Archive Page 2

01
Jul
14

No Game No Life – Muhteşem NEET karakterler listesinde iki kişilik yer açın!

no game no lifeNo game No life’ ı güzel güzel övmek istiyorum ama önce bu animeyle ilgili tek olumsuz nokta olan fan service meselesini aradan çıkarıp rahatlayalım. Evet bol miktarda, gereksiz ve bu kalitede bir anime için bayağı kalan fan service sahneleri içeriyor. Güzel yapıldığı sürece fan service’e karşı olmadığımı biliyorsunuzdur. Oyun kültürü ile ilgili olan, iki hikikomori karakter içeren ve ağır otaku bir kitle tarafından izleneceği beklenen bir animede hiç fan service ve moe olmasa ayıp olurdu zaten. Ama bu animede bazı sahneler cidden gereksizdi. En azından 11 yaşında bir kız olan Shiro bu sahnelerden nasibini almasaydı ve biraz daha saygı görseydi, ya da hiç de aptal bir karakter olmadığını defalarca kanıtlayan zavallı Steph’i biraz rahat bıraksaydılar iyi olabilirdi. Tamam, şimdi bu fan service konusunu kapatıp bir kenara koyalım ve güzelim animeye gölge düşürmesine izin vermeyelim.

No-Game-No-Life-Sora-Shiro18 yaşındaki Sora ve 11 yaşındaki Shiro günlerini karanlık bir odada bilgisayar oyunu oynayarak geçiren bir abi ve kız kardeştir. Oyunlarda isim yerini boş bırakarak hesap açarlar ve asla, asla yenilmezler. Oyuncu bir tanrı bu iki oyun dahisini sadece oyunlarla yönetilen, tüm anlaşmazlıkların oyunlarla çözülmek zorunda olduğu bir dünyaya getirir. Gerçek dünyada işsiz güçsüz, ciddi sosyal sorunlara sahip, özetle kayıp vaka olan bu ikili oyunlar üzerinde dönen bu dünyada her şeyi elde edebilecek güçtedir. Oyun derken geniş bir oyun tanımından bahsediyoruz: yazı-tura, taş-kağıt-makas, satranç, bilgisayar oyunları… her şey. Bu animenin en etkileyici yanlarından biri en basit oyunlardan bile karmaşık stratejiler ve heyecanlı olaylar çıkarabilmesi. İnanın, alt tarafı taş-kağıt-makas oynadıkları sahnede bile oyunun kurallarını ve dallandırdıkları olasılık ve stratejileri anladığımdan emin olmak için videoyu durdurmam gerekti. Zaman zaman bir şeyleri kaçırıyor muyum? durdursam mı? hissi uyandırsa da tam sevdiğim gibi hızlı ilerleyen bir anime, espriler de diyaloglar da hızlı. Dikkatinizi ekrandan ayırmak gibi bir lüksünüz pek yok, yemek yerken izlemeye uygun olmayan animelerden.wryy

Tanrı Tet’in Sora ve Shiro’yu attığı yeni dünyanın çok daha basit olacağını sanmıştım ilk başta: tek ırktan oluşan tek bir ülke. Ama hayır, 16 farklı ırka ait 16 ülkeden söz ediliyor. Yazar elini korkak alıştırmamış anlayacağınız. Farklı ırkların güçlü bir altıncı his ya da sihir kullanabilmek gibi farklı özellikleri var, yani oyunları iyice karmaşıklaştıracak bir sürü etmen. Ülkeler arası her türlü mücadele savaşla değil oyunla gerçekleştirilmek zorunda. Kazanmak için sihir kullanmak hile sayılıyor ve hile yaptığınız kanıtlanırsa oyunu kaybedersiniz ama adam öldürmeyi kati bir şekilde ortadan kaldıran tanrısal kurallar gibi hileyi kesin olarak yasaklayan bir kural yok. Yakalanmadığınız sürece hile ve sihir serbest. Hal böyle olunca hiçbir özelliği olmayan İnsan ırkı en zayıf ırk oluyor. Fakat iki oyun dahisinin aralarına katılması işleri değiştirebilir. Sora ve Shiro’nun asıl amacı tüm dünyayı fethedip sonunda kendilerini getiren tanrıya meydan okumak.

tumblr_n7qs7wgRLl1sdhuzuo1_250

sora’nın göz altı morlukları çok seksi

Bu animede ilk bakışta dikkati çeken en önemli şey tabii ki de renkler. Klasik anime paletinden çok daha canlı ve mor pembe ağırlıklı renkler kullanılmış. Biraz Summer Wars’taki sanal dünyayı anımsatıyor. Alışıldık anime renklendirilmesi de güzeldir ama bu animeye hakim olan tonlar tam da en sevdiklerim. Benim için görsel açıdan son derece tatmin edici bir animeydi. Jibril’in tasarımı çok hoş. Aslında Jibril’in her şeyi çok hoş: bilgiye tapan bir melek. Şu gözlerden yayılan duman gibi, ışık dalgası gibi şey de çok güzel. Neden daha önce başka bir animede kullanıldığını görmedim ki? Muhteşem bir fikir. Bir de bu anime zaman zaman gerçekten aşırı komik olabiliyor. Steph’in kafasını duvarlara vurduğu bölüm harikaydı. Güzel espriler ve güzel oyun ve manga göndermeleri var. Özellikle Jojo’yu pek bir seviyorlar sanırım.

Başından beri No Game No Life’ı en az 24 bölümlük bir anime olacak diye düşünmüştüm, öyle bir havası var çünkü, hani şöyle para basacak, popüler olacak, sezonun ağır toplarından olacak gibi. Ama sadece 12 bölümdü ve bitti çünkü Light Novel uyarlaması ve henüz yeterince kitap çıkmamış. Fan service, moe kızlar ve parlak renkler sizi itmesin, mutlaka izleyin.

19
Jan
14

Frozen: Eleştirmeye de övmeye de doyum olmayan bir Disney filmi daha

Disney-Frozen-Poster-2013-560x800Frozen büyük merakla beklediğim bir filmdi çünkü çok ilginç ve eğlenceli bulduğum tartışmalar ve eleştiriler daha yapım aşamasında başlamıştı. Önce “Yine mi Avrupalı prensesler? Zaten gereğinden fazla beyaz prenses var” dediler.  Sonra Anna ve Elsa’nın Rapunzel’e tıpatıp benzediği farkedildi. Disney’e toz kondurmamaya kararlı bazı insanlar “ama bakın şunun burnu biraz daha kalkık, şunun gözü biraz daha şöyle” diyerek farklılığı kanıtlamaya çalıştıysa da olmadı. Geleneksel teknikle yapılan animasyonlarda birbirinden çok farklı çizilebilen Disney prensesleri son animasyonlarda birbirinin aynısı olmaya başlamıştı ve kızları dev gözlü minik ağız, burunlu çizmekte ısrar ettikleri sürece aynı olmaya devam edecekler gibi görünüyor.tumblr_mzfzelgLmL1r8p301o1_400

Düzgün bir prenses filmi bekleyenleri yeterince sinirlendirmediklerine inanmış olacaklar ki bir de animasyon ekibinin başı Lino DiSalvo kızların niye birbirlerine benzediğini açıklamaya çalışırken rahatsız edici laflar etti. DiSalvo’ya göre kadın karakterleri çizmek çok zormuş çünkü çok farklı duygular ifade etmeleri ve bunu yaparken güzel gözükmeye devam etmeleri gerekiyormuş. Erkek karakterler ara sıra aptal ve çirkin görünebilirken kadın karakterlerin çirkinleşmesi neden kabul edilemez? Ya da farklı yüz hatlarına sahip yakışıklı erkek karakterler yapabiliyorsunuz da güzel kadın karakter deyince aklınıza tek bir surat mı geliyor? gibi bir sürü soruyu akla getiren ve içinizde kafanızı duvara vurma isteği uyandıran bu açıklamadan sonra eleştiriler aldı yürüdü. Ama film kesinlikle kara listeye alınmadı sonuçta iki kızkardeşin hikayesini anlatan, başında kadın bir yönetmenin olduğu bir çizgi filmdi ve olumlu bir gelişme olarak kabul edildi. Öte yandan bu nokta, bazı beyaz kadınlar tarafından neden filmde başka renkten insanların yer almadığına dair eleştirileri bastırmak için kullanıldı ve burdan da patlamış mısır yerken takip etmelik bir beyaz feminizm tartışması çıktı.

Filmi izlerken benim de dikkatimi çekti, yabancı ülkelerden gelen onca konuk arasında biraz daha etnik çeşitlilik sağlansa hoş olmaz mıydı? Ama ırkçıklıkla ilgili asıl tartışmalar Saami kültürü üzerinde kopmuş. Benim Frozen sayesinde yeni haberdar olduğum Saamiler Kuzey Avrupa’da yaşayan bir halk, Kristoff ve filmin başından buz kıran adamlar Saami, açılış şarkısı da Saami ezgileri içeriyormuş. Kimi Saamiler filmde kültürlerinin karikatürize edildiğini ve kötü kullanıldığını düşünmüşler. Bir de Saamilerin “beyazlaştırıldığı” yönünde eleştiriler gelmiş. Anladığım kadarıyla Saamiler epey karışık bir halk ve içlerinde son derece beyaz insanlar da var ama yine de Kristoff biraz çekik gözlü olsa fena olmazmış.kristoff frozen

Bir de 2013 yılında neden hala gürbüz, sağlıklı prensesler izleme şansına sahip olamadığımız meselesi var. Tamam Disney prensleri de idealize edilmiş erkek vücutlarını yansıtıyorlar ama en azından biraz daha gerçekçi ve sağlıklı görünüyorlar. Prenseslerin vücutlarındaki aşırılık ve orantısızlık -cinsiyetçiliği geçtim- can sıkıcı olmaya başladı.

Filmde hoşuma gitmeyen başka bir nokta da Anna ve Elsa’nın annesinin çok geri planda kalması. Filmden sonra Kral’ın yüzünü çok net hatırlayabildiğimi (cidden karakteristik bir suratı vardı) ama Kraliçe’nin neye benzediğini hatırlayamadığımı fark ettim, o kadar silikti. İnternetten bakınca Kraliçe’nin Anna ve Elsa’yla aynı surata sahip olduğunu gördüm. Cidden başka kadın suratı yapamıyor musunuz? Kral’ın cümlelerinin bir kısmı Kraliçe’ye verilebilirdi ama kadına kendine ait bir surat vermeyi bile çok görmüşler.

Yine de tüm bu haklı eleştirilere rağmen Frozen’a bayıldığımı itiraf etmeliyim. Şimdilik sadece sinemada dublajlı izledim, orijinal sesinde izlersem daha da zevk alacağıma eminim çünkü şarkılar çok güzeldi. Aslında animasyon konusunda biraz geri kafalıyım, bilgisayarda oluşturulmuş animasyonları sevmiyorum, hatta cidden çirkin ve zevksiz bulduğumu söyleyebilirim. Yine izliyorum izlemesine de, bir yandan keşke bunları normal çizimle yapsalardı diye hayıflanmadan edemiyorum. Ama Frozen gerçekten estetik bulduğum, vay be ne güzel yapmışlar dediğim ilk CG animasyon oldu sanırım.

Elsa karakterini çok seveceğimi düşünüyordum ve beklediğimden daha da çok sevdim. Elsa anksiyete bozukluğu olan bir prenses olarak yorumlanabilir. Kimileriyse farklılığını saklaması ve duyduğu endişeler nedeniyle queer bir prenses olarak yorumlanabileceğini düşünmüş. İzlerken Elsa’nın endişelerini gerçekten içimde hissettim. Elsa’nın bu kadar sempati uyandırabilen bir karakter olması filmin en başarılı olduğu noktalardan biriydi bence. Çok güzel metaforlar vardı: kendini buzdan sarayına hapsetmesi, kardeşini kovduktan sonra sarayın duvarlarının kalınlaşıp dikenli bir hal alması, kardeşinin kalbine soğukluk sokması… Anna’ya ise biraz gıcık olmayı bekliyordum ama öyle olmadı. Onun hisleri de son derece anlaşılırdı ve onun için de üzüldüm. Filmin başlarında iki kızkardeşin ilişkisi bazı yerlerde beni biraz duygulandırdı. Hatta galiba filmin ilk yarısını ikinci yarısına göre daha çok sevdim.FROZEN

Kristoff’u cidden çok sevdim. Özellikle karla kaplı bir şekilde dükkandan içeri girdiğinde çok sevimliydi. Üstüne yapışmış karlar da çok güzel yapılmış bu arada. Dükkan sahibine de çok güldüm. İngilizcesinde nasıldı bilmiyorum ama Türkçe dublajda aksanı harikaydı. Kardanadam Olaf’tan ise beklediğim kadar nefret etmedim, o kadar da kötü değilmiş yani. En çekilmez olduğu noktalarda da sinema salonundaki bütün çocuklar güldü. Bu nihayetinde bir çocuk filmi olduğuna göre şikayet etmeye hakkım yok.

Filmin sonunda -burası spoiler- Anna’nın Kristoff tarafından kurtarılmak yerine hem kendini hem ablasını kurtarması harika olmuş. İlk gördükleri erkeğe aşık olup evlenen eski prenseslere ayar verilmesi ve filmin düğünle bitmemesi de güzel hareketler. Aslına yukarıda sayılan birkaç eleştiri konusunda Disney kalın kafalılık etmekte ısrar etmese mükemmel bir çizgi film olabilirmiş.

27
Nov
13

Maus: Naziler, fareler ve hayatta kalmak

iletisim_maus_hayatta_kalma_oykusuPulitzer ödülü kazanan ilk çizgi roman olan Maus çok ağır bir hikayeyi mümkün olduğunca hafifleterek anlatıyor fakat bu hali bile okurken insanın yüreğinin sıkışması için yeterli. Yaratıcısı Art Spiegelman’ın da karaktelerden biri olduğu Maus, Art’ın, soykırımdan sağ çıkmış bir Polonya Yahudisi olan babası Vladek’in anılarını çizgi romana aktarmak istemesiyle başlıyor. Vladek de Art’ın annesi Anja da Auschwitz’e düşüp hayatta kalmış insanlar. Zaten kitabın alt başlığı da “Hayatta kalanın öyküsü”. Anja’nın hikayesini maalesef ki çok takip edemiyoruz çünkü o onca tehlikeden sağ çıkmasına rağmen sonradan kendi canına kıymış bir kadın. Bu benim aklımın almadığı bir şey. İntiharında muhtemelen bütün ailesinin soykırımda öldürülmüş olması etkili. Anja’nın titizlikle tuttuğu anıları, notları ise intiharından sonra bir sinir harbi sırasında Vladek tarafından yakılmış, ki bu da benim aklımın almadığı bir başka şey. Vladek’in de pek kafasının yerinde olduğu söylenemez. “Hayatta kalanın öyküsü”nün bir de bu anlamı var: hayatta kalmakla hikaye bitmiyor, hayatta kalanlarda ne izler kaldığını görmek de önemli.

Hem Vladek’in hayatta kalış hikayesini hem de bu hikayenin elimizdeki çizgi romana dönüştürülüş sürecini okuyoruz. Filmi ve kamera arkasını birlikte izlemek gibi. Çizerin böyle bir yöntem seçmesi bu kitapla ilgili en ilginç bulduğum şeylerden biri oldu. Bir diğer ilginç nokta da kitaptaki tüm ırkların bir hayvan türü olarak resmedilmesi. Yahudiler fare, Almanlar kedi, Polonyalılar domuz, Fransızlar kurbağa, Amerikalılar köpek, Roman falcı kelebek, siyah Amerikalı da siyah köpek olarak resmedilmişti. Hikayeden uzaklaşılıp, Art Spiegelman’ın çizer olarak yaşadığı zorlukların anlatıldıği bazı kısımlarda hayvanların yerini hayvan maskeli insanlar alıyor. Maskeler Vladek’in hikayesinin anlatıldığı kısımlarda da sıkça kullanılıyor, kimliğini gizleyen Yahudiler domuz maskeli fareler olarak gösteriliyor.  Hayvan suretleri ile ilgili en etkileyici kısım kampa yanlışlıkla kapatıldığını aslında Yahudi değil Alman olduğunu söyleyen bir mahkumla ilgiliydi. Vladek mahkumun sık sık bu şekilde itirazda bulunduğunu söylediğinde mahkum fare olarak çiziliyor. Art acaba gerçekten Alman mıydı diye sorduğunda aynı kare arkaplanda tekrar çiziliyor; fakat bu sefer farenin yerini endişeli bir kedi suratı almış olarak.300px-Maus_volume_2_page_50_panels_3-4

Vladek anılarını anlatırken Art ve Vladek’in ilişkisine ve Vladek’in gündelik yaşamına dair ilginç şeyler görüyoruz. Art’ın, babasını çizgi romana aktarmakla ilgili endişelerini açıklarken ile getirdiği gibi, Vladek tam da fıkralardaki cimri Yahudiler gibi davranıyor. Varlıklı bir adam olmasına rağmen yerde tel bulup, ben bunu kullanırım diye alıyor, yarısı yenilmiş yiyecekleri, bunları kimse yemez, ziyan olmasın diye markete iade etmeye kalkıyor, hatta cıngar çıkarıp iade etmeyi başarıyor. Fakat okudukça anladım ki Vladek bu şaka gibi insana yaşadığı şeyler sonucu dönüşmüş ve belki de kamptan bu huyları sayesinde kurtulmuş. Her ne kadar tutumlu, açıkgöz, zeki ve kararlı olmasının hayatta kalmasında çok büyük etkisi olduğuna inansam da yine de kurtulmasındaki olmazsa olmaz etkenin şans olduğunu görmezden gelemiyorum. Vladek’in elindeki her türlü değerli eşyayı, yeteneği, insan ilişkisini en iyi şekilde kullanmaya çalışdığını ama eninde sonunda her şeyin şansa bağlı olduğunu görmek beni dehşete düşürdü. Dehşete düştüm çünkü kafamın içinde bir ses sürekli “ben hayatta kalamazdım, ben hayatta kalamazdım” diyordu.

Anlatılanlar çok korkunç olsa da anlatım şekli inanılmaz derecede düz: o öldü, bu öldü… sonra baktım o da ölmüş. Çoğu noktada bunları nasıl bu kadar önemsizmiş gibi anlattığına şaşıp kaldım. Fakat daha gerçekçi çizimler ve başka türlü bir anlatım olsaydı pek çok insanın okumaya dayanamayacağı bir hikaye halini alabilirdi.

Normalde 2 cilt halinde yayımlanmış olan Maus, İletişim Yayınlarından tek cilt halinde çıkarıldı. Benim okuduğum da buydu, çevirisini beğendim. Kulağa salakça gelen çeviriler nedeniyle Türkçe çizgi romanlardan soğumuş olabilirsiniz ama İletişim’inkini gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum.

 

11
Oct
13

Attack on Titan: Kafamda deli sorular

Shingeki-no-KyojinDün gece Attack on Titan’ın en son çıkmış bölümüne kadar okudum ve ne kadar etkilendiğimi anlatamam! Animeden sonraki kısımları bir oturuştan bitirmek gibi bir niyetim yoktu ama bir noktadan sonra karşı koyamadım. Hikaye bir an bile soluklanma imkanı tanımadan dört nala gitti. Daha bir gelişmeyi sindiremeden bir yenisi geldi, öğrenilen bilgiler bir şeylere cevap olmak yerine daha fazla soru yarattı. Sürekli “Ne?! Nasıl yani? Neden ama nedeeen?! T_T” deyip durdum. Karşı tarafın da kendilerince çok geçerli bir motivasyonu olduğu en başından beri sezdiriliyor ama insanlığın kurtuluşundan daha önemli bu motivasyon ne olabilir hayal edemiyorum. Ne kadar çok şey açıklanırsa açıklasın kafa karışıklığından başka hiçbir şeye yaramıyor. Yeni şeyler öğrendikçe gizem azalacağına artıyor, çok zevkli, yedikçe bitmeyen çikolata gibi! En başından beri merak edilen sorunun cevabı öyle pattadanak verildi ki mal mal sayfaya bakmaktan başka bir şey yapamadım, birazdan şaka olduğunu söyleyecekler diye bekledim. Sevilen karakterlerin ölmesi acı bir şey ama sevilen karakterlerin en başından beri seri katil ve insanlığın düşmanı olduğunu öğrenmek bambaşka bir acıymış. İyiyle kötü o kadar birbirine girdi ki, bizimkiler haklı tarafta mı, ondan bile emin olamıyorum artık. Mangakanın 20 ciltte hikayeyi tamamlamayı planladığı konuşuluyor. İlk duyduğumda “hayır, çok erken, yazık bu hikayeye” diye düşünmüştüm.  Bu dar bölgeden çıkıp bütün dünyayı keşfe gideceğimizi hayal ediyordum. 20 cilt demek yarısından fazlasını anlattım zaten demek. Ama mangakanın bu kararının bende çok büyük saygı uyandırdığını da söylemeliyim. Çok beğenilmiş ve daha çok uzatılabilinecek bir mangayı derli toplu bir şekilde bitirmek istemesini saygıyla karşılıyorum. Zaten mangayı önce Shounen Jump’a götürdüğünü ama Shounen Jump tarzını biraz değiştirmesini (muhtemelen insanları sinek gibi öldürmemesini filan) isteyince reddedip başka dergiye gittiğini öğrendiğimde de saygı duydum. Shounen Jump’a hayır demek kolay değildir herhalde ama Allah korumuş.

shingeki no kyojinMangayı baştan okumak animenin, hikayeyi ağırdan almasına rağmen ne kadar başarılı olduğunu anlamamı sağladı. Hajime Isayama umut vaat eden bir mangaka olabilir ama henüz deneyimsiz, bu onun ilk uzun mangası. Hikayenin güzelliğine rağmen manganın ilk ciltlerinden bu deneyimsizlik çok göze batıyor, hikayeye öyle bir dalıyor ki karakterleri tanıma şansımız olmuyor. Animede karakterleri tanıdığımız eğitim kısmını daha erken bir bölüme almakla çok akllıca bir iş yapmışlar. Mangayı okumak yerine animeyi izlediğim için çok memnunum. Sadece keşke bölüm sayısını daha az belirleyip hikayeyi süründürmeden anlatsalardı ya da ben bütün bölümlerin çıkmasını bekleyip hepsini bir kerede izleseydim, böylece “bir hafta bekledim ama hiçbir şey anlatmadınız, şerefsizler!” hissinden kurtulurdum. Ama yine de çan sesleri, aksiyon sahneleri, müzikleri, gaz açılışları havalı üniformalarıyla çok keyifli animeydi.  Bütçenin göz dolduran bol aksiyonlu bölümler için ayırılması ve durağan bölümlerin biraz savsaklanmasında hiç bir sakınca görmüyorum. Aksi halde o kadar güzel bölümler de izleyemeyecektik. 3 boyutlu manevra aleti sahnelerini bu kadar gösterişli yapmayabilirlerdi ama iyi ki yapmışlar, tumblr’da giflerini paylaşa paylaşa bir hal olduk. Bütçe sıkıntısından ötürü ortayan çıkan komik görüntüler beni de eğlendiriyor ama bunlara bakıp bu serinin animasyonu kötü diyenlere sadece gözlerimi devirmekle yetiniyorum. Havada fıtı fıtı dönen askerler ve ormanda koşan titan’ın hareketleri sizi heyecanlandırmadıysa diyecek lafım yok.  Benim için animenin asıl eleştirilecek yanı hikayeyi uzatmaya çalışırken cılkını çıkarmalarıdır.shingeki-no-kyojin-full-1489916

Animenin çizimleri böyleyken manganın çizimleri nasıl? İşte iyi ki animeyi izlemişim dedirten şeylerden biri de bu oldu. Mangaka’nın çizimlerinde çok büyük bir potansiyel var gibi geliyor bana. İlerde eminim harika bir şeye dönüşecek ama henüz maalesef ki o seviyede değil. Çizimler çok fazla karalama halinde, çoğu zaman manganın bitmiş haline değil taslağına bakıyormuş gibi hissediyorum. Orantılı vücutlar çizme konusunda da biraz sorunu var; ama ziyanı yok muhteşem çizimlere sahip mangakaların hepsi bu yollardan geçti. Açın bakın Slam Dunk’n ilk ciltlerine, Gantz’ın, Naruto’nun, Monster’ın ilk ciltlerine, sonra da bu mangakaların şimdiki çizimlerine bakın. Attack on Titan’ın da aynı gelişmeyi göstereceği günleri heyecanla bekliyorum. Okurken ara sıra mangaka tarzını oturttuğunda çizimlerinin neye benzeyeceğini hayal etmeye çalıştım: bence biraz Vinland Saga’ya benzeyecek. Şu anki çizimlere de asla kötü diyemem, hareket çizme konusunda çok başarılı, bir de çok güzel deli gözü çiziyor. Karakterlerine o kadar güzel deli deli baktırıyor ki o bakış her şeyi anlatıyor.

attack on titan leviGeçenlerde Gantz’ın mangasını bitiriken “Vahşetin ve umutsuzluğun sayfalardan taştığı, orman kanunlarının işlediği ama kadınların da bu sırada aşağılanmadığı bir manga çizmek çok mu zor?” demiştim. Vahşet seviyesi Gantz’ın yanından bile geçmez ama sanırım o manga Attack on Titan gibi bir şey olabilir. Şok edici hikayeye kendinizi kaptırdığınız için gözünüzden kaçmış olabilir ama Attack on Titan’ı şöyle ufaktan bir feminist medya eleştirisine tabi tutarsak sınıfı geçiyor. Kadın-erkek dağılımı hiç fena değil ve kadın karakterlerle erkek karakterler arasında nitelik olarak bir fark yok, yani kadınlar oraya gözümüze güzel görünsün diye koyulmuş değil. Çok sayıda güçlü, ilginç, önemli ve kendine özgü kadın karakter içeriyor. Bütün karakterlerin tip ve fiziksel yapı olarak farklılık göstermesi zaten hoşuma giden bir şey, bütün kadınların bebek yüzlü olması için kasmamış olması, düşük gözlü, kemerli burunlu kadın çizmekten hiç çekinmemesi, üstelik bunların da son derece karizmatik kadınlar olması daha da güzel. Ayrıca fantezi unsuru olmayan bir lezbiyen çift (yada potansiyel lezbiyen çift) içeriyor olması da artı puan.Attack-on-Titan-Mikasa-3D-maneuver-gear

Kadın karakterler içinde en çok Hanji’yi seviyorum. İlk başta egzantirik bir titan otakusu olarak tanıyıp sevmiştim ama mangada ilerleyinde aynı zamanda aklı başında bir lider olduğunu gördüm. Animenin final bölümünde Hanji’ye mangada olmayan bir sahne verildiği için de çok mutluyum. Yalnız orduda “cam tavan” var galiba çünkü Hanji’den daha yüksek rütbeli kadın gördüğümü hatırlamıyorum. Favorim Hanji desem de aslında Mikasa hakkında konuşulmayı daha çok hakeden bir karakter. Eren tipik bir shounen başkarakteri ve başkarakterin çevresinde ona karşı romantik hisler besleyen bir çocukluk arkadaşı olması da çok sıradan, ifadesiz anime kızları da çok sıradan ama bunlara rağmen Mikasa çok sıradışı bir karakter. Ortamdaki en güçlü karakterlerden biri, bütün çekiciliğine ve muhtemelen erkek okurların görmek isteyecek olmasına rağmen ucuz fan service’e kurban edilmiyor. Çok belirgin karın kaslarıyla çiziliyor olması da üzerinde durulması gereken bir ayrıntı. İlk bakışta ifadesiz, duygusuz bir karakter izlenimi çizse de aslında tam olarak öyle değil, Eren’le ilgili konularda çok sinirleniyor. Animede izlediğim bölümleri mangada tekrar okuduğumda fark ettim ki Eren yüzünden Annie’ye karşı müthiş bir nefret ve kıskançlık besliyor. Yandere bir tarafı var gibi ve “overly attached girlfriend” kalıbının aşağılayıcı değil son derece karizmatik olabileceğini de gösterdi bence. Ormanda “Eren’i geri veeer!” diye bağırıp uçması çok şirindi. Eren’i Mikasa’dan çalmaya kalkanın vay haline!

05
Oct
13

Genshiken Nidaime: Modern yaoi kültürü araştırma inceleme falan filan

genshiken-nidaime-msrGenshiken Nidaime’den çok büyük beklentilerim vardı ve beklentilerimi de aşan bir anime oldu. Her bölümü iki defa izledim, hatta 6. bölümü çok beğenip 3 defa izledim. Manganın çok büyük bir hayranı olduğum için animenin beni tatmin etmesi zordu belki de, hatta değiştirilmiş seiyuular nedeniyle eski hayranların gözünde dezavantajlı bir başlangıç yaptığı da söylenebilir ama bu anime beni tatmin etmekle kalmadı, her bölümde daha çok şaşırttı. Animasyon halinde görmeyi çok istediğim ama 13 bölümlük animede bu kısma hayatta gelemezler dediğim her şey animede yer aldı. Alışmışız tabii hikayenin cimri cimri işlenmesine, bölümlerin boş boş, yayıla yayıla gitmesine. Özellikle Attack on Titan’ın damla damla gelen hikayesinden sonra Genshiken’in her bölümü şelalenin altında durmak gibiydi.

genshiken-nidaimeNidaime üzerine zaten bir yazı yazmış olduğum için konuya pek girmeyeceğim ama kısaca yaoicilerin kulübü ele geçirdiği, Hato isimli, karşı cinsin kılığına giren bir karakterin ön plana çıktığı ve Madarame’nin bir hareminin olduğunu fark ettğimiz bir sezon. Önceki bölümlerde otaku kültürünün her alanına el atan Genshiken bu sefer de fujoshi kültürünü etraflıca inceliyor, shoutacısından tarih otakusuna kadar. Ne de olsa Modern Görsel Kültür İnceleme ve Araştırma Kulübü (yersen).

Her şey harikaydı ama sadece final bölümünün filler olması hayal kırıklığı yarattı diyebilirim. Belki de önceki bölümlerde çıtayı bu kadar yükseltmeselerdi final bölümü bende bu kadar hayal kırıklığı yaratmazdı. Aslında finali neden böyle yaptıklarını anlayabiliyorum, bir sonraki bölümde çok önemli bir gelişme olacaktı, Hato’nun cinsel yönelimlerine dair izleyicinin kafasındaki soru işaretini daha da büyük bir soru işaretine dönüştürecek bir gelişme. Bu olayı gösterip de devamını getirmemek olacak iş değil demiş olabilirler. Belki de mangaya uygun gitseler bu Hato’nun karşı cins kılığına girmeyi ve BL’i bıraktığı karamsar bir finale yol açacaktı. Öte yandan o bölümü animasyon halinde görmeyi de çok isterdim, üstelik bu finalin bir Genshiken klasiği olan kulüp odasında yalnız bırakılmış üyeleri karşı kulübün penceresinden dikizleme geleneğiyle yapılması demek olurdu, bu da hoş olabilirdi. Ayrıca izleyicinin sonrasını merak edip mangaya yönelmesini de sağlayabilirdi.  Bu bölümde olmaması gereken şeyler oldu, Hato’nun saçma bir gerekçeyle cross-dressingi bırakması ve sonra hemencecik geri dönmesi ya da Kuchiki’nin erkek kılığında olmasına rağmen Hato’nun peşinden koşması gibi. Yine de bu filler bölümü çok başarılı anime (ve oyun) parodileriyle doldurdukları için onları affediyorum.

genshiken haremAnimede görmeyi çok istediğim bölümlerin genellikle manga versiyonlarını daha çok beğendiğimi fark ettim. Bunlar Ogiue’nin ortaokuldan arkadaşının (düşmanının) comifes standına uğradığı sahne, Sasahara’nın agresif seme olmaya çalıştığı sahne, öğrenci birliğinden çocukları shipledikleri sahne ve Tanaka’nın Ohno’nun ölçülerini aldığı sahnelerdi. Hafızamda çok daha etkileyici olarak kalmışlardı, bu da bir anlatım aracı olarak mangayı animeden üstün tutma düşüncemi pekiştirdi. İyi çizilmiş bir mangada panelleri beynim kendiliğinden birleştirerek sürüp giden bir hareket olarak algılamamı sağlıyor. Bu sırada boşlukları bir sürü duygu, ifade, kalp atışı, kan basıncı, nefes alışlar gibi animasyonda kolay kolay gösterilemeyecek gösterildiğinde de çok karikatürize olacak şeylerle dolduruyor. Mangada duyguları yoğunlaştırılmış ama gerçekçi bir şekilde algılıyorum. Animasyonda uzatılmış bir an, uzatılmış bir an oluyor. Mangada ise beynim bana “bu kısacık bir andı ama çok uzun bir an gibi hissedildi” diyor. Öte yandan bazı kısımları da animede daha çok beğendim. Bazen ani geçişler ve yüksek sesle verilen tepkiler esprilerin vurgulanmasını sağlıyor, bazen de ses tonunun kendisi espriye dönüşüyor.

madarame

salak, yemin ediyorum gerizekalı bu çocuk.

Genshiken’i çok sevmemin nedeni karakterlerin fazlasıyla kanlı canlı olması. Klişe tepkiler vermiyorlar, tam da bir insanın vereceği tepkileri veriyorlar, seyircinin aklına gelen soruları soruyorlar, seyircinin yaptığı tespitleri yapıyorlar. En güzeli de, tam da kendilerinden beklenecek şekilde davranyor olmaları. Bir şey söylediklerinde “evet, bu tam da onun vereceği bir tepkiydi” diyorum. Kasukabe kulübe ayrılan odaya gelip karizmasıyla bütün Genshiken’in atmosferini değiştirdiğinde “bu tam da Kasukabe’nin yaratacağı türde bir etki” diyorum. Sonra Hato’da aynı tesbiti yapıyor: “Kasukabe-sempai gelince kulübün havası değişti.” Başka bir güzellik de Madarame’nin haremi gibi büyük bir klişeye girdiklerinde bunun nasıl da klişe olduğunu, oyuna yada light novela benzediğini tekrar tekrar vurgulamaları ve bunun üzerinden espriler yapmaları.

Her ne kadar Genshiken’in önceki bölümlerini izleyip karakterleri tanımanın Genshiken Nidaime’yi izlerken apayrı bir zevk vereceğini düşünsem de, fark ettim ki öncesini izemeden Nidaime’ye başlayan pek çok insan da seriyi çok sevmiş. Bu yüzden önceki Genshikenleri izlememiş olanlara da, özellikle fujoshilere/ yaoi severlere Nidaime’yi ısrarla tavsiye ediyorum çünkü burda anlatılan senin hikayendir ve sana bu hissi verebilecek başka bir anime yok. Özellikle fujoshilerin yakından takip ettiği Free! gibi güncel animelerden söz ettikleri kısımlar bu hissi iyice ayyuka çıkarıyor.

25
Sep
13

Bu animenin popüler olmaması neresinden bakarsam bakayım sizin suçunuz!

watamote 1Kısa adı Watamote ama asıl adıyla komik derecede uzun isimli animeler kategorisine giriyor: Watashi ga motenai no wa dou kangaetemo omaera ga warui. Meali: popüler olmamam neresinden bakarsam bakayım sizin suçunuz. İsminden de anlaşılacağı gibi bir ergenlik isyanı. Güldürür gibi yapıp ruhunuzu kemiren, komedi görünümlü depresif bir anime. Eğer ekrandaki karakterler kendilerini rezil ettikçe onlar adına yerin dibine giren seyirci tipindenseniz kendinize acı çektirmek istediğiniz bir dönemde açıp Watamote’yi izleyebilirsiniz. Bu yaz izlediğim en güzel şeylerden biri diyebilirdim ama “Ben de Tomoko gibi miyim? Dışarıdan Tomoko gibi mi görünüyorum?” diye düşünmeme yol açıp moralimi bozduğu için diyemiyorum.

watamote_01_2Liseye yeni başlamakta olan Tomoko çok ciddi sosyal sorunlar yaşayan, insanlarla konuşmakta bile zorlanan içine kapanık bir kız. “Sessiz” “utangaç” gibi kelimeler onun sadece dış dünya ile olan ilişkisini anlatıyor, aslında Tomoko kendi iç dünyasında canlı, aşırı hırslı, sapık, gerçeklerden kopuk derecede özgüven sahibi, fazlasıyla iyimser ve utanmaz. İlk bölümde Tomoko’yla popüler olmayan, ezik bir kız olduğunu inkar ederken tanışıyoruz. hayır o popüler olmayan bir kız değil çünkü ortaokul hayatı boyunca tam 3 kez erkekler kendisiyle konuşmuş! Ayrıca lisede popüler olamaması mümkün değil çünkü oynadığı yığınla flört simülasyonu oyunu sayesinde ciddi bir lise hayatı deneyimine sahip! Fakat aşırı iyimser Tomoko’nun atladığı bir nokta var: kendisi ağzını açıp insanlarla konuşamıyor bile.

tomokoİçe dönük insanlar Tomoko’da kendilerine dair çok şey görebilir ama bence Tomoko çoğu durumda içedönük bir insanın asla yapmayacağı şeyler yapıyor ve bu açıdan çok kafa karıştırıcı bir karakter. Normalde bu kadar sorun yaşayan ve tekrar tekrar rezil olan bir insanın çok daha ciddi bir sosyal fobi geliştirmesi ve hikikomori olması gerekirdi ama Tomoko inanılmaz bir azim gösteriyor. Neden böyle olduğuna dair kendisini analiz ediyor, kardeşiyle konuşma alıştırmaları yapmaya çalışıyor, dış görünüşünü değiştirmeye çalışıyor, kimisi epey uçuk olan türlü türlü strateji deniyor, yapılabilecek her şeyi ve belki de yapılmaması gereken pek çok şeyi yapıyor. Kimi zaman derdi popüler olmak bile değil, sadece hayattan zevk almak. Her seferinde hüsran ve utançla sonuçlansa da Tomoko’nun kabuğunu kırmak ve lise hayatından zevk almak için tekrar tekrar uğraşmasını izliyoruz. Bence Tomoko’nun asıl olayı gururlu olmaması ya da ne kadar yara alsa da bir türlü yıkılmayan bir egosu olması. Onu mutlak bir psikolojik çöküşten ve hikikomorilikten koruyan asıl şey de bu gibi.  Bazen “bu kadar çabalayan bir insan nasıl başarısız olur? Gerçekten popüler olmaması diğerlerinin suçu” diye düşündüğüm oldu. Özellikle okul festivaline hazırlandıkları kısımlarda bunu yoğun olarak hissettim. O bölümde Tomoko kendisini aştı, onunla gurur duydum :'( Tomoko’nun asıl sorunu şanssız olması ve kendisini ezip rezil etmekten zevk alan bir mangaka tarafından çizilmesi.

watamote anotherTomoko’nun erkek kardeşi Tomoki’yi de epey sevdim. Sevmemin nedenlerinden biri Oreimo göndermeleri olabilir. (seviyorum o animeyi elimde değil) Zaten başkarakter bir otaku olduğu için sık sık anime göndermeleri yapılıyor ama içlerinden en güzeli Another benzetmesiydi, Tomoko’nun durumunu çok güzel anlatıyor.

Watamote’nin animesiyle ilgili mutlaka değinilmesi gereken nokta Tomoko’nun inanılmaz yetenekli seiyuusu. Zaten çoğu bölüm Tomoko’nun kendi kendine konuşmasıyla geçiyor ve ben o sesi dinlemeye doyamıyorum. Hele kapanış şarkısını çatlayan patlayan sesiyle öyle tatlı söylüyor ki. İnsanlarla konuşmaya çalıştığı sahneler zaten efsane. Tomoko sadece “evet” bile demeye çalışırken o kadar yavaşlıyor, o kadar kekeliyor ki “Hadiii!” diye tezahürat edesim geliyor. Yabancı biri Tomoko’ya soru sorduğu zaman yemin ederim ömrümden ömür gidiyor. İlk başlarda komikti, hatta yağmurlu bölümde katıla katıla güldüm ama daha sonraları Tomoko’ya haline gülemeyecek kadar acımaya başladım. En komik olduğu kısımların aynı zamanda en üzücü kısımlar olduğu tuhaf bir komedi animesi işte.

22
Sep
13

Gin no Saji İzleyen Vejetaryen

Gin no Saji 1Fullmetal Alchemist’le tanınan Arakawa Hiromu’nun yeni mangası Gin no Saji’nin (Gümüş Kaşık) bu yaz 11 bölümlük bir anime uyarlaması çıktı. Mangaka’nın önceki eserini okuyan/izleyen herkesin kalbinde sıcak bir yeri olduğu için çoğu kişi Gin no Saji’ye de bir göz atmak istemiştir sanıyorum. Öte yandan çoğu kişi simya içeren ilginç bir dünya yerine bir okul hikayesi bulunca hayal kırıklığına uğramış olabilir. Ama bence Arakawa Hiromu’nun kendini tekrar etmemesi ve bambaşka bir türde de başarılı olabildiğini göstermesi saygı uyandıran bir durum.

İnsan Gin no Saji izlerken bir tuhaf oluyor çünkü bu kadının çok kendine özgü bir çizim tarzı var, bu nedenle Gin no Saji’deki bazı karakterler FMA’daki bazı karakterleri andırabiliyor. İlk bölümlerde sanki ortada gerçek oyuncular varmış ve FMAdaki rolleri bitince Gin no saji’de yeni rolleriyle seyirci karşısına çıkmışlar gibi hissettim.

Aslında kendisine üniversite yolunu açacak iyi bir liseye gitmesi gereken Hachiken bir şekilde yatılı ziraat meslek lisesine gelmiştir. Kendi seviyesinin altında olan bu okulda en azından bütün derslerde kolayca birinci olması gerekir ama hayır, bütün diğer öğrenciler belli bir konuda uzmanlaşmış çiflikleri işleten ailelerden geldikleri için herkes kendi çiftliğinin alanında birinci olmakta Hachiken’e ise ikincilik düşmektedir. Haciken yazın arkadaşlarının çiftliklerini gezdiğinde iyi hayvancılık ve karlı hayvancılık arasındaki farka dair bir şeyler görebildik: yaşlanan, hastalanan, verimsiz süt ineklerini mezbahaya göndermek yerine tutmaya devam eden insaflı çiftlik ciddi maddi sıkıntı yaşıyor, acımasız çiftlikler ise para basıyor.Gin no Saji - 02 - Large 09

Para basan gelişmiş çiftliğin varisi olan kız her ne kadar hayvancılığa dair fikirleri açısından bana çok uzak olsa da biraz üzerinde durulmaya değer bir karakter. Aslında güzel bir yüzü olan (hatta tüm ailesi güzel olan) şişman bir kız Tamako ve bu hiç umrunda değil. Hatta  kilosu ve çok yemek yemesi enerjisinin ve gücünün kaynağı. Yaz tatilinde çiftlikte çok çalıştığı için incecik kalıp, çok güzel bir karaktere dönüşüyor. Fakat bu zayıflık çok uzun sürmüyor, çok geçmeden eski gücünü toparlıyor. Liseli bir kızın bu kilo alma, verme, dış görünüş konularını hiç ama hiç umursamaması animede en çok hoşuma giden şeylerden biri oldu.

Gin no Saji - 03 - Large 04Gin no Saji aslında çok hoş bir anime ama bir vejetaryenin arkasına yaslanıp sorgulamadan, rahatsızlık duymadan ya da baş karakterin vejetaryenliğe geçmesini ummadan izlemesi mümkün değil. Bu bir okul animesi ama tarım ve hayvancılık meslek lisesi gibi bir yerde geçiyor dolayısıyla hayvancılığın iyi ve kötü yönlerini görüyoruz. Kesinlikle vejetaryenlerin kayıtsız kalabileceği bir anime değil ve bunu kötü anlamda da söylemiyorum. Her ne kadar sonunda mezbahaya gönderilmek için hayvan yetiştiriyor ya da ekranda bir komedi unsuru olarak küt diye tavukların kafasını kesiyor olsalar da bir yandan da hayvancılığının pek çok yönünün insan vicdanını rahatsız ettiği gerçeği göz ardı edilmiyor. Hayvancılığın üzücü yönlerinden, hatta belki de bu konulara uzak olan seyircinin hiç haberdar olmadığı, hiç sorgulamadığı yönlerinden söz ediyorlar. İlginç olan dünya genelindeki endüstriyel hayvancılığı düşününce okulda yaptıkları küçük çaplı hayvancılık hayvan refahı açısından oldukça iyi seviyede. Buna rağmen kafesinde geniş geniş oturan yumurta tavuklarına bakıp bu kafesleme sisteminin aslında bazı ülkelerde zalimce bulunduğundan söz etmeleri beni sevindirdi. (Gerçekte satın aldığınız normal yumurtaların geldiği tavuklar hareket edemeyecek kadar sıkışık kafeslerde yaşıyorlar.) Tabii et yemekle ilgili bütün vicdani muhakemelerin etin çok lezzetli olduğu ve asla vazgeçilemeyeceği kararıyla bitmesi üzücü. En korktuğum şey baş karakterin sonunda et yemekte üzerinde düşünülecek hiçbir şey olmadığı hatta umursamadan et yemenin/hayvancılık yapmanın yetişkinliğe geçişin bir parçası olduğu sonucuna varmasıydı. Neyse ki öyle bir şey olmadı, hayvancılık ve ahlak konusunda kesin bir karara varmanın kolay olmadığı ve üzerine düşünmeye devam etmekte bir sorun olmadığı sonucuna varıldı. İnsanların yedikleri etleri sanki ağaçta yetişiyormuş gibi kabul edip hiç sorgulamadığı bir dünyada bu kadarına bile hiç yoktan iyidir diyorum.




Arşiv (adeta bir zaman tüneli)

yazı kategorileri

Yeni yazılardan haberdar olmak için mail adresini gir.

Join 282 other followers

blog istatistikleri

  • 512,651 tıklama
Personal Blogs - BlogCatalog Blog Directory

şu sıralar okuduğum

RSS icten’s Recently Watched Anime from MyAnimeList.net

RSS icten’s Recently Read Manga from MyAnimeList.net


%d bloggers like this: