Posts Tagged ‘japonca

08
May
16

Son Derece Kişisel Japonya Günlüğü 2

Japonya’da ilk zamanlarımda yolda yürürken asla müzik dinlemiyor, etrafımdaki her ayrıntıya dikkat ediyor ve her şeyin fotoğrafını çekiyordum.  Dünya gözüme farklı görünüyordu, etrafa eleştirel bir gözle bakıp, tam olarak neyin farklı olduğunu ve neden farklı olduğunu bulmaya çalışıyordum. Mesela elektrik direkleri çok farklıydı. Animelere o cyberpunk havayı veren karman çorman elektrik telleri her yerdeydi, üçgen çatılı minik evler, sakin dar sokaklar ve orda burda karşıma çıkan minik tapınak ve mezarlıklarla tezat oluşturuyorlardı. Elektrik direklerinin bu kadar farklı olmasının bizden farklı bir voltaj kullanıyor olmalarından kaynaklı olduğunu sanıyorum. Ayrıca en sade apartmanlar bile gözüme bir farklı görünüyordu. Bunun da apartman merdivenlerinin dışarda olmasından kaynaklandığını fark ettim. Dışarıya açık merdivenler binaları beton yığını olmaktan çıkarıyor. Bir de Japonlar sokaklardaki, ev ve apartman kenarlarındaki en ufak boşluğu bile değerlendirip saksı, minik heykeller ve bazen kayalarla süslüyorlar ve bu konuda kendilerine özgü bir estetik anlayışları var. Bunlara bir de bisikletli kibar Japonlar ve sağdan soldan hatta havadan, yolların üstünden geçen raylı sistem hatları eklenince her gün yürüyerek okula gitmek mutluluk verici bir olay haline geliyor. Çevreye karşı bu uyanıklık hali maalesef 2. Ayın sonlarına doğru yok oldu. İnsan beyninin uyum sağlama yeteneği çok acayip. Her şey normalleşti, yolda Türkçe müzik dinleyerek yürümeye, daha az fotoğraf çekmeye başladım.

Başlarda trene binmek, bilet almak, alış veriş yapmak, her şey bir mücadeleydi. Alfabe farkı nedeniyle artık okuma yazma bilmeyen bir insanın hayatını yaşıyordum. Aslında katakana ve hiragana biliyordum ama heceleyerek, çok yavaş okuduğum için pek yardımcı olmuyordu. Yabancı kelimeler katakanayla yazıldığı için marketteki çoğu ürünün üstünde katakanayla Avrupa dillerinden devşirme isimleri yazıyor. Başlarda her hece üzerinde 10 saniye düşünüp nasıl okunduğunu hatırlamam, sonra hepsini  birleştirip hangi ingilizce kelimeden gelme olduğunu anlamam gerekiyordu. Ama bu şekilde kelimenin sonuna gelene kadar başını unuttuğum için çoğu zaman uğraşmayıp paketin üstündeki resme bakarak alış veriş yapıyordum bu yüzden de sütlü kahve yerine yanlışlıkla sütlü çay filan alıyordum. Şimdiyse bu kadar basit şeyleri okumayı nasıl beceremediğime şaşıyorum.

Vejetaryen olmam da hayatımı çok zorlaştırıyordu tabii. Vejetaryenseniz bir şey almadan önce içindekiler kısmına bakmanız gerekir. Türkiye’deyken tatlılarda sığır jelatini, tuzlulardaysa et aroması var mı diye şöyle bir bakardım, bir saniyemi alırdı. Burdaysa içindekiler kısmının nerden başladığını bulmak bile bir mücadele, genelde başka bir sürü yazı içinde kaybolmuş oluyor.  İşimin zor olacağını zaten biliyordum ama durumumun içindekiler kısmını bulamayacak kadar kötü olmasını beklemiyordum. İlk haftalarda etiket okuma konusunda ciddi ciddi ders çalıştım. Japonların ürünlere koyabildikleri vejetaryen olmayan içerik listesi o kadar kalabalık ki kanji bilgisi sıfıra yakın biri olarak bunları ezberlemem münkün olmadı. Hala daha her seferinde bana hiç bir şey ifade etmeyen kanji karmaşası içinde, pek de aklımda tutamadığım yememem gereken şeyler listesindeki kanjileri tanımaya çalışıyorum. Listede bu kanjilerden hiçbirini tesbit edememiş olmam gerçekten o ürünün vejetaryen olduğu anlamına gelmediği için çoğu zaman emin olamayıp satın almıyorum.

İlk haftalarda raylı sistemleri kullanmak da çok karışık görünüyordu. Her istasyonda bir kaç farklı hat kesişiyor önce doğru hattı bulmak gerekiyor sonra da gideceğiniz istasyonun uzaklığına göre doğru bilet parasını ödemek. Niyeyse bilet otomatlarının üstündeki haritada bütün istasyon adları sadece kanjiyle yazılmış, latin harflerini geçtim, hiraganayla okunuşları bile yok. Neyseki okulun olduğu Nippori istasyonu güneş kanjisiyle başladığı için onu kolayca tanıyabiliyordum, yurdun olduğu Kumanomae de ayı ile başlıyordu ve ayı kanjisini ezbere bilmesem de ayakları varsa hayvandır mantığıyla onu da tanıyordum.  Şimdilerde kanji okumayı  yavaş yavaş söktükçe trenin geçtiği istasyon isimleri birer birer anlam ifade etmeye başladı. Aylardır anonslarda duyduğum trenin duyuru ekranında gördüğüm istasyon isimlerini bir anda okuyabildiğimi fark etmek güzel bir duygu.

Japonlarda neden tren otakusu diye bir şey olduğunu anlamaya başladım. Bende de acayip bir tren sevgisi uyandı. Şehir kültüründe raylı ulaşım önemli bir yer işgal ediyor. Daha okulun ilk haftalarında farklı raylı sistemlerin adlarını öğrenmiştik, bunun en başta öğrenilecek temel bilgilerden biri sayılması ilginç gelmişti. Sadece okula yürürken bile kaç farklı hattın altından, üstünden, yanından geçtiğimi, okulun farklı dersliklerinin pencerelerinden, hatta bazen aynı pencereden kaç farklı hattın göründüğünü düşününce şehir bazen lunapark gibi geliyor. En sevdiğim şey bazı hatların yerden değil yüksek platformlardan geçiyor olması. Ders aralarında pencereden dışarı bakmak zihnimi dinlendiriyor. 6. Katta olduğumuz ve okulun yakın çevresinde kısa binalar, evler, biraz daha ilerdeyse yüksek binalar, iş yerleri olduğu için epey uzak bir mesafeye kadar irili ufaklı bina karmaşasını görebiliyorum. Zaten uzak nesnelere bakmak en büyük zevklerimden biridir. Bazen uzaktaki binaların arasında bir şeyin hareket ettiğini görüyorum: monorail geçiyor. Yüksekten geçtiği için çok güzel görünüyor. Sonra pencerenin diğer köşesinde başka bir şey geçiyor, hangi hat olduğunu çıkarmaya çalışıyorum. Pahalı ve kalabalık olduğu için okula giderken kullanmayı tercih etmesem de tatil günleri bazen kullandığım, yurdun olduğu mahalleyi diğer hatlara bağlayan monorail favorilerimden biri. Yanından geçtiği binaların 3. ya da 4 katına denk gelen bir yükseklikten gittiği, her tarafı açık olduğu ve binalara çok yakın geçtiği için her gün yürüdüğüm yolları tepeden izlemek çok zevkli oluyor. Son durağa geldiğinde büyük bir binanın etrafında 90 derece gönüş yapması gerekiyor. Turunu bitirmiş eğlence parkı trenleri gibi yavaş yavaş dönerek durmaya hazırlanmasını çok seviyorum. Son istasyonda çevresinde döndüğümüz binanın camları içerisini göstermeyen cinsten ama eminim içerden tren görünüyordur. Orda çalışanlara nasıl göründüğünü merak ediyorum.

Okulda ilk ayımızın sonunda sınıflarımız değişti, çünkü sınav olup hızlı ve yavaş öğrenciler olarak ikiye ayrılmıştık. Sınavdan iyi not alıp hızlı sınıfa geçince ilk ders hoca Japonca’nın ve Akamonkai’nın nasıl olduğunu sordu. Japoncanın kolay ve eğlenceli olduğunu, Akamonkai’ın da çok zor bir okul olmadığını söyledim. Sonraki günlerde kanji eğitimi başlayınca bu laflarımı bir güzel yutacaktım. Meğerse Akamonkai Japonya’daki en zor dil okullarından biriymiş. İkinci önem gelen Meksikalı oda arkadaşım bir yurtdışı eğitim sitesinde dil okullarını hız ve zorluk derecesine göre sıralayan bir liste gördüğünü, Akamonkai’ı bu listenin en tepesinde yer aldığı için seçtiğini söyledi. Benimse okulun zorluğundan haberim yoktu, yurtları ucuz diye seçmiştim.

Sabah ilk iş bir önceki derste öğrendiğimiz kanjilerden sınav oluyoruz. Gerçek bir sınav değil bu, not filan vermiyorlar ama bir gün bile çalışmamak ertesi gün sınavda boş kağıt verip hocaya karşı mahcup olmak anlamına geldiğinden kanji çalışmaktan gramer çalışamaz hale gelmiştim. Bir de ilk dönem haftanın 3 günü dersimize giren hocamız o gün öğrettiği kanjilerin farklı okunuşlarını hemen ezberlememizi bekliyor, dersin sonunda en zayıf halka yarışmasındaki gibi zincirleme sözlü yapıyordu. Herkese sırayla tahtadaki kelimelerden birinin okunuşunu soruyor biri yanlış cevap verirse zincirin başına dönüyordu ve yarı şaka yarı ciddi zinciri tamamlayana kadar araya çıkartmayacağını söylüyordu. En arka köşede oturduğum için zincir hep benden başlıyor, biri yanlış cevap verirse yine bana dönüyordu. Yarısı Çinlilerden oluşan sınıf kanjilerin okunuşlarını hemen ezberleyip takır takır cevap verirken kendimi geri zekalı gibi hissediyor, üzerimde sınıfın teneffüse çıkışını engellemek gibi bir sorumluluk da olduğu için iyice geriliyordum. Bu yüzden bir süre sonra kanjilerin yazılışlarına kafa yormayı bırakıp sadece dersin sonundaki sözlüye odaklanmaya başladım. Hayatımda ilk defa gördüğüm bu şekillerin bilmem kaç tane farklı okunuşlarını hemen ezberlemeye çalışırken muhtemelen tahtaya suratımda bir panik ifadesiyle bakıyordum. Başlarda hoca “İçten-san senden başlayalım mı?” deyince başımı “istemem” anlamında hızla sağa sola sallıyordum. Hoca “İstemiyor musun?” deyip pek gülüyor ama yine de benden başlıyordu. Bir süre sonra sınıfta benden daha kötüler olduğunu, Çinlilerle aynı performansı göstermemin zaten beklenmediğini ve hocanın bana, Meksikalı çocuğa ve İtalyan kıza özellikle kolay okunuşlar sormaya çalıştığını farkedince bir güven geldi ve sözlünün benden başlamasını serin kanlılıkla kabul etmeye başladım zaten seçme şansım da yoktu. Böylece kanji sözlüsü dehşetini sonunda yendim ama ilk zamanlar kanji dersinin sonunda gerçekten stresten bitap düşmüş oluyordum.

Bizi yeni sınıflarımıza geçtikten sonra Tokyo’nun biraz dışında, kendi kendimize kolay kolay gidemeyeceğimiz Kamakura ve Enoshima’ya okul gezisine götürdüler. Bizden gezi için çok az bir para aldılar, masrafların %70’ini okul karşıladı. Hocalar en başından beri gezi konusunda çok heyecanlıydı. Geziye gitmezsek yok yazılacağımızı, yarı zamanlı çalışanların iş yerlerinden izin almaları gerektiğini, zamanında gelmezsek otobüslerin kalkacağını ve geziyle ilgili bir sürü kuralı hatırlatıp duruyorlardı. Okul gezileri animelerde hep gördüğüm bir Japon klişesi olduğu için ben de çok heyecanlanmıştım. Gezi için erkenden okulda olmamız gerekiyordu ben de uykumu almak için erkenden yattım ama heyecandan uyuyamadım ve bütün gezi boyunca uykusuzluktan gözlerim yanarak gezdim. Bizim sınıfı üst seviyeden başka bir sınıfla aynı otobüse koymuşlardı, bizim hocamız mikrofonu alıp konuştuğundan her şeyi anlıyordum ama üst sınıfın hocası konuştuğunda çoğu şeyi anlamıyordum. Böylece başlangıç seviyesi hocası olmanın bambaşka bir uzmanlık gerektirdiğini de bir kez daha anlamış oldum. Üst sınıfın hocası karmaşık ve zarif bir Japoncayla sağ tarafınızda şu yer almaktadır gibi bir şeyler anlatıyordu. Ben çoğu zaman neyin yer aldığı bir yana yönünü bile doğru anladığımdan emin olamadığım ve anlamıyor olmaktan utandığım için çaktırmadan hem sağa hem sola bakmaya çalışıyordum. Bizim hocamızsa kendi sınıfından çoğu kişinin anlamayacağını bildiğinden öbür hoca konuşurken zaman zaman eliyle gösterip abartılı bir şekilde “SAĞ! SAĞ!” diye bağırıyordu. Biz hocamızın abartılı hareketlerine alışkındık ama bu durum üst seviye öğrencilerini epey eğlendirdi. Henüz başlangıç seviyesinden olduğumuz için pek konuşamıyorduk bu yüzden gezi sırasında beraber dolaştığım Çinli kadınlarla muhabbetimiz çoğunlukla bazı nesneleri işaret edip bildiğimiz bir kaç basit sıfatla yorumlayıp sonra çok komik bir şey söylenmiş gibi gülüşmek ya da önemli bir yorum yapılmış gibi kafa sallayıp sou desu neeee demekten ibaretti. Yağmur yağsa da keyifli bir geziydi, güzel manzaralar, tapınaklar gördük. En çok da otobüste de yanıma oturan Çinli sıra arkadaşımla İngilice sohbet etmekten keyif aldım. Bir ara bana neden Japonya’ya geldiğimi sorduktan sonra otobüsün öbür tarafında oturan Meksikalı çocuğa seslenip ona da aynı şeyi sordu. Sonra da çocuksu bir ifadeyle “herkes nazik oldukları için Japonları seviyor ama Çin’de gelin” dedi. Sonra da Japon hükümetine tepkili olduğunu belirtti. Bunu duyunca dudağımın alaycı bir gülümsemeyle kıvrılmasına engel olamadım, ben daha lafıma başlayamadan ne düşündüğümü anladı ve “Tabii Çin hükümetini de eleştiriyorum” diye ekledi.

IMG_20151118_130708

Okul 3 aylık dönemlerden oluşuyor: 2 buçuk ay ders, 2 hafta tatil. Dönem sonuna doğru final sınavları yapılıyor; yazı dili, gramer ve dinleme sınavlarından en az 80 almak gerekiyor. Sınıf geçemeyip aynı 3 ayı tekrar okuyanların sayısı hiç de az değil. İkinci dönem sayısı sürekli artan kanjileri unutmamaya çalışma derdine bir de sürekli ağırlaşan gramer eklendi. Bir kanjiyi bir hafta hiç yazmazsam yazılışını hemen unuttuğumu fark etmiştim. Eski kanjileri de sık sık yazarak çalışmam gerekiyordu. Artık sadece kanjiye yoğunlaşmak gibi bir şansım da yoktu, kelime ve gramer çalışmazsam üst sınıfa geçemeyip aynı dönemi tekrar etmek zorunda kalabilirdim. Okulda aynı sınıfı tekrar eden öğrencilerin sayısı gözümü korkutuyordu. En kötüsü de tenefüslerde sınıf arkadaşlarımın çat pat Japonca sohbetlerine katılamıyor olduğumu görmemdi. Sınıf arkadaşlarımla konuşurken ilk bir kaç cümleden sonra zorlanıp hemen İngilizceye geçiş yapıyordum.  Bana Japonca olarak sordukları sorulara İngilice cevap veriyordum. Sınav notlarım iyi olmasına rağmen sınıf arkadaşlarımla karşılaştırınca Japonca konuşamadığımı, bunun ders çalışmakla çözülecek bir sorun olmadığını, belki de hiç konuşamayacağımı düşünüp umutsuzluğa kapıldım. Bu sonuçta bir bilgi değil karakter sorunuydu. Diğerleri konuşurken korkunç hatalar yapıyorlar ama umursamıyor ve birbirlerini anlıyorlardı, bense hata yapmaktan korktuğum için konuşmaktan kaçınıyordum. İkinci döneme çok büyük bir hevesle başlamıştım ama tüm bu endişelerim nedeniyle ikinci dönemin ilk haftalarında yani Japonya’daki dördüncü ayımda uyku sorunları çekmeye başladım. Nasıl oldu bilmiyorum ama sonraki birkaç ayda her şey yoluna girdi. Batılılar hariç diğer öğrencilerle İngilizce konuşmayı bıraktım, sınıf arkadaşlarımdan Taywanlı bir çocukla sık sık mutfakta yemek yaparken karşılaşıyordum, onunla bol bol Japonca konuşmaya özen gösterdim. 2 ay kadar sonra garsonluk için Japonca iş görüşmesine gidiyor, 2 buçuk ay kadar sonra da dönem sonu kutlamasında herkesle Japonca konuşuyor hatta benimle İngilizce konuşanlara Japonca cevap veriyordum.

Anladım ki Japonya’da içmeye gitmek bara gidip bir kaç kadeh içmek değil içkili yemeğe gitmek anlamına geliyor. İçkili yerler genelde saat üzerinden para ödenen yiyebildiğin kadar ye, içebildiğin kadar iç paketleri sunuyorlar. Bu durum benim hiç hoşuma gitmedi. Öncelikle vejetaryen olduğum için zaten yemekleri yiyemiyor boşuna para ödüyorum. Ayrıca içtiğinizden çok yemek yiyorsanız bunun adına içmeye gitmek dememelisiniz gibi geliyor. En önemlisi de bizim kültürümüzde “ağzınla iç”, “içmeyi bilmiyorsan içme” denir. Çakırkeyif olmak, hoş sohbet için içilir, sarhoş olup dağıtmak hoş karşılanmaz. Bu yüzden yavaş yavaş, keyifli keyifli içmek yerine sınırlı zaman içinde sarhoş olmaya çalışmak bana çok ters geliyor. Yan sınıfla birlikte organize edilen içkili gece de “yiyebildiğin kadar ye” şeklindeydi, benim için yemeyeceğim etlere para ödemek anlamına gelse de böyle bir deneyimi kaçırmamak için ben de katıldım. Üstelik o hafta hayatımda ilk defa mide ağrısı çekmiştim. Çelikten olduğuna inandığım midem bana ihanet etmişti. Anladım ki midem çelikten değilmiş, ben sağlıklı besleniyormuşum. Japonya’nın tuhaf, yanık tadı bol kremayla saklamaya çalıştıkları hazır kahveleri sanırım sonunda mideme zarar vermişti. Bu yüzden o gece daha da dikkatli içmem gerekiyordu. Özellikle yavaş içtiğim halde Asyalı kızların yanında “sağlam içer” imajı çizmem zor olmadı. İçki konusunda Türk kadınını hakkıyla temsil ettiğimden emin olabilirsin sevgili okuyucu. Çinli kızların ume şarabı söyleyip kadehin dibini görmeden yüzlerinin kıpkırmızı olduğunu hayretle gördüm. Özellikle hocamızın ben öğretmenim usturuplu içmem lazım dememesi ve sarhoş olduğunu hiç gizlemeye çalışmaması beni şaşırttı. Dikkatimi çeken başka bir nokta içki listesinde hiç votka olmamasıydı. Bizde çok yaygın olmasına rağmen onlarda yok, onun yerine çeşit çeşit viski highball var. Bunun nedeni Japonya’nın viski üreticisi olması sanırım. Highball terimini ilk defa burda duydum, sanırım viskinin gazlı bir içecekle sulandırılması anlamına geliyor. Bira gibi kutuda çeşitli aromalarda highball satılıyor. Viski yerine shochu temelli olanları da var ama hocalarımızdan birinin dediğine göre highball konsepti bir kaç sene önce viski markaları aracılığyla popüler hale gelmiş. Önce önyargıyla yaklaştım ama sonunda zencefilli highballun çok lezzetli olduğunu fark ettim.

Bir gün derste hoca Japon içki kültüründe 2. Parti, 3. Parti gibi şeyler olduğunu söylemişti. İlk parti bitip de içmeye devam etmek  isterlerse başka bir yere gidiyorlarmış, o da yetmezse başka bir yere daha… Ben derste neden söz ettiklerini anlamamıştım, neden sabaha kadar aynı yerde içmek yerine sürekli mekan değiştiriyorlar ki? O gece biz de 3 ayrı mekana gidince Japon içki kültürüne dair bu esrarı çözmüş oldum. Saat sınırlamasıyla içebildiğin kadar iç üzerinden anlaştıkları için süre bitince hesabı ödeyip kalkıyorlar. Biz de daha saat belki 9 bile olmadan daha yeni keyiflenmeye başlamışken kalkmak zorunda kaldık. Hoca da hadi karaokeye gidelim dedi ama yeterince içilmediğine karar vermiş olacak ki ondan önce başka bir yere daha gidelim dedi. Bir apartmanın ikinci katına çıktık burda paravan gibi ahşap duvarlarla ayrılmış içinde yer sofrası gibi çukurda, alçak masalar olan halı kaplı bölmeler vardı. Bu bölmelerden birine ayakkabılarımızı çıkararak girdik. Masadaki tabletlerden içkilerimizi spariş ettik. Bu sırada kültür farklılıklarından kaynaklı enteresan bir olay oldu. Genç  ve güzel hocamız benim yanımda, bölmenin kapısına yakın tarafta oturuyordu. Yan bölmede biz geldiğimizde de içki içen Batılı bir grup vardı. Aralarından biri bizim okulun öğrencisiydi ve bizim gruptaki Meksikalı çocuk arkadaşı olduğu için selam vermeye geldi. Ben de “aaa sen …-san değil misin okulun yurdunda tanımıştık” dedim. Daha sonra ben diğer yandaki arkadaşla konuşmaya dalmış olmalıyım, Hocamız da kapı eşiğinde duran Batılılarla konuşuyordu. O tarafa bakmadığım için ne olduğunu anlamadım ama birden grubumuzdaki Koreli erkekler alarma geçti, kapı eşiğinde oturan Çinli kız hocayla kapı arasına oturarak kapı dışındaki Batılı öğrenciyle konuşmasını engellemeye çalıştı. Yan masadakiler hocam sizi bu masaya alabilir miyiz dediler. Herkes hocanın dikkatini başka yöne çekmeye çalışıyordu. Bir saniye içinde bu kadar tepki verecek ne olmuş olabilirdi ki? Yan masadaki Koreli çocuğun “Hocam, yok ben Akamonkai orta seviye öğrencisiyim, yalan bunlar, inanmayın. Dünya’da kötü erkekler var” gibi şeyler söylediğini duydum. Kapının dışındaysa ayaklanan Koreliler dışardan gelen ve hocayı korumaya çalıştıkları Batılı çocuk ve onun arkadaşı Meksikalı çocukla konuşuyorlardı, herkes nazik olmaya çalışıyordu ama tansiyonun yükseldiği belliydi. Korelilerden birinin “Sensei sizin arkadaşınız değildir!” dediğini duydum. Çok sonradan başka bir Meksikalı arkadaş aracılığıyla öğrendim ki o gece Asyalıları alarma geçiren Batılı çocuğun sohbet ederken “ay sen ne kadar kawaiisin” diyerek hocamızın yanağına dokunmuş olmasıymış. Batılılar “ne var ya bunda bu kadar heyheylenecek” derken, Asyalıların olayı saygısızlık ve hatta kötü niyet olarak gördükleri belliydi. Bu bölmeli yerde de birer kadeh içtikten sonra aynı binanın en üst katına karaokeye çıkıldı. Japonya’da karaoke de görmüş oldum, artık gözüm açık gitmem. Karaokenin ne anlamı var, evde şarkı söylemekten ne farkı var merak ediyordum. Ama o disko ışıklandırmalı büyük parti odasına girince ve hocamızın Kenshin’in çok sevdiğim açılış şarkısını baştan sona söylemesini dinleyince anladım, ses hoparlörden geldiği için çok başka bir havası oluyor. Gruptaki Çinli kızların hem Japonca hem Korece bir sürü şarkıyı ezbere söylemeleri beni çok şaşırttı. Karaoke listesinde Çin pop şarkıları da vardı. Herkesin bir ağızdan söylediği Asya pop şarkılarını ilk defa duyuyor olmak beni biraz rahatsız etti, işte o zaman gruptaki yabancı öğrencilerden daha yabancı olduğumu hissettim. Finalde Titanic çaldılar ve bu insanlar bu şarkıyı da baştan sona ezbere biliyorlardı bense en son çocukken dinlemiştim.

Çocukken İzmir Atakent’te dev bir bilboardda bir parfüm reklamı vardı. Erkek bir modelin yanında seksi, tehlikeli, yaş: 27 gibi saçma sapan bir şeyler yazıyordu. 27 herhalde çok süper bir yaş olmalı diye düşünmüştüm. Sonraki 18 yıl boyunca da bunu hiç unutmadım. Fakat sonunda 27 olduğumda hayatımın en kötü yıllarından birini yaşıyordum. Doktoraya başlayıp hayal kırıklığıyla bırakmıştım, günlerim evde ideallerimden çok uzak işlere başvurup, gelmeyen cevapları bekleyerek, kazanamadığım ya da saçma nedenlerden ötürü başvuramadığım Uzakdoğu burslarına hazırlanarak geçiyordu. Baktım olmuyor, kendi imkanlarımla Japonya’ya geldim ve 27 yaşımın en azından son yarısını çocukken hayal ettiğim gibi süper yaptım. 28. Doğum günümü de Japonya’da kutlayacaktım ve normalde doğum günü kutlamalarına önem vermesem de bu sefer dönüp baktığımda hatırlayacağım bir şeyler yapmak istedim. Kumar sevmeyen bir insan olmama rağmen Pachinko oynamaya karar verdim. Bir çeşit hafif kumarhane olan pachinko salonlarının bu kadar popüler olması, her sokakta, sakin sokaklarda bile karşıma çıkması ve gündüz vakti bile müşteri çekiyor olması çok şaşırtıyordu beni. Bir yandan bu kumar merakı kafamdaki Japon imajına ters düşerken bir yandan salonların camekanlarının içerisi görünmeyecek şekilde pachinko makinaların temalarını oluşturan çizgi karakterlerin posterleriyle kaplanmış olması pek bir Japon geliyordu bana. Doğum günümde önce Meksikalı oda arkadaşım ve Singapurlu arkadaşımızla Shibuya, Harajuku taraflarına gittik. Shibuya’dan Harajuku’ya dolaşa dolaşa geldiğimizde hava kararmıştı. İstasyonun yanındaki köprünün üstünde bir insan topluluğu gördük. Bir grup müzisyen sokak performansı için hazırlanıyordu ve muhtemelen internetten haberleştikleri hayran kitlesi etraflarında toplanmış bekliyordu. Henüz müzik başlamamışken insanların istekle bekliyor olması ilgimizi çekti ve biz de beklemeye başladık. Sonunda kendi besteleri olan tipik romantik J-pop şarkılarını çalmaya başladılar. Gerçekten çok güzel bir canlı müzikti. Solist tek tek dinleyicilerle göz teması kuruyor, gözünüzün içine bakarak şarkısını söylerken sanki kalabalıkta bir siz varmışsınız, size aşıkmış da, sadece sizin için söylüyormuş gibi hissettiriyordu. Ön çaprazımdaki müzisyenlerden birinin annesi ya da teyzesi olduğundan şüphelendiğim bir kadın, yabancı kızların da dinlemeye gelmiş olmasından çok mutlu olduğu her halinden belli, bana öne geçmemi teklif etti. Bense solistin yoğun göz temasından biraz utanmış olduğum için insanların arkasında kalıp müziğin keyfini çıkarmayı tercih ettim. Üstünde durduğumuz köprünün altından trenler geçiyordu, sol tarafımızda Meiji Tapınağının içinde saklı olduğu koruluk karanlık ve gizemli görünüyordu, sağ tarafımızda ve müzisyenlerin arkasına doğru şehir ışıl ışıldı, seyircilerin arasında Marslı filmindeki astronot kıfetini giymiş biri vardı, Japonlar çok mutlu görünüyor, gülümseyerek müzisyenleri dinliyorlardı. O kadar güzel bir andı ki, müziğin de etkisiyle bir an çok duygulandım, “işte bu” dedim, “bu yüzden Japonya’da yaşamak istiyorum”.

Gecenin sonunda Pachinko’ya giderken arkadaşlara kazanırsam size donut ısmarlıyorum dedim “Yaay” dediler, kaybedersem siz bana ısmarlıyorsunuz diye ekledim “Aa yok ben gelmeyeyim, ufak bir işim vardı da…” filan dediler güldük. Ben dahil herkes kaybedeceğimden çok emindi zaten oynamış olmak için gidiyordum kazanmak için değil. İçeri girdiğimizde sevdiğim anime karakterlerinin olduğu bir makine aradım, mesela Gundamlı filan, ama bulamadım ve gözüme en şirin görünen makineyi seçtim. Mahjong oynayan moe kızlar temalıydı. Gitmeden önce internetten nasıl oynandığını araştırmış ve makineyi istatistiklerine bakarak seçmem gerektiğini  öğrenmiştim. Denildiğine göre dalgalar halinde kazanma kaybetme trenderine giriyormuş makineler, yani uzun süredir hiç büyük para vermemiş ya da yavaş yavaş artan bir kazandırma trendine girmiş bir makine seçmem gerekiyordu ama o gürültülü ve renkli salona girince kafam karıştı ve gözüme güzel görünen makineye oturdum. İnternette  okuduğum gibi paramı girdim görevlinin de yardımıyla oyunu başlattım toplar yağmaya başladı, ben de topların fırlama hızını etkileyen hassas vanayı belli bir açıda tutup topların hedefe girme şansı en çok yükselten noktayı yakalamaya çalışıyordum. Önümde topların düşüp sağa sola çarptığı, çeşitli bölmelere girdiği dev bir kutu ortasında aşağı yukarı hareket eden bir ekran vardı. Aşırı miktarda ses, renk ve animasyon vardı. Topların çoğu boşa gidiyordu, bir kısmıysa hedefe giriyor ve sanırım daha fazla top olarak önümdeki havuza geri dönüyordu, ordan paraya çevirmek üzere sepetime aktarabilir ya da oyuna devam etmek için makineye geri dökebilirdim. Her top bir miktar paraya denk geliyor ve toplar bitince oyun da bitiyordu. Yüklü miktarda top kazanmanın yoluysa yeterince top toplayınca gerçekleşen çekilişlerde aynı şekilden 3 tane denk gelmesinden geçiyordu. Çekiliş zamanı gelince ekranımda mahjong oynayan kızlar oyunlarında kritik bir noktaya geliyordu, ekranım yanıp sönmeye başlıyor ve butona bas yazıyordu. Basınca da mahjong taşları açılıyor ikisi aynı olan taşların üçüncüsü denk gelecek mi diye heyecanla ekranı izliyorduk. Denk geldiğindeyse şakır şakır bir metal top nehri akmaya başlıyordu önümdeki havuza. Vanayı sabit tutmaya çalışmak arada topları oraya buraya aktarmak ve zamanı gelince butona basmak dışında bir şey yapmıyordum ama makinem sürekli heyecanlı bir şeyler oluyor havasına giriyor ve ben sürekli kazanıyordum. Bir ara toplarım taşacak zannettim, arkadaşlarım metal topları sepetlere aktarmaya başladılar. Ben açıkçası azcık oynayacağım ve hemen kaybedeceğim sanıyordum ama kazandığım için oyunun sonu bir türlü gelmiyordu. Makinemin üstünde şanslı modda olduğu yazıyordu. Kızların sıkılmış olacağını düşündüğüm için oyunu bırakmak istedim. Butona basıp görevliyi çağırdım. Tam kalkmıştım ki görevli “Emin misiniz? Makine şanslı modda” dedi ben de enayi gibi görünmemek için iyi peki biraz daha oynayayım dedim ve geri oturdum. Biz süre daha geçti, sepetlerim doldu taştı. Kazandıklarımın ne kadar paraya denk geldiğini bilmediğim için ve çok fazla olmayacağını tahmin ettiğim için çok da umursamıyordum. Yorulmuştum ve kızların benim Pachinkom yüzünden saatlerce ayakta bekleyip sıkılmasını istemiyordum. Tekrar görevli çağırıp kalktım ama tam bu sırada makine çekiliş yapıp, kazanıp top yağdırmaya başladı. Görevliyle birbirimize baktık, ben en iyisi biraz daha devam edeyim dedim. Makine resmen beni bırakmak istemiyordu, sürekli kanzandığım için çıkıp evimize gidemiyorduk. Etraftakiler, “Salak turist kızlara bak, bıraktılar kazancı, gidiyorlar.” demesin istiyordum. Sonunda artık yeter dedim, kesin olarak kalktım. Görevli “Makine hala şanslı modda.” Dedi. “Evet ama eve gitmek istiyorum:(” dedim.

Sonunda sepetlerimi alıp kazancımı tarttılar 200-250 lira civarı bir şey kazanmıştım. Arkadaşlarım toplam top sayımı yen cinsinden toplam kazancıma eşit sandıkları için az bir şey alacağımı sanıyorlardı, çok şaşırdılar. Kazancımı almak için bizi üst kata yönlendirdiler. Orda bana 9.000 yene denk gelen altın ve gümüş çipler verdiler. Kalanı da arkamızdaki raflardaki ürünlerden seçerek tamamlamamızı istediler biz de güzel bisküvi paketleri seçtik. Fakat bu çipleri nasıl paraya çevirecektim? İnternette Pachinko salonlarının para vermesinin yasak olduğunu okumuştum, ayrıca çipleri nerede paraya çevireceğinizi söylemeleri de yasakmış. Japoncamızın yeterli olmadığını görünce bize bir güzellik yaptılar ve İngilizce bilen bir görevli bizi çipleri vereceğimiz binaya bizzat götürdü. Yolda da sakın kimseye söylemeyin çünkü sizi götürmemiz yasak dedi. Ayrıca “Çok şanslısınız kimse ilk seferinde kazanmaz” dedi. Ben de “Doğum günüm ya ondandır” dedim. Ufak bir binanın ikinci katına çıktık, bomboş bir odada vezne gibi, camın arkasında tek başına oturan bir adam vardı. Çekmeceye çipleri koyduk, hiç konuşmadan çekmeceyi kendi tarafına çekip, çipleri alıp paramızı verdi. Çok tuhaf bir ortamdı, hemen çıktık ordan. Yolda Pachinkodan aldığımız bisküvileri yiye yiye yurda döndük. Bundan sonra doğum günlerimde değişik şeyler deneme kararı aldım. O kadar saat beni bekledikleri için kızlara da Pachinkodan kazandığım parayla ramen ısmarladım. Başta verdiğim ve ciddiye almadıkları sözü tutup donut da ısmarladım tabii.

1456138964587.jpg

 

29
Jan
16

Son derece kişisel Japonya günlüğü 1

Japonya’ya geleli artık 3 aydan fazla oluyor. Daha önceleri yurt dışına kısa dönem dil eğitimi bahanesiyle gidenleri biraz kıskançlıkla karışık, parası olan ve işi gücü olmayan insanlar olarak görürdüm. Büyük konuşmamak lazımmış. Tüm kapıların yüzüme kapandığı ve hayatımın boşa aktığını hissettiğim bir dönemde kendime yatırım yapmaya karar verdim ve internette yaptığım araştırmalar sonucu “Burası iyi bir yere benziyor” dediğim bir dil okuluna 3 aylık kayıt yaptırdım.

Bir kaç ay içerisinde bütün belge ve seyahat hazırlığı işlemlerini kararlılıkla hallettim fakat yolculuk saati yaklaştıkça daha önce düşünmediğim endişeler su yüzüne çıkmaya başladı. Ruhsal yapı olarak da temelsiz endişelere kapılmaya meyilli bir tip olmam durumu kötüleştiriyordu. Aktarmalı, bekletmeli uzun uçak yolculuğu ve uçak biletlerinin hata kaldırmayacak kadar pahalı olması gözümü korkutmaya başlamıştı. Bu kadar uykusuzluğa ve yorgunluğa dayanabilecek miydim? Uçaklarımı kaçırmadan, hiçbir şeyimi kaybetmeden Japonya’ya varabilecek miydim? Kesin bavulum kaybolacaktı. Hem böyle bir okul gerçekten var mıydı ki? Neyine güvenip o kadar para ödemiştim? Annem neden herkese Japonya’ya gideceğimi söylüyordu? Neden yolda gördüğüm herkes yaklaşan yolculuğumun ayrıntılarını soruyordu? Kesin gidemeyip rezil olacaktım. Yolculukla ilgili teknik hatalar için bu kadar endişelenirken, nedense Japonya’da tek başıma olacak olmam beni hiç endişelendirmiyordu. Yolculuğa çıkmadan önceki son gece gördüğüm rüya bunun aslında böyle olmadığını anlamamı sağladı. Rüyamda güya Japonya’daydım ve hiç eğlenceli bir yer değildi. Her yer griydi ve deniz kenarında betona kurulmuş bir çocuk parkındaydım. Taa Japonya’ya gelmiş olduğum için mecburen eğlenmeye çalışacaktım artık. Bu yüzden salıncağa bindim ve yanımdaki Japon kız çocuğuyla İngilizce konuşmaya çalıştım. Bu tabii çok tanıdık bir histi çünkü Ben küçükken 4 yıl Almanya’da yaşamıştık. O zaman da çocuk parklarında başka ülkelerden diğer göçmen çocuklarla Almanca konuşur ve dillerimiz farklı olduğu halde üçüncü bir dili aracı olarak kullanmamıza hayret ederdim. Biraz hüzünlü bir dönemdi, bazen sabahları uyandığımda gözlerimi açmamakta ısrar eder, Almanya’da değilde İzmir’de anneannemin evinde olduğumu hayal ederdim. Hatta etrafımdaki odayı sağımda şu var, ayak ucumda şu var diye kurgulayıp gözlerimi açmadan önce kendimi buna iyice inandırırdım. Rüya bana bu hisleri tekrar yaşayabileceğimi söylüyordu. O sırada sevgilimin de parktaki insanlar arasında olabileceği hissine kapıldım. İmkansız olduğunu biliyordum ama onun da orda olması için çok güçlü bir istek duydum. Uyanınca fark ettim ki uzak bir ülkede tek başına olmak aslında epey korkutucu bir his.

Japonya’ya vardım. Sabahtı. Pasaport kontrolündeki adam benimle Japonca konuştu, anladım ve cevap verdim. Müthiş bir histi. İlk gelişin mi diye sordu. Evet dedim. Sugoi dedi. Tam olarak neyin sugoi olduğunu anlamadım ama gururlandım. Keisei Main Line’a binip Nippori istasyonuna ulaşmam gerekiyordu. Tıngır mıngır, uzun bir tren yolculuğu oldu. Makinist her istasyonda mırıl mırıl bir ses tonuyla istasyonun adını iki kez söylüyordu, ninni gibiydi. Aşırı uykusuz olmama rağmen uyuyamayacak kadar heyecanlıydım. Sürekli esniyor ve hayran hayran etrafıma bakıyordum. Karşımda oturan ikiz modasına göre, birbiriyle uyumlu, Disney temalı kıyafetler giymiş iki genç kız uyuklamaya başlamıştı. Demek böyle kızlar gerçekten vardı ve tren camından gördüğüm evler, ağaçlar, sokaklar gerçekten animelerdeki gibiydi ve gerçekten Japonya’da Japonca konuşuluyordu. Nedense içinde bulunduğum Japonya ile yıllardır duyduğum Japonya’nın aynı olması bana hayret veriyordu. Sanki televizyon ekranından ya da kitap sayfasından geçmişim ve kurgusal bir diyara gelmişim gibiydi. Japonya’ya geldiğim ilk günlerde yaşadığım gerçek dışılık hissini acaba hayatım boyunca bir daha yaşayabilecek miyim?

Nippori istasyonunda indim. Okulun sitesinde istasyondan okula yürürken hangi yollardan geçildiğini gösteren çok faydalı bir video vardı. Defalarca izleyip ezberlemiştim. Şimdi videodaki yollardan yürüyor olmak yukarıda sözünü ettiğim televizyon ekranından geçmişlik hissini iyice pekiştiriyordu. Bavulumu çeke çeke yürürken evlerin, çatıların, elektrik direklerinin, insanların ne kadar farklı olduğuna şaşıyordum. Bilinmeyen bir yerde olmanın verdiği tehlike hissi ve hayalini gerçekleştirmiş olmanın verdiği mutluluk birbirine karışmış ve bana aşırı bir zihin açıklığı vermiş gibiydi. Meğerse zihin açıklığı değil sarhoşlukmuş o çünkü şapşal şapşal etrafa bakınırken son dönemeci kaçırdım ve yolumu kaybettim. Yolda birine okulun yerini sordum, bilmiyordu. Neyseki yanımızdan geçen Asyalı bir genç bizi duydu ve “Akamonkai mı?” diyip beni peşine taktı. Çok geçmeden o da yolunu şaşırdı ve bana döndü. Bence okul bu taraflarda dedim, gerçekten o taraftaydı, okulu bulduk. Ben genci mahalle sakini zannettiğim için beni okula kadar getirmiş olması nedeniyle çok müteşekkir olmuştum, ama okulun içine kadar girmesine hiç gerek yoktu. Kendisine teşekkür ettim ama çocuk hiç bir yere gitmiyordu. Resepsiyondakiler “Siz de mi yeni öğrencisiniz?” deyince jeton düştü, Japonya’da gördüğüm her Uzak Doğuluyu Japon zannetmemem gerekiyordu.

Akamonkai’ın otaku özentisi Avrupalı ve Amerikalı ergenlerle dolu olmasından korkuyordum ama daha çok yakın ülkelerden 1-2 yıl dil eğitimi almak için gelen daha sonra Japonya’da üniversiteye ya da işe girmek isteyen, ne yaptığını bilen insanlarla doluydu. Daha sonraları Akamonkai’ın dil kursu değil gerçekten çok ciddi ve ünlü bir dil okulu olduğunu ve adeta bir göçmen adaptasyon merkezi gibi çalıştığını anlayacaktım. Okulda Çinlilerle, Korelilerle, Vietnamlılarla vs. ilgilenen onların dillerini konuşan görevliler vardı. Biz “Batılılar” ise “İngilizce konuşanlar” şeklinde tek bir millet muamelesi görüyorduk. Bu durum benim ilerki aylarda Ben kimim? Türkiyeli olmak ne demek? Batılı mıyım Asyalı mıyım? ‘İngilizce konuşan insan’ mıyım? Ama benim anadilim diğerleri gibi İngilizce’ye benzer bir dil değil ki? gibi sorular üstüne bol bol düşünmemi sağladı. Sonunda Avrasyalı olduğuma karar verdim. İlk zamanlarda Batılıları biraz soğuk buluyordum, selam verdiğimde aldığım karşılıklar hoşuma gitmiyordu. Defalarca sıcak selamıma cool bir baş hareketi ve değişmeyen bir yüz ifadesi ile karşılık alıp irkildikten sonra pek takmamaya ve ben de onlara karşı kayıtsız davranmaya karar verdim. Asyalı sınıf arkadaşlarıma selam verdiğimde ise aynı sıcaklıkla ve gülümsemeyle karşılık görmek beni çok mutlu ediyordu. Gözlemlediğim kadarıyla Batılı tayfa diğerleriyle pek kaynaşmıyordu. Bense sınıfta ve okul gezisinde Batılılarla değil İngilizce konuşabilen Çinlilerle yan yana olmayı tercih ediyordum.

Okulda işlemler bitince o sabah Japonya’ya ayak basmış olan bir kaç Batılı ve beni arabayla yurda getirdiler. Yurt sessiz sakin bir mahallede, o kadar sessiz ki güneş battıktan sonra sokaklarda yürürseniz saatin gecenin 3’ü olduğu, herkesin uyuduğu ya da tüm evlerin boş olduğu hissine kapılıyorsunuz. Japonlar balkonları sadece çamaşır asmak için kullanıyorlar, pencerelerin gölgelikleri hep kapalı ve hiç ses çıkarmadan yaşıyorlar. Yurdun hemen önünde küllerin gömüldüğü bir mezarlık var. Ana caddeden şirin tramvaylar geçiyor. Sokaklar dar ve eğri büğrü. Mahalleyi ve yurt yaşantısını ilk günden çok sevdim. Yurda getirilirken karşı odamda kalan Rus kızla tanıştım. 20 yaşında ama yaşına göre çok daha olgun davranan biraz sert bir karakter. Liseden beri seçmeli Japonca dersi aldığı için Japoncası epey iyi. Tıp öğrencisiyken erkek arkadaşıyla birlikte Japonya’da lisans okumak için Mext bursuna başvurmuş, erkek arkadaşı bursu alıp o alamayınca yılmamış dil okuluna kayıt yaptırmış. İşin can sıkıcı yanı erkek arkadaşını birlikte bursa başvurmaya ikna edip sonra bir kaç puanla bursu ona kaptırmış olması. Neyse ki bu sene bursu aldı. Rus arkadaş başkalarının zamanını kontrol etme konusunda son derece despotça davranıyordu, çay içmek için buluşma konusunda bile saat belirliyor ve insana serbest zaman bırakmıyordu ama bunun her ne kadar aşırı özgüvenli bir karakter gibi görünse de yalnız kalma korkusundan kaynaklanıyor olabileceğine hükmedip hoş görmeye karar verdim. İlk birkaç tanışma cümlesinin ardından bana civardaki en ucuz marketin yerini öğrendiğini ve onunla keşfe çıkmak isteyip istemediğimi sordu. Olur dedim. O zaman 15 dakika içinde bavullarımızı bırakıp, çarşaflarımızı geçirip dışarda buluşalım deyince biraz şaşırdım. Dünyanın bir ucundan gelmiştik dinlenmek, yıkanmak, yemek yemek, odamıza yerleşmek yerine hemen market keşfine çıkacaktık. Peki dedim ama odama girince bana ayrılan zamanı Taiwanlı oda arkadaşım ile tanışıp sohbet etmekle geçirdim. Çok geçmeden Rus komutan kapıda belirdi, onun oda arkadaşı ortalarda yoktu ve vakit kaybetmeden sokak keşfine çıkma konusunda son derece ciddiydi. Üçümüz yola çıktık. Tabii ki de yol sorma ihtiyacı hasıl oldu ve efsanevi Japon kibarlığının ilk örneklerini görmeye başladık. Diğer ikisinin Japoncası benden kat kat iyi olduğu için ben arkada duruyor konuşmalara karışmıyordum. Önce bir marketin önündeki bir teyzeye yol sordular. Teyze Japonca konuşan yabancılara yardımcı olamadığı için üzülmüş olmalı, bilmiyorum deyip geçmek yerine daha iyi bilenlere sormak için markete girdi. Bir süre sonra elinde kocaman bir harita tutan ve kapıdan çıkarken “Japonca konuşuyorlar mıymış?” diyen bir amcayla dışarı çıktı. Açıkçası ben ondan sonra konuşulanların çoğunu anlamadım ama kızlar harita üzerinden tarif alıp marketi buldular. Onigiri, dango, anpan gibi hayalini kurduğum Japon yiyecekleri aldım. Dönüşte yine yol sormak gerekti fakat bu Japonlar nedense bilmiyorum demiyorlardı. Bu sefer yol sorduğumuz adam bir dakika deyip gitti. Birine soracak herhalde diye beklerken arabasıyla geldi, arabanın navigasyon cihazına adresi girip bizi arabayla yurda götürmeye kalktı. Bu kadar özel ilgiyi yabancı olduğumuz için mi, bıraksalar fena halde kaybolacak gibi bir halimiz olduğu için mi, yoksa yanımızda iyi Japonca konuşabilen sarışın bir kız olduğu için mi görüyorduk bilmiyorum.

IMG_20160118_081514

Ertesi sabah okulun açılış seremonisi, oryantasyon ve Japonca seviye tespit sınavı vardı. Sabah yeni öğrenciler olarak yurdun lobisinde toplandık. Kimsenin adını bilmediği ve herkesin Oji-san (amca) diye hitap ettiği yurt görevlisi askeri bir havayla bize Ohayou gozaimasu! (Günaydın) dedi ve koro halinde cevap vermemizi beklediğini anlatan bir el işareti yaptı. İnsanlar da koro halinde Ohayou gozaimasu! dedi. Ben o sırada noluyoruz ya?! şeklinde bir kültür şoku geçirmekle meşgul olduğum için koroya katılamadım. Önce Çince konuşan görevli Çinliler için açıklama yaptı, sonra İngilizce konuşan görevli bize trene binip seremoninin yapıldığı otele gideceğimizi söyledi. Sonra herkes kendi dilini konuşan hocanın peşine takıldı ve anaokulu çocukları gibi sürü halinde trene gittik. Taiwanlı oda arkadaşım önce bizimleydi ama oryantasyon toplantısı sırasında Çinlilerin grubuna katıldı.

Çoğunu anlamadığım açılış seremonisini hayretler içinde izledim. Ben alt tarafı dil okuluna gelmiştim ama burda çok ciddi şeyler oluyordu. Kürsüden Ohayou Gozaimasu! dediler, koro halinde cevap verdik. Koromuzu beğenmeyip tekrarlattılar. Bu sefer öğrenmiştim, ben de koroya katıldım ve kendimi hemen biraz Japonlaşmış hissettim. Sonra kim olduklarını anlamadığım ama okulun kurucusu ve başkanı filan olduklarını tahmin ettiğim iki yaşlı Japon sırayla uzuun uzuun Japonca konuşma yaptılar. Çok azını anlayabildim. Ailemizden, arkadaşlarımızdan uzakta olduğumuzdan, Japon kültürünün öneminden, çok çalışmaktan filan bahsettiler. Biraz endişelenmeye başlamıştım, zaten tanıştığım herkesin Japoncası benden iyiydi, şimdide ciddi ciddi Japonca konuşma yapıp anlamamızı bekliyorlardı. Ben de güya azcık Japonca bildiğimi sanıyordum ama acaba seviyem bu okul için yeterli miydi? Neyse ki kürsüdeki konuşmacı “Söylediklerimi hiç anlamıyorsunuz değil mi?” diye espri yaptı da biraz rahatladım. Sonra hocaları grup grup sahneye dizip, tek tek tanıttılar. Her seviyenin ayrı bir grup hocası ve bir de öğrencilerle ilgilenen, onların dillerini konuşan görevliler vardı, derse girmeseler de onlara da sensei deniliyordu. İsmi okunan eğilerek selam verip “Yoroshiku onegaishimasu” diyordu ya da sorumlu olduğu öğrencilerin dilinde bir şeyler diyordu biz de hepsini tek tek alkışlıyorduk. Çok insan vardı ve bu iş epey uzun sürdü. Tüm bu seremoni bana çok saçma ama son derece Japon göründü.

Oryantasyonda sınavın zor olduğunu ve en az 120 kanji bilmiyorsak seviye tespit sınavına girmekle hiç zaman kaybetmememizi söylediler, ben de girmedim. Anadili Çince olduğu için kanji bilen ve orta seviye Japonca bildiğine inandığım oda arkadaşım sınavının iyi geçtiğini sanmıştı ama o da benimle birlikte başlangıç 1 seviyesinden başlatıldı. Japoncasına çok güvenen Rus ve İsrailli arkadaşlar anca bizim bi seviye üstümüze başlangıç 2’ye girebildiler ve çok sinirlendiler. Okul resmen Japonca bildiğini sanarak gelen herkese siz Japonca’nın ne olduğunu bilmiyorsunuz, biz size baştan öğreteceğiz diyordu. Dersler başlayınca yerleştirildiğimi seviyelerin hiç de seviyemizin altı olmadığını, derslerin çok hızlı ilerlediğini ve temel seviye bile olsa her gün çalışmayınca sınavda çakmanın kaçınılmaz olduğunu gördük. Bizi ilk ayın sonunda tekrar sınava soktular ve yavaş ve hızlı sınıf olarak ikiye ayırdılar. Ben sınavdan iyi not alarak hızlı sınıfa geçerken Japoncayı benden çok daha iyi anlayıp konuşabilen oda arkadaşım çalışmayıp yavaş sınıfa düştü. Ben buraya iki şey için gelmiştim: hafta içi çok çalışıp 3 ayda Japoncamı olabildiğince çok ilerletmek, hafta sonları da gezebildiğimce çok yer gezmek. Oda arkadaşımsa profesyonel fotoğrafçı ve cosplayciydi. Gezmek ve etkinliklere katılmak için gelmişti, derslere girmek dışında Japonca çalışmaya zaman ayırmak niyetinde değildi. Derslerin kendisi için çok kolay ve sıkıcı olduğunu söylüyordu ama sınav kağıdına baktığımda bütün bağlaçları yanlış yazdığını görüp şaşırdım. Başlarda nasıl bu kadar uyumlu iki karakterin aynı odaya düştüğüne şaşıyordum ama sonraları beklediğim kadar yakın arkadaş olamadığımızı görüp biraz hayal kırıklığına uğradım. Japonya’ya defalarca gelmişti, burda Çince konuşan arkadaşları vardı, haftasonları onlarla takılıyor, bazen şehir dışına cosplay etkinliklerine filan gidiyordu. Yine de benim gibi fujoshiydi ve odada ders çalışırken yan gözle onun kostüm hazırlıklarını izlemek hoşuma gidiyordu. Dönem bitip yurttan ayrılırken eşyalarım arasına bir kart gizlemiş, bana, kedilerime ve ülkeme huzur dilemiş. Sürekli Türkiye’de patlayan bombaları filan anlatıp nasıl darladıysam artık kızı.

Bilmeden de olsa çok iyi bir okul seçimi yapmışım ve gerçekten ciddi ve zorlayıcı bir yere gelmişim. Gelirken hiç böyle bir niyetim yoktu ama okulun çok iyi olduğunu görünce 3 ay sonunda dönüp öğrendiğim her şeyi unutmak yerine biraz daha devam etmeye karar verdim. Temelden başlayıp hiraganayı bile baştan öğrenmekten çok mutluydum. Hocalar yazığımız her harfi kontrol edip düzeltiyorlardı. Verdikleri her ödevi, alıştırmayı toplayıp tek tek kontrol edip işaretleyip geri verdiklerini görünce çok etkilendim, ciddi emek isteyen bir şey. İlk ay dersler rahat ve eğlenceliydi, güzel güzel çalıştıktan sonra endişelenecek bir şey yoktu. (Tabii işin rengi seviye atladıkça değişecekti.) Sınıfta Koreli ve Çinlilerin çok sevimli bir şekilde bocalamasını izliyor, her şeye gülüyordum. Koreliler de her şeye yüksek sesle gülüyorlardı, aynı Türk gibiydiler, her tenefüste sigara içmeye çıkıyorlardı, hata yapınca Ayy! diyorlardı. Çinlilerse ağır başlı ve kibardılar. Çok kültürlü bir ortamda olmak acayip güzeldi. Okuma yazmayı sökmeye çalışmak, özel defterlere her harfi defalarca yazmak, hocaların her yazdığımızı kontrol edip ödevlerimize üzerlerinde çizgi karakterler ve gayret verici mesajlar olan damgalar basması insana şimdiki aklıyla bir kez daha çocukluk yaşama şansı veriyor.

Okul herkese bana geldiği kadar eğlenceli gelmiyordu tabii. İlk günlerde tanıştığım ve zaman zaman birlikte okula yürüyüp sohbet ettiğim Kanadalı çocuk buraya sıfır Japoncayla gelmişti ve dil öğrenme konusunda da pek yetenekli görünmüyordu. Bir gün oda arkadaşım okuldan dönüşte Kanadalı çocukla yürüdüğünü, kendisinin okulun zorluğundan son derece şikayetçi olduğunu, durumunu “Ben Hoca’dan bir kaşık bilgi istedim, o ise bana adeta yumruk attı” şeklinde tanımladığını, Youtube’a okulu yerden yere vuran bir vlog koymayı düşündüğünü söyledi. Bunun üzerine Kuzey Amerikalı ve Avrupalıları, şımarıklıkları ve zora gelememezlikleri konusunda uzun uzun çekiştirdik. Çocuğu daha sonra gördüğümde bu sefer pes etmeyeceğini, çok çalışacağını, dönem sonunda ülkesine döndükten sonra vize alıp tekrar bu okula geleceğini söylüyordu. Ben de arkasından konuşmuş olmamak için hakkında düşündüklerimi yüzüne de söyleyeyim dedim. “Ben senin geldiğine pişman olduğunu, hiç çalışmayıp pes edeceğini düşünüyordum, demek ki yanılmışım.” dedim. O da gaza gelip kendisinin ne kadar mücadeleci bir karakter olduğunu filan anlatmaya başladı. Ama sonunda ülkesine tek kelime Japonca öğrenemeden döndüğünü tahmin ediyorum, tekrar geleceğini de sanmam.

Temel seviyedeyken bir gün derste “falanca kelime falanca dilde nedir” kalıbında cümleler kurma alıştırması yapıyorduk. Sınıfta da farklı dillerden insanlar olduğu için hoca herkese çeşitli Japonca kelimelerin kendi dillerinde ne olduğunu soruyordu. Sınıfın çoğu Çinliydi ve Çinlilerin söylediği ve benim hangi sesleri teleffuz ettiklerini bile kestiremediğim Çince kelimelere Hocanın hiç aa ne kadar zormuş filan dememesi dikkatimi çekti. Uzak Doğudaki diğer milletler Çince’ye aşina olduğu için herhalde diye düşünürken Hoca bana da bir kaç kelimenin Türkçesini sordu. Her verdiğim cevapta sınıf Japon hayret nidası “Ee!?” ile yıkılıyordu. Çinceyi normal karşılayan insanların Türkçeye zor dil muamelesi yapması komiğime gitti. Daha sonraki alıştırmada sıra arkadaşımızla birbirimize çeşitli eşyaları göstererek bu senin dilinde ne demek diye sorup aa öyle mi demek diye duyduğumuz kelimeyi tekrarlamamız gerekiyordu ve benim sıra arkadaşım Çinliydi! Ben oha hayatta telaffuz edemem Çince kelime diye düşünürken Hoca, arkadaşıma “Türkçe zor olacak ama gayret et artık” demesin mi? Bir de Çinli arkadaş söylediği imkansız Çince kelimeleri gerçekten kolaylıkla telaffuz etmemi bekliyordu. Tüm olay çok komikti ama benden başka kimse komikliği görmediği için gülemiyordum. Aynı derste hoca elindeki üzerinde “Aishiteru” (seni seviyorum) yazan kartonu gösterip bir öğrenciye “Aishiteru Korece’de nedir?” diye sordu. (Genç bir kadın olan hocamızın bunun için yakışıklı Koreli beylerden birini seçmiş olması da gözümden kaçmadı.) Muzip bir şekilde “Yalnız bana söyle tamam mı? Bana bakarak söyle.” diye ekledi. Koreliyse hiç kalıbından beklenmeyecek bir tepki verdi: afalladı, nasıl yani gözüne mi bakarak söyleyeyim anlamına gelen bir hareket yaptı, utandı ve söyleyemedi. Ben allah allah ne var ki bunda diye düşünürken aynı isteğin yöneltildiği diğer Asyalı erkeklerin de Hocaya bakarak Aishiteru’yu tercüme etmekte sıkılganlık gösterdiklerini fark ettim. Sonunda İtalyan öğrenciye aynı soru yöneltildi ve diğerleriyle büyük tezat oluşturacak şekilde büyük bir gülümseme ve rahatlıkla üstüne basarak Ti amo dedi. Farklı milletten insanlar arasındaki farkları gözlemlemek bu okulla ilgili en sevdiğim şeylerden biri.

Okulda ilk haftalarımızdaydık, bir gün bize sağlık durumumuzu soran birer form doldurttular ve sonraki gün hepimizi ciğer filmi için hastahaneye götüreceklerini, desenli tişört giymememizi söylediler. O gün gelince gerçekten her hoca kendi sınıfını peşine takıp 20 dakika uzaklıktaki hastahaneye yürüttü ve bütün okulun ciğer filmi çekildi. Neden böyle bir şey yaptılar hala çözebilmiş değilim. Bir yandan korunaklı ada ülkelerine hastalık taşıyan pis göçmen muamelesi gördüğümüzü düşünüyor, durduk yerde alacağım radyasyon için endişeleniyor bir yandan da dil kursu diye geldiğim yerde değişik değişik şeyler yaşadığım için seviniyordum. Diğer öğrenciler durumu hiç yadırgamış gibi görünmüyordu. Bu konuyu konuştuğum Taiwanlı sınıf arkadaşım bunun bizim sağlığımız için olduğunu, onların Taiwan’da okul olarak böyle röntgen çekimine filan hep götürüldüğünü söyleyip bizim Türkiye’de böyle bir şey yapmamamıza hayret etti.

Sağlık demişken, Japonya’ya geldiğimden beri hiç hasta olmadım. Oysaki sonbaharda gidiyor olmam ve çok uzak bir ülkede çok farklı mikroplarla karşılaşacak olmam nedeniyle hasta olurum diye endişeleniyordum. Hatta hasta olursam benim de Japonlar gibi ameliyat maskesi takmamın doğru olup olmayacağını (takarsam özentilik, takmazsam saygısızlık mı olur diye) düşünüyordum. Sonraki haftalarda etrafımda herkes gripten kırılırken, oda arkadaşım uzun süre hasta gezerken bana hiçbir şey olmadığını fark ettim. Bu durumu söylediğimde veterinerlik öğrencisi olan sevgilim “üstün akdeniz genleri”mden kaynaklandığını söyledi (ciddi değildi tabii ki), tıpçı kız kardeşimse Türkiye’nin hiç de temiz bir ülke olmaması nedeniyle bağışıklık sistemimin mecburen daha güçlü olduğunu ve Japonların maske takma alışkanlığının da muhtemelen beni koruduğunu söyledi. Bense burda çok mutlu olup sınfta her gün bol bol gülmemin de bağışıklık sistemimi olumlu etkilediğinden şüpheleniyorum.

22
May
09

animelerde geçen japonca san, kun, chan ünvanları

anime izleyicisinin ilk merak etmeye başladığı ve ilk öğrendiği şey isimlerin sonlarına getirilen ünvan eklerinin anlamlarıdır. animangacı kişi hemmen bu eklerin kullanımını öğrenir ve yalan yanlış, alakalı alakasız, her fırsatta kullanmaya başlar (bkz: içten-chan) (bkz: özentilik)

konu mankenleri: naruto-kun, sakura-chan, sasuke-kun, kakashi-sensei

konu mankenleri: naruto-kun, sakura-chan, sasuke-kun, kakashi-sensei

ben wikipedia‘dan öğrendim kullanımlarını ama insanların çoğu anime izleye izleye bu eklerin nasıl kullanıldığı hakkında fikir sahibi oluyor ve çoğu zaman da yanlış fikirlere sahip oluyor. ben de bu kafa karışıklığını engellemek için olmayan japoncamla japonca dersi vereyim dedim.

bu eklere ingilizce’de honorific deniliyor. bilinmesi gereken ilk kural bu eklerin için cinsiyet farkı gözetilmediği, yani her bir ek hem kadın hem erkek için kullanılabilir. animelerde hep erkeklere -kun kızlara -chan denildiğini duyduğumuz için insanlarda erkeklere asla -chan denilmez gibi bir fikir uyanabilir ama bu doğru değil.

anladığım kadarıyla japonca’da bu saygı, sevgi eklerinin kullanılması kadar kullanılmaması da iki kişi arasındaki ilişkinin yakınlık derecesine dair çok şey anlatıyor. wikipedia’nın dediğine göre bu eklerin kullanılmaması aşırı samimiyet ve yakınlık belirtirmiş ve ek kullanmama lüksü yalnızca çok yakın arkadaşlar, sevgililer ve aile üyeleri için geçerliymiş -bunun dışında kullanımın ihmal edilmesi laubalilik oluyor sanırım.

gelelim eklerin anlamlarına:

chan: türkçe’deki -cik eki gibi bir şey (bkz: içtencik). aşırı sevimlilik belirtiyor, kullanan kişinin chan diye hitap ettiği kişiyi şirin bulduğu anlamına geliyor. (bu noktada aklımıza naruto’nun sakura-chan deyişi, hatta “saakura-çiaaan” deyişi gelsin.) genellikle küçük çocuklara, genç kızlara, sevimli hayvanlara, bir kişinin sevgilisine ve çok yakın arkadaşına hitaben kullanılabiliyor. normalde kişiler kendi isimlerine ünvan ekleri takamamasa da bazı dejenere japon kızları (death note’daki misa misa gibi) kendi isimlerine çocuksuluk ya da şımarıklık olsun diye chan ekleyebiliyorlarmış. (tekrar bkz: içten-chan)

kun: şirket gibi hiyerarşik ortamlarda üstler astlarına kun diye hitap ederlermiş. bunun dışında genellikle erkek çocuklarına kun denirmiş ya da kızlar çok yakından tanıdıkları veya duygusal olarak çok yakın hissettikleri erkeklere kun derlermiş. (burada da sakura’nın sasuke’ye daima sasuke-kun demesi ama naruto’ya asla kun dememesi aklımıza gelsin.)

san: bey-hanım, bay-bayan, mr.-mrs.-miss, sayın vb. gibi bir saygı eki. yanlızca özel isimlerin sonuna eklenmesi gerekmezmiş, mesleklerin sonuna da getirilebilirmiş. bkz: bakkal efendi, hoca hanım, hatta hocaanım :) ayrıca animelerde (mesela fullmetal alchemist’te) sıkça duyduğumuz gibi abilere onii-san, ablalara onee-san diye hitap ediliyor. (naruto’da lee’nin sakura’ya sakura-san demesi miss sakura demesi gibi bir şey oluyor.)

sama: ekstra saygı eki. san’ın katmerlenmişi gibi bir şey. resmi durumlarda bir insan üstüne ya da çok saygı ve hayranlık beslediği birine sama ekiyle hitap edebilirmiş. (yine naruto’dan bir bakınız: ses köyünün ninjalarının orochimaru’ya orochimaru-sama demesi ya da konoha köyünün liderlerine hokage-sama denmesi.)

sensei: hoca demek. söz konusu insan ninja hocası da olabilir, okul öğretmeni de olabilir, profesör de olabilir. hatta üstat demek daha doğru çünkü sensei denilen kişinin illa bir şey öğretmesi gerekmiyor doktorlara, sanatçılara, manga çizerlerine de sensei denilirmiş. wikipedia “otorite figürleri” diye genelleme yapmış. bu durumda hoca, üstat ve usta en doğru çeviriler sanırım. (kakashi-sensei kakashi usta diye mi çevrilir? püff hiç güzel olmadı, çevrilmesin daha iyi.)

daha başka ekler de var ama onları animelerde pek duymadığımdan yazmıyorum.

edit!

gelen yorumlar doğrultusunda listeyi genişletmeye karar verdim =)

senpai: ast-üst ilişkisi belirten ünvan. latin harfleri ile yazılırken sempai diye de geçebiliyor. örgütsel yapısı bulunan ortamlarda daha eski ve deneyimli olanlar senpai oluyor ve sonradan gelenlerin onlara isimlerinin sonuna senpai ekini getirerek hitap etmesi gerekiyor. İş yeri, şirket gibi yerlerin yanısıra karate okulu ya da normal okullarda da bu geçerli. yalnızca bir sınıf üstü bile olsa çok samimi olmadıkları sürece okul arkadaşlarına senpai ekiyle hitap etmeleri gerekiyor. hatta üniversitelerde bile aynı şey söz konusu! üniversitede geçen bir anime olan genshiken’de insanların cep telefonuna bile birbirlerini adının sonuna senpai eki getirerek kaydettiklerini gördüm, yuh dedim.

kohai: kohai de senpai’nin tersi oluyor. biri sizin senpai’nizse sizde onun kohai’si oluyorsunuz, sizin ona saygı göstermeniz onun da size deneyimleri sayesinde yardımcı olması beklenir. bana öyle geliyorki konuşma sırasında hohai ek olarak pek kullanılmıyor, onun yerine senpailer kohailerine diğer saygı eklerinden uygun olan bir tanesini (mesela kun ya da san) kullanıyorlar.

dono: saygı seviyesi olarak san ile sama arasında bir yerde bulunuyormuş zamanında ama artık kullanımdan kalkmış. tarihsel animelerde geçer. efendi/hanımefendi gibi bir anlamı var. örneğin 1870’lerde geçen rurouni kenshin’de kenshin, kaoru’ya karşı çok kullanır bu eki.




Arşiv (adeta bir zaman tüneli)

yazı kategorileri

Yeni yazılardan haberdar olmak için mail adresini gir.

Join 282 other followers

blog istatistikleri

  • 512,651 tıklama
Personal Blogs - BlogCatalog Blog Directory

şu sıralar okuduğum

RSS icten’s Recently Watched Anime from MyAnimeList.net

RSS icten’s Recently Read Manga from MyAnimeList.net


%d bloggers like this: