadar beynimin bir köşesinde muhafaza edeceğim. Pearl Harbor saldırısı da bir go taktiğine dayanıyormuş: Yalnız olan taşa saldır!

Gonun mu yoksa satrancın mı daha estetik olduğuna henüz karar verebilmiş değilim. Satrançta farklı taşların farklı karakterlere sahip olmasını ve tahta üzerindeki dizilişlerini seviyorum, savaş meydanında karşı karşıya gelmiş iki ordu gibi görünüyor. Satranç hiç kuşkusuz çok gösterişli bir oyun fakat gonun da sadeliğinden gelen bir güzelliği var. Kuralları çok zarif ve birbirini çevreleyen siyah ve beyaz taşlar yin ve yang’ı anımsatıyor. Go tahtasının güzel görüntüsünün yanısıra geleneksel taş tutuş şekli de çok havalı. Taşlar orta ve işaret parmakları hashi (yemek çubuğu) gibi kullanılarak tutuluyor. (Türkiye’de satılan go setleri çok kalitesiz olduğu için taşları böyle tutmak mümkün değilmiş) Japon görgü kuralları da goya zerafet katıyor. Oyundan önce eğilip selam vermemek, oyundan sonra eğilip teşekkür etmemek ve taşları avcunun içinde tutmak saygısızlık olarak kabul ediliyor.

Go ile ilgili en ilginç noktalardan biri satrancın aksine -henüz- bilgisayarın insanı yenemediği bir oyun ve yapay zeka geliştiricileri için önemli bir mesele olması. Deep Blue, Kasparov’u yenebiliyor iken go programları en fazla 5kyu seviyesine kadar çıkabiliyor. Taiwan’ın Ing Chang-ki Eğitim Vakfı bir go ustasını yenebilecek seviyede program geliştirene  1 milyon dolar ödül vereceklerini açıklamış. Go programların işini zorlaştıran en önemli şey go tahtasının büyüklüğü ve boş tahtayla başlanması sonucu çok fazla olasılık olması. Satrançta 8 siyah x 8 beyaz = 64 tercih edilebilir ilk hamle olasılığı varken goda bu sayı 32 siyah x 31 beyaz = 992 Dahası satrançta taşların hareket halinde olması insanların ilerki hamleleri algılamasını zorlaştırırken goda bunun olmaması insanın bilgisayar karşısındaki bu dezavantajını ortadan kaldırıyor.  Ayrıca gonun beyni kullandırış şeklinin de satrançtan farklı olduğu düşünülüyor. Satranç büyük ölçüde sol beyin lobunun kullanıldığı bir oyunken goda hem sağ hem sol beyin kullanılmaktaymış. Ama biraz daha araştırınca bu konunun henüz tartışmalı olduğunu fark ettim.

Kendi kendine go öğrenmek, oynamak isteyen kişilere tavsiyem kgs sitesine girmeleridir. Burdan hem öğrenebilir, hem oynayabilir hem de seviyelerinin kaç kyu olduğunu ve nasıl yükseldiğini takip edebilirler. 2. tavsiyem de go öğrenmeye pek yaramasa da öğrenme konusunda şevk verdiği için Hikaru no Go isimli animeyi izlemeleridir. Zaten bir sonraki yazım da bu konuda olacak.

Kaynaklar

Sensei’s library: Fun go facts

Milt’s Go Page: Comparison between chess and go

Vikipedi

Empty triangle (Go karikatürleri)




Arşiv (adeta bir zaman tüneli)

yazı kategorileri

Yeni yazılardan haberdar olmak için mail adresini gir.

Join 283 other followers

blog istatistikleri

  • 545,320 tıklama
Personal Blogs - BlogCatalog Blog Directory

şu sıralar okuduğum

RSS icten’s Recently Watched Anime from MyAnimeList.net

RSS icten’s Recently Read Manga from MyAnimeList.net


%d bloggers like this: