08
May
16

Son Derece Kişisel Japonya Günlüğü 2

Japonya’da ilk zamanlarımda yolda yürürken asla müzik dinlemiyor, etrafımdaki her ayrıntıya dikkat ediyor ve her şeyin fotoğrafını çekiyordum.  Dünya gözüme farklı görünüyordu, etrafa eleştirel bir gözle bakıp, tam olarak neyin farklı olduğunu ve neden farklı olduğunu bulmaya çalışıyordum. Mesela elektrik direkleri çok farklıydı. Animelere o cyberpunk havayı veren karman çorman elektrik telleri her yerdeydi, üçgen çatılı minik evler, sakin dar sokaklar ve orda burda karşıma çıkan minik tapınak ve mezarlıklarla tezat oluşturuyorlardı. Elektrik direklerinin bu kadar farklı olmasının bizden farklı bir voltaj kullanıyor olmalarından kaynaklı olduğunu sanıyorum. Ayrıca en sade apartmanlar bile gözüme bir farklı görünüyordu. Bunun da apartman merdivenlerinin dışarda olmasından kaynaklandığını fark ettim. Dışarıya açık merdivenler binaları beton yığını olmaktan çıkarıyor. Bir de Japonlar sokaklardaki, ev ve apartman kenarlarındaki en ufak boşluğu bile değerlendirip saksı, minik heykeller ve bazen kayalarla süslüyorlar ve bu konuda kendilerine özgü bir estetik anlayışları var. Bunlara bir de bisikletli kibar Japonlar ve sağdan soldan hatta havadan, yolların üstünden geçen raylı sistem hatları eklenince her gün yürüyerek okula gitmek mutluluk verici bir olay haline geliyor. Çevreye karşı bu uyanıklık hali maalesef 2. Ayın sonlarına doğru yok oldu. İnsan beyninin uyum sağlama yeteneği çok acayip. Her şey normalleşti, yolda Türkçe müzik dinleyerek yürümeye, daha az fotoğraf çekmeye başladım.

Başlarda trene binmek, bilet almak, alış veriş yapmak, her şey bir mücadeleydi. Alfabe farkı nedeniyle artık okuma yazma bilmeyen bir insanın hayatını yaşıyordum. Aslında katakana ve hiragana biliyordum ama heceleyerek, çok yavaş okuduğum için pek yardımcı olmuyordu. Yabancı kelimeler katakanayla yazıldığı için marketteki çoğu ürünün üstünde katakanayla Avrupa dillerinden devşirme isimleri yazıyor. Başlarda her hece üzerinde 10 saniye düşünüp nasıl okunduğunu hatırlamam, sonra hepsini  birleştirip hangi ingilizce kelimeden gelme olduğunu anlamam gerekiyordu. Ama bu şekilde kelimenin sonuna gelene kadar başını unuttuğum için çoğu zaman uğraşmayıp paketin üstündeki resme bakarak alış veriş yapıyordum bu yüzden de sütlü kahve yerine yanlışlıkla sütlü çay filan alıyordum. Şimdiyse bu kadar basit şeyleri okumayı nasıl beceremediğime şaşıyorum.

Vejetaryen olmam da hayatımı çok zorlaştırıyordu tabii. Vejetaryenseniz bir şey almadan önce içindekiler kısmına bakmanız gerekir. Türkiye’deyken tatlılarda sığır jelatini, tuzlulardaysa et aroması var mı diye şöyle bir bakardım, bir saniyemi alırdı. Burdaysa içindekiler kısmının nerden başladığını bulmak bile bir mücadele, genelde başka bir sürü yazı içinde kaybolmuş oluyor.  İşimin zor olacağını zaten biliyordum ama durumumun içindekiler kısmını bulamayacak kadar kötü olmasını beklemiyordum. İlk haftalarda etiket okuma konusunda ciddi ciddi ders çalıştım. Japonların ürünlere koyabildikleri vejetaryen olmayan içerik listesi o kadar kalabalık ki kanji bilgisi sıfıra yakın biri olarak bunları ezberlemem münkün olmadı. Hala daha her seferinde bana hiç bir şey ifade etmeyen kanji karmaşası içinde, pek de aklımda tutamadığım yememem gereken şeyler listesindeki kanjileri tanımaya çalışıyorum. Listede bu kanjilerden hiçbirini tesbit edememiş olmam gerçekten o ürünün vejetaryen olduğu anlamına gelmediği için çoğu zaman emin olamayıp satın almıyorum.

İlk haftalarda raylı sistemleri kullanmak da çok karışık görünüyordu. Her istasyonda bir kaç farklı hat kesişiyor önce doğru hattı bulmak gerekiyor sonra da gideceğiniz istasyonun uzaklığına göre doğru bilet parasını ödemek. Niyeyse bilet otomatlarının üstündeki haritada bütün istasyon adları sadece kanjiyle yazılmış, latin harflerini geçtim, hiraganayla okunuşları bile yok. Neyseki okulun olduğu Nippori istasyonu güneş kanjisiyle başladığı için onu kolayca tanıyabiliyordum, yurdun olduğu Kumanomae de ayı ile başlıyordu ve ayı kanjisini ezbere bilmesem de ayakları varsa hayvandır mantığıyla onu da tanıyordum.  Şimdilerde kanji okumayı  yavaş yavaş söktükçe trenin geçtiği istasyon isimleri birer birer anlam ifade etmeye başladı. Aylardır anonslarda duyduğum trenin duyuru ekranında gördüğüm istasyon isimlerini bir anda okuyabildiğimi fark etmek güzel bir duygu.

Japonlarda neden tren otakusu diye bir şey olduğunu anlamaya başladım. Bende de acayip bir tren sevgisi uyandı. Şehir kültüründe raylı ulaşım önemli bir yer işgal ediyor. Daha okulun ilk haftalarında farklı raylı sistemlerin adlarını öğrenmiştik, bunun en başta öğrenilecek temel bilgilerden biri sayılması ilginç gelmişti. Sadece okula yürürken bile kaç farklı hattın altından, üstünden, yanından geçtiğimi, okulun farklı dersliklerinin pencerelerinden, hatta bazen aynı pencereden kaç farklı hattın göründüğünü düşününce şehir bazen lunapark gibi geliyor. En sevdiğim şey bazı hatların yerden değil yüksek platformlardan geçiyor olması. Ders aralarında pencereden dışarı bakmak zihnimi dinlendiriyor. 6. Katta olduğumuz ve okulun yakın çevresinde kısa binalar, evler, biraz daha ilerdeyse yüksek binalar, iş yerleri olduğu için epey uzak bir mesafeye kadar irili ufaklı bina karmaşasını görebiliyorum. Zaten uzak nesnelere bakmak en büyük zevklerimden biridir. Bazen uzaktaki binaların arasında bir şeyin hareket ettiğini görüyorum: monorail geçiyor. Yüksekten geçtiği için çok güzel görünüyor. Sonra pencerenin diğer köşesinde başka bir şey geçiyor, hangi hat olduğunu çıkarmaya çalışıyorum. Pahalı ve kalabalık olduğu için okula giderken kullanmayı tercih etmesem de tatil günleri bazen kullandığım, yurdun olduğu mahalleyi diğer hatlara bağlayan monorail favorilerimden biri. Yanından geçtiği binaların 3. ya da 4 katına denk gelen bir yükseklikten gittiği, her tarafı açık olduğu ve binalara çok yakın geçtiği için her gün yürüdüğüm yolları tepeden izlemek çok zevkli oluyor. Son durağa geldiğinde büyük bir binanın etrafında 90 derece gönüş yapması gerekiyor. Turunu bitirmiş eğlence parkı trenleri gibi yavaş yavaş dönerek durmaya hazırlanmasını çok seviyorum. Son istasyonda çevresinde döndüğümüz binanın camları içerisini göstermeyen cinsten ama eminim içerden tren görünüyordur. Orda çalışanlara nasıl göründüğünü merak ediyorum.

Okulda ilk ayımızın sonunda sınıflarımız değişti, çünkü sınav olup hızlı ve yavaş öğrenciler olarak ikiye ayrılmıştık. Sınavdan iyi not alıp hızlı sınıfa geçince ilk ders hoca Japonca’nın ve Akamonkai’nın nasıl olduğunu sordu. Japoncanın kolay ve eğlenceli olduğunu, Akamonkai’ın da çok zor bir okul olmadığını söyledim. Sonraki günlerde kanji eğitimi başlayınca bu laflarımı bir güzel yutacaktım. Meğerse Akamonkai Japonya’daki en zor dil okullarından biriymiş. İkinci önem gelen Meksikalı oda arkadaşım bir yurtdışı eğitim sitesinde dil okullarını hız ve zorluk derecesine göre sıralayan bir liste gördüğünü, Akamonkai’ı bu listenin en tepesinde yer aldığı için seçtiğini söyledi. Benimse okulun zorluğundan haberim yoktu, yurtları ucuz diye seçmiştim.

Sabah ilk iş bir önceki derste öğrendiğimiz kanjilerden sınav oluyoruz. Gerçek bir sınav değil bu, not filan vermiyorlar ama bir gün bile çalışmamak ertesi gün sınavda boş kağıt verip hocaya karşı mahcup olmak anlamına geldiğinden kanji çalışmaktan gramer çalışamaz hale gelmiştim. Bir de ilk dönem haftanın 3 günü dersimize giren hocamız o gün öğrettiği kanjilerin farklı okunuşlarını hemen ezberlememizi bekliyor, dersin sonunda en zayıf halka yarışmasındaki gibi zincirleme sözlü yapıyordu. Herkese sırayla tahtadaki kelimelerden birinin okunuşunu soruyor biri yanlış cevap verirse zincirin başına dönüyordu ve yarı şaka yarı ciddi zinciri tamamlayana kadar araya çıkartmayacağını söylüyordu. En arka köşede oturduğum için zincir hep benden başlıyor, biri yanlış cevap verirse yine bana dönüyordu. Yarısı Çinlilerden oluşan sınıf kanjilerin okunuşlarını hemen ezberleyip takır takır cevap verirken kendimi geri zekalı gibi hissediyor, üzerimde sınıfın teneffüse çıkışını engellemek gibi bir sorumluluk da olduğu için iyice geriliyordum. Bu yüzden bir süre sonra kanjilerin yazılışlarına kafa yormayı bırakıp sadece dersin sonundaki sözlüye odaklanmaya başladım. Hayatımda ilk defa gördüğüm bu şekillerin bilmem kaç tane farklı okunuşlarını hemen ezberlemeye çalışırken muhtemelen tahtaya suratımda bir panik ifadesiyle bakıyordum. Başlarda hoca “İçten-san senden başlayalım mı?” deyince başımı “istemem” anlamında hızla sağa sola sallıyordum. Hoca “İstemiyor musun?” deyip pek gülüyor ama yine de benden başlıyordu. Bir süre sonra sınıfta benden daha kötüler olduğunu, Çinlilerle aynı performansı göstermemin zaten beklenmediğini ve hocanın bana, Meksikalı çocuğa ve İtalyan kıza özellikle kolay okunuşlar sormaya çalıştığını farkedince bir güven geldi ve sözlünün benden başlamasını serin kanlılıkla kabul etmeye başladım zaten seçme şansım da yoktu. Böylece kanji sözlüsü dehşetini sonunda yendim ama ilk zamanlar kanji dersinin sonunda gerçekten stresten bitap düşmüş oluyordum.

Bizi yeni sınıflarımıza geçtikten sonra Tokyo’nun biraz dışında, kendi kendimize kolay kolay gidemeyeceğimiz Kamakura ve Enoshima’ya okul gezisine götürdüler. Bizden gezi için çok az bir para aldılar, masrafların %70’ini okul karşıladı. Hocalar en başından beri gezi konusunda çok heyecanlıydı. Geziye gitmezsek yok yazılacağımızı, yarı zamanlı çalışanların iş yerlerinden izin almaları gerektiğini, zamanında gelmezsek otobüslerin kalkacağını ve geziyle ilgili bir sürü kuralı hatırlatıp duruyorlardı. Okul gezileri animelerde hep gördüğüm bir Japon klişesi olduğu için ben de çok heyecanlanmıştım. Gezi için erkenden okulda olmamız gerekiyordu ben de uykumu almak için erkenden yattım ama heyecandan uyuyamadım ve bütün gezi boyunca uykusuzluktan gözlerim yanarak gezdim. Bizim sınıfı üst seviyeden başka bir sınıfla aynı otobüse koymuşlardı, bizim hocamız mikrofonu alıp konuştuğundan her şeyi anlıyordum ama üst sınıfın hocası konuştuğunda çoğu şeyi anlamıyordum. Böylece başlangıç seviyesi hocası olmanın bambaşka bir uzmanlık gerektirdiğini de bir kez daha anlamış oldum. Üst sınıfın hocası karmaşık ve zarif bir Japoncayla sağ tarafınızda şu yer almaktadır gibi bir şeyler anlatıyordu. Ben çoğu zaman neyin yer aldığı bir yana yönünü bile doğru anladığımdan emin olamadığım ve anlamıyor olmaktan utandığım için çaktırmadan hem sağa hem sola bakmaya çalışıyordum. Bizim hocamızsa kendi sınıfından çoğu kişinin anlamayacağını bildiğinden öbür hoca konuşurken zaman zaman eliyle gösterip abartılı bir şekilde “SAĞ! SAĞ!” diye bağırıyordu. Biz hocamızın abartılı hareketlerine alışkındık ama bu durum üst seviye öğrencilerini epey eğlendirdi. Henüz başlangıç seviyesinden olduğumuz için pek konuşamıyorduk bu yüzden gezi sırasında beraber dolaştığım Çinli kadınlarla muhabbetimiz çoğunlukla bazı nesneleri işaret edip bildiğimiz bir kaç basit sıfatla yorumlayıp sonra çok komik bir şey söylenmiş gibi gülüşmek ya da önemli bir yorum yapılmış gibi kafa sallayıp sou desu neeee demekten ibaretti. Yağmur yağsa da keyifli bir geziydi, güzel manzaralar, tapınaklar gördük. En çok da otobüste de yanıma oturan Çinli sıra arkadaşımla İngilice sohbet etmekten keyif aldım. Bir ara bana neden Japonya’ya geldiğimi sorduktan sonra otobüsün öbür tarafında oturan Meksikalı çocuğa seslenip ona da aynı şeyi sordu. Sonra da çocuksu bir ifadeyle “herkes nazik oldukları için Japonları seviyor ama Çin’de gelin” dedi. Sonra da Japon hükümetine tepkili olduğunu belirtti. Bunu duyunca dudağımın alaycı bir gülümsemeyle kıvrılmasına engel olamadım, ben daha lafıma başlayamadan ne düşündüğümü anladı ve “Tabii Çin hükümetini de eleştiriyorum” diye ekledi.

IMG_20151118_130708

Okul 3 aylık dönemlerden oluşuyor: 2 buçuk ay ders, 2 hafta tatil. Dönem sonuna doğru final sınavları yapılıyor; yazı dili, gramer ve dinleme sınavlarından en az 80 almak gerekiyor. Sınıf geçemeyip aynı 3 ayı tekrar okuyanların sayısı hiç de az değil. İkinci dönem sayısı sürekli artan kanjileri unutmamaya çalışma derdine bir de sürekli ağırlaşan gramer eklendi. Bir kanjiyi bir hafta hiç yazmazsam yazılışını hemen unuttuğumu fark etmiştim. Eski kanjileri de sık sık yazarak çalışmam gerekiyordu. Artık sadece kanjiye yoğunlaşmak gibi bir şansım da yoktu, kelime ve gramer çalışmazsam üst sınıfa geçemeyip aynı dönemi tekrar etmek zorunda kalabilirdim. Okulda aynı sınıfı tekrar eden öğrencilerin sayısı gözümü korkutuyordu. En kötüsü de tenefüslerde sınıf arkadaşlarımın çat pat Japonca sohbetlerine katılamıyor olduğumu görmemdi. Sınıf arkadaşlarımla konuşurken ilk bir kaç cümleden sonra zorlanıp hemen İngilizceye geçiş yapıyordum.  Bana Japonca olarak sordukları sorulara İngilice cevap veriyordum. Sınav notlarım iyi olmasına rağmen sınıf arkadaşlarımla karşılaştırınca Japonca konuşamadığımı, bunun ders çalışmakla çözülecek bir sorun olmadığını, belki de hiç konuşamayacağımı düşünüp umutsuzluğa kapıldım. Bu sonuçta bir bilgi değil karakter sorunuydu. Diğerleri konuşurken korkunç hatalar yapıyorlar ama umursamıyor ve birbirlerini anlıyorlardı, bense hata yapmaktan korktuğum için konuşmaktan kaçınıyordum. İkinci döneme çok büyük bir hevesle başlamıştım ama tüm bu endişelerim nedeniyle ikinci dönemin ilk haftalarında yani Japonya’daki dördüncü ayımda uyku sorunları çekmeye başladım. Nasıl oldu bilmiyorum ama sonraki birkaç ayda her şey yoluna girdi. Batılılar hariç diğer öğrencilerle İngilizce konuşmayı bıraktım, sınıf arkadaşlarımdan Taywanlı bir çocukla sık sık mutfakta yemek yaparken karşılaşıyordum, onunla bol bol Japonca konuşmaya özen gösterdim. 2 ay kadar sonra garsonluk için Japonca iş görüşmesine gidiyor, 2 buçuk ay kadar sonra da dönem sonu kutlamasında herkesle Japonca konuşuyor hatta benimle İngilizce konuşanlara Japonca cevap veriyordum.

Anladım ki Japonya’da içmeye gitmek bara gidip bir kaç kadeh içmek değil içkili yemeğe gitmek anlamına geliyor. İçkili yerler genelde saat üzerinden para ödenen yiyebildiğin kadar ye, içebildiğin kadar iç paketleri sunuyorlar. Bu durum benim hiç hoşuma gitmedi. Öncelikle vejetaryen olduğum için zaten yemekleri yiyemiyor boşuna para ödüyorum. Ayrıca içtiğinizden çok yemek yiyorsanız bunun adına içmeye gitmek dememelisiniz gibi geliyor. En önemlisi de bizim kültürümüzde “ağzınla iç”, “içmeyi bilmiyorsan içme” denir. Çakırkeyif olmak, hoş sohbet için içilir, sarhoş olup dağıtmak hoş karşılanmaz. Bu yüzden yavaş yavaş, keyifli keyifli içmek yerine sınırlı zaman içinde sarhoş olmaya çalışmak bana çok ters geliyor. Yan sınıfla birlikte organize edilen içkili gece de “yiyebildiğin kadar ye” şeklindeydi, benim için yemeyeceğim etlere para ödemek anlamına gelse de böyle bir deneyimi kaçırmamak için ben de katıldım. Üstelik o hafta hayatımda ilk defa mide ağrısı çekmiştim. Çelikten olduğuna inandığım midem bana ihanet etmişti. Anladım ki midem çelikten değilmiş, ben sağlıklı besleniyormuşum. Japonya’nın tuhaf, yanık tadı bol kremayla saklamaya çalıştıkları hazır kahveleri sanırım sonunda mideme zarar vermişti. Bu yüzden o gece daha da dikkatli içmem gerekiyordu. Özellikle yavaş içtiğim halde Asyalı kızların yanında “sağlam içer” imajı çizmem zor olmadı. İçki konusunda Türk kadınını hakkıyla temsil ettiğimden emin olabilirsin sevgili okuyucu. Çinli kızların ume şarabı söyleyip kadehin dibini görmeden yüzlerinin kıpkırmızı olduğunu hayretle gördüm. Özellikle hocamızın ben öğretmenim usturuplu içmem lazım dememesi ve sarhoş olduğunu hiç gizlemeye çalışmaması beni şaşırttı. Dikkatimi çeken başka bir nokta içki listesinde hiç votka olmamasıydı. Bizde çok yaygın olmasına rağmen onlarda yok, onun yerine çeşit çeşit viski highball var. Bunun nedeni Japonya’nın viski üreticisi olması sanırım. Highball terimini ilk defa burda duydum, sanırım viskinin gazlı bir içecekle sulandırılması anlamına geliyor. Bira gibi kutuda çeşitli aromalarda highball satılıyor. Viski yerine shochu temelli olanları da var ama hocalarımızdan birinin dediğine göre highball konsepti bir kaç sene önce viski markaları aracılığyla popüler hale gelmiş. Önce önyargıyla yaklaştım ama sonunda zencefilli highballun çok lezzetli olduğunu fark ettim.

Bir gün derste hoca Japon içki kültüründe 2. Parti, 3. Parti gibi şeyler olduğunu söylemişti. İlk parti bitip de içmeye devam etmek  isterlerse başka bir yere gidiyorlarmış, o da yetmezse başka bir yere daha… Ben derste neden söz ettiklerini anlamamıştım, neden sabaha kadar aynı yerde içmek yerine sürekli mekan değiştiriyorlar ki? O gece biz de 3 ayrı mekana gidince Japon içki kültürüne dair bu esrarı çözmüş oldum. Saat sınırlamasıyla içebildiğin kadar iç üzerinden anlaştıkları için süre bitince hesabı ödeyip kalkıyorlar. Biz de daha saat belki 9 bile olmadan daha yeni keyiflenmeye başlamışken kalkmak zorunda kaldık. Hoca da hadi karaokeye gidelim dedi ama yeterince içilmediğine karar vermiş olacak ki ondan önce başka bir yere daha gidelim dedi. Bir apartmanın ikinci katına çıktık burda paravan gibi ahşap duvarlarla ayrılmış içinde yer sofrası gibi çukurda, alçak masalar olan halı kaplı bölmeler vardı. Bu bölmelerden birine ayakkabılarımızı çıkararak girdik. Masadaki tabletlerden içkilerimizi spariş ettik. Bu sırada kültür farklılıklarından kaynaklı enteresan bir olay oldu. Genç  ve güzel hocamız benim yanımda, bölmenin kapısına yakın tarafta oturuyordu. Yan bölmede biz geldiğimizde de içki içen Batılı bir grup vardı. Aralarından biri bizim okulun öğrencisiydi ve bizim gruptaki Meksikalı çocuk arkadaşı olduğu için selam vermeye geldi. Ben de “aaa sen …-san değil misin okulun yurdunda tanımıştık” dedim. Daha sonra ben diğer yandaki arkadaşla konuşmaya dalmış olmalıyım, Hocamız da kapı eşiğinde duran Batılılarla konuşuyordu. O tarafa bakmadığım için ne olduğunu anlamadım ama birden grubumuzdaki Koreli erkekler alarma geçti, kapı eşiğinde oturan Çinli kız hocayla kapı arasına oturarak kapı dışındaki Batılı öğrenciyle konuşmasını engellemeye çalıştı. Yan masadakiler hocam sizi bu masaya alabilir miyiz dediler. Herkes hocanın dikkatini başka yöne çekmeye çalışıyordu. Bir saniye içinde bu kadar tepki verecek ne olmuş olabilirdi ki? Yan masadaki Koreli çocuğun “Hocam, yok ben Akamonkai orta seviye öğrencisiyim, yalan bunlar, inanmayın. Dünya’da kötü erkekler var” gibi şeyler söylediğini duydum. Kapının dışındaysa ayaklanan Koreliler dışardan gelen ve hocayı korumaya çalıştıkları Batılı çocuk ve onun arkadaşı Meksikalı çocukla konuşuyorlardı, herkes nazik olmaya çalışıyordu ama tansiyonun yükseldiği belliydi. Korelilerden birinin “Sensei sizin arkadaşınız değildir!” dediğini duydum. Çok sonradan başka bir Meksikalı arkadaş aracılığıyla öğrendim ki o gece Asyalıları alarma geçiren Batılı çocuğun sohbet ederken “ay sen ne kadar kawaiisin” diyerek hocamızın yanağına dokunmuş olmasıymış. Batılılar “ne var ya bunda bu kadar heyheylenecek” derken, Asyalıların olayı saygısızlık ve hatta kötü niyet olarak gördükleri belliydi. Bu bölmeli yerde de birer kadeh içtikten sonra aynı binanın en üst katına karaokeye çıkıldı. Japonya’da karaoke de görmüş oldum, artık gözüm açık gitmem. Karaokenin ne anlamı var, evde şarkı söylemekten ne farkı var merak ediyordum. Ama o disko ışıklandırmalı büyük parti odasına girince ve hocamızın Kenshin’in çok sevdiğim açılış şarkısını baştan sona söylemesini dinleyince anladım, ses hoparlörden geldiği için çok başka bir havası oluyor. Gruptaki Çinli kızların hem Japonca hem Korece bir sürü şarkıyı ezbere söylemeleri beni çok şaşırttı. Karaoke listesinde Çin pop şarkıları da vardı. Herkesin bir ağızdan söylediği Asya pop şarkılarını ilk defa duyuyor olmak beni biraz rahatsız etti, işte o zaman gruptaki yabancı öğrencilerden daha yabancı olduğumu hissettim. Finalde Titanic çaldılar ve bu insanlar bu şarkıyı da baştan sona ezbere biliyorlardı bense en son çocukken dinlemiştim.

Çocukken İzmir Atakent’te dev bir bilboardda bir parfüm reklamı vardı. Erkek bir modelin yanında seksi, tehlikeli, yaş: 27 gibi saçma sapan bir şeyler yazıyordu. 27 herhalde çok süper bir yaş olmalı diye düşünmüştüm. Sonraki 18 yıl boyunca da bunu hiç unutmadım. Fakat sonunda 27 olduğumda hayatımın en kötü yıllarından birini yaşıyordum. Doktoraya başlayıp hayal kırıklığıyla bırakmıştım, günlerim evde ideallerimden çok uzak işlere başvurup, gelmeyen cevapları bekleyerek, kazanamadığım ya da saçma nedenlerden ötürü başvuramadığım Uzakdoğu burslarına hazırlanarak geçiyordu. Baktım olmuyor, kendi imkanlarımla Japonya’ya geldim ve 27 yaşımın en azından son yarısını çocukken hayal ettiğim gibi süper yaptım. 28. Doğum günümü de Japonya’da kutlayacaktım ve normalde doğum günü kutlamalarına önem vermesem de bu sefer dönüp baktığımda hatırlayacağım bir şeyler yapmak istedim. Kumar sevmeyen bir insan olmama rağmen Pachinko oynamaya karar verdim. Bir çeşit hafif kumarhane olan pachinko salonlarının bu kadar popüler olması, her sokakta, sakin sokaklarda bile karşıma çıkması ve gündüz vakti bile müşteri çekiyor olması çok şaşırtıyordu beni. Bir yandan bu kumar merakı kafamdaki Japon imajına ters düşerken bir yandan salonların camekanlarının içerisi görünmeyecek şekilde pachinko makinaların temalarını oluşturan çizgi karakterlerin posterleriyle kaplanmış olması pek bir Japon geliyordu bana. Doğum günümde önce Meksikalı oda arkadaşım ve Singapurlu arkadaşımızla Shibuya, Harajuku taraflarına gittik. Shibuya’dan Harajuku’ya dolaşa dolaşa geldiğimizde hava kararmıştı. İstasyonun yanındaki köprünün üstünde bir insan topluluğu gördük. Bir grup müzisyen sokak performansı için hazırlanıyordu ve muhtemelen internetten haberleştikleri hayran kitlesi etraflarında toplanmış bekliyordu. Henüz müzik başlamamışken insanların istekle bekliyor olması ilgimizi çekti ve biz de beklemeye başladık. Sonunda kendi besteleri olan tipik romantik J-pop şarkılarını çalmaya başladılar. Gerçekten çok güzel bir canlı müzikti. Solist tek tek dinleyicilerle göz teması kuruyor, gözünüzün içine bakarak şarkısını söylerken sanki kalabalıkta bir siz varmışsınız, size aşıkmış da, sadece sizin için söylüyormuş gibi hissettiriyordu. Ön çaprazımdaki müzisyenlerden birinin annesi ya da teyzesi olduğundan şüphelendiğim bir kadın, yabancı kızların da dinlemeye gelmiş olmasından çok mutlu olduğu her halinden belli, bana öne geçmemi teklif etti. Bense solistin yoğun göz temasından biraz utanmış olduğum için insanların arkasında kalıp müziğin keyfini çıkarmayı tercih ettim. Üstünde durduğumuz köprünün altından trenler geçiyordu, sol tarafımızda Meiji Tapınağının içinde saklı olduğu koruluk karanlık ve gizemli görünüyordu, sağ tarafımızda ve müzisyenlerin arkasına doğru şehir ışıl ışıldı, seyircilerin arasında Marslı filmindeki astronot kıfetini giymiş biri vardı, Japonlar çok mutlu görünüyor, gülümseyerek müzisyenleri dinliyorlardı. O kadar güzel bir andı ki, müziğin de etkisiyle bir an çok duygulandım, “işte bu” dedim, “bu yüzden Japonya’da yaşamak istiyorum”.

Gecenin sonunda Pachinko’ya giderken arkadaşlara kazanırsam size donut ısmarlıyorum dedim “Yaay” dediler, kaybedersem siz bana ısmarlıyorsunuz diye ekledim “Aa yok ben gelmeyeyim, ufak bir işim vardı da…” filan dediler güldük. Ben dahil herkes kaybedeceğimden çok emindi zaten oynamış olmak için gidiyordum kazanmak için değil. İçeri girdiğimizde sevdiğim anime karakterlerinin olduğu bir makine aradım, mesela Gundamlı filan, ama bulamadım ve gözüme en şirin görünen makineyi seçtim. Mahjong oynayan moe kızlar temalıydı. Gitmeden önce internetten nasıl oynandığını araştırmış ve makineyi istatistiklerine bakarak seçmem gerektiğini  öğrenmiştim. Denildiğine göre dalgalar halinde kazanma kaybetme trenderine giriyormuş makineler, yani uzun süredir hiç büyük para vermemiş ya da yavaş yavaş artan bir kazandırma trendine girmiş bir makine seçmem gerekiyordu ama o gürültülü ve renkli salona girince kafam karıştı ve gözüme güzel görünen makineye oturdum. İnternette  okuduğum gibi paramı girdim görevlinin de yardımıyla oyunu başlattım toplar yağmaya başladı, ben de topların fırlama hızını etkileyen hassas vanayı belli bir açıda tutup topların hedefe girme şansı en çok yükselten noktayı yakalamaya çalışıyordum. Önümde topların düşüp sağa sola çarptığı, çeşitli bölmelere girdiği dev bir kutu ortasında aşağı yukarı hareket eden bir ekran vardı. Aşırı miktarda ses, renk ve animasyon vardı. Topların çoğu boşa gidiyordu, bir kısmıysa hedefe giriyor ve sanırım daha fazla top olarak önümdeki havuza geri dönüyordu, ordan paraya çevirmek üzere sepetime aktarabilir ya da oyuna devam etmek için makineye geri dökebilirdim. Her top bir miktar paraya denk geliyor ve toplar bitince oyun da bitiyordu. Yüklü miktarda top kazanmanın yoluysa yeterince top toplayınca gerçekleşen çekilişlerde aynı şekilden 3 tane denk gelmesinden geçiyordu. Çekiliş zamanı gelince ekranımda mahjong oynayan kızlar oyunlarında kritik bir noktaya geliyordu, ekranım yanıp sönmeye başlıyor ve butona bas yazıyordu. Basınca da mahjong taşları açılıyor ikisi aynı olan taşların üçüncüsü denk gelecek mi diye heyecanla ekranı izliyorduk. Denk geldiğindeyse şakır şakır bir metal top nehri akmaya başlıyordu önümdeki havuza. Vanayı sabit tutmaya çalışmak arada topları oraya buraya aktarmak ve zamanı gelince butona basmak dışında bir şey yapmıyordum ama makinem sürekli heyecanlı bir şeyler oluyor havasına giriyor ve ben sürekli kazanıyordum. Bir ara toplarım taşacak zannettim, arkadaşlarım metal topları sepetlere aktarmaya başladılar. Ben açıkçası azcık oynayacağım ve hemen kaybedeceğim sanıyordum ama kazandığım için oyunun sonu bir türlü gelmiyordu. Makinemin üstünde şanslı modda olduğu yazıyordu. Kızların sıkılmış olacağını düşündüğüm için oyunu bırakmak istedim. Butona basıp görevliyi çağırdım. Tam kalkmıştım ki görevli “Emin misiniz? Makine şanslı modda” dedi ben de enayi gibi görünmemek için iyi peki biraz daha oynayayım dedim ve geri oturdum. Biz süre daha geçti, sepetlerim doldu taştı. Kazandıklarımın ne kadar paraya denk geldiğini bilmediğim için ve çok fazla olmayacağını tahmin ettiğim için çok da umursamıyordum. Yorulmuştum ve kızların benim Pachinkom yüzünden saatlerce ayakta bekleyip sıkılmasını istemiyordum. Tekrar görevli çağırıp kalktım ama tam bu sırada makine çekiliş yapıp, kazanıp top yağdırmaya başladı. Görevliyle birbirimize baktık, ben en iyisi biraz daha devam edeyim dedim. Makine resmen beni bırakmak istemiyordu, sürekli kanzandığım için çıkıp evimize gidemiyorduk. Etraftakiler, “Salak turist kızlara bak, bıraktılar kazancı, gidiyorlar.” demesin istiyordum. Sonunda artık yeter dedim, kesin olarak kalktım. Görevli “Makine hala şanslı modda.” Dedi. “Evet ama eve gitmek istiyorum:(” dedim.

Sonunda sepetlerimi alıp kazancımı tarttılar 200-250 lira civarı bir şey kazanmıştım. Arkadaşlarım toplam top sayımı yen cinsinden toplam kazancıma eşit sandıkları için az bir şey alacağımı sanıyorlardı, çok şaşırdılar. Kazancımı almak için bizi üst kata yönlendirdiler. Orda bana 9.000 yene denk gelen altın ve gümüş çipler verdiler. Kalanı da arkamızdaki raflardaki ürünlerden seçerek tamamlamamızı istediler biz de güzel bisküvi paketleri seçtik. Fakat bu çipleri nasıl paraya çevirecektim? İnternette Pachinko salonlarının para vermesinin yasak olduğunu okumuştum, ayrıca çipleri nerede paraya çevireceğinizi söylemeleri de yasakmış. Japoncamızın yeterli olmadığını görünce bize bir güzellik yaptılar ve İngilizce bilen bir görevli bizi çipleri vereceğimiz binaya bizzat götürdü. Yolda da sakın kimseye söylemeyin çünkü sizi götürmemiz yasak dedi. Ayrıca “Çok şanslısınız kimse ilk seferinde kazanmaz” dedi. Ben de “Doğum günüm ya ondandır” dedim. Ufak bir binanın ikinci katına çıktık, bomboş bir odada vezne gibi, camın arkasında tek başına oturan bir adam vardı. Çekmeceye çipleri koyduk, hiç konuşmadan çekmeceyi kendi tarafına çekip, çipleri alıp paramızı verdi. Çok tuhaf bir ortamdı, hemen çıktık ordan. Yolda Pachinkodan aldığımız bisküvileri yiye yiye yurda döndük. Bundan sonra doğum günlerimde değişik şeyler deneme kararı aldım. O kadar saat beni bekledikleri için kızlara da Pachinkodan kazandığım parayla ramen ısmarladım. Başta verdiğim ve ciddiye almadıkları sözü tutup donut da ısmarladım tabii.

1456138964587.jpg

 


7 Responses to “Son Derece Kişisel Japonya Günlüğü 2”


  1. May 9, 2016 at 10:55 pm

    Bir solukta okudum ellerine sağlık ^^

  2. 2 hopkop
    May 14, 2016 at 2:44 pm

    eline sağlık içten, cidden okuması çok zevkli :)

  3. 3 ebudono
    June 6, 2016 at 6:44 pm

    evet evet zaten yazılarını hevesle takip ettiğim tek blogger’ımın japonya maceralarını okumak çok tatlı oluyor :) daha sık yaz olur mu! :) :)

  4. 4 Baryshx
    July 15, 2016 at 5:54 am

    Güzel bir yazı olmuş, Türkiye bir başka güzel dediğin zamanlar oldu mu

  5. 5 Hülya Hayırsever
    July 23, 2016 at 3:09 pm

    İçten cim annene ‘İçten nasıl Japonya ya alıştı mı?’ dıye sorduğumda blogunu okumamı önerdi.Okudum ve çok hoşuma gitti.Daha çok Kore kültürüne aşina olsam da senin anlatımın ile Japon kültürü ve yaşamı ile ilgili güzel bilgiler edindim.Mutlu olduğun yerde yaşamanı ve hep mutlu olmanı diliyorum.

  6. 6 Gürkan
    September 10, 2016 at 5:09 am

    Ne olur bitmesin diyerek okudum :/ Belli mi olur, belki okulum bitince bende giderim :). Güzel bir bloga benziyor. Biraz dolaşayım ^_^

  7. 7 Engin Adıgüzel
    November 29, 2016 at 9:51 pm

    Hadi ama öldük yeni yazını beklerken :)


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s


Arşiv (adeta bir zaman tüneli)

yazı kategorileri

Yeni yazılardan haberdar olmak için mail adresini gir.

Join 263 other followers

blog istatistikleri

  • 490,153 tıklama
Personal Blogs - BlogCatalog Blog Directory

şu sıralar okuduğum

RSS icten’s Recently Watched Anime from MyAnimeList.net

RSS icten’s Recently Read Manga from MyAnimeList.net


%d bloggers like this: