08
May
16

Son Derece Kişisel Japonya Günlüğü 2

Japonya’da ilk zamanlarımda yolda yürürken asla müzik dinlemiyor, etrafımdaki her ayrıntıya dikkat ediyor ve her şeyin fotoğrafını çekiyordum.  Dünya gözüme farklı görünüyordu, etrafa eleştirel bir gözle bakıp, tam olarak neyin farklı olduğunu ve neden farklı olduğunu bulmaya çalışıyordum. Mesela elektrik direkleri çok farklıydı. Animelere o cyberpunk havayı veren karman çorman elektrik telleri her yerdeydi, üçgen çatılı minik evler, sakin dar sokaklar ve orda burda karşıma çıkan minik tapınak ve mezarlıklarla tezat oluşturuyorlardı. Elektrik direklerinin bu kadar farklı olmasının bizden farklı bir voltaj kullanıyor olmalarından kaynaklı olduğunu sanıyorum. Ayrıca en sade apartmanlar bile gözüme bir farklı görünüyordu. Bunun da apartman merdivenlerinin dışarda olmasından kaynaklandığını fark ettim. Dışarıya açık merdivenler binaları beton yığını olmaktan çıkarıyor. Bir de Japonlar sokaklardaki, ev ve apartman kenarlarındaki en ufak boşluğu bile değerlendirip saksı, minik heykeller ve bazen kayalarla süslüyorlar ve bu konuda kendilerine özgü bir estetik anlayışları var. Bunlara bir de bisikletli kibar Japonlar ve sağdan soldan hatta havadan, yolların üstünden geçen raylı sistem hatları eklenince her gün yürüyerek okula gitmek mutluluk verici bir olay haline geliyor. Çevreye karşı bu uyanıklık hali maalesef 2. Ayın sonlarına doğru yok oldu. İnsan beyninin uyum sağlama yeteneği çok acayip. Her şey normalleşti, yolda Türkçe müzik dinleyerek yürümeye, daha az fotoğraf çekmeye başladım.

Başlarda trene binmek, bilet almak, alış veriş yapmak, her şey bir mücadeleydi. Alfabe farkı nedeniyle artık okuma yazma bilmeyen bir insanın hayatını yaşıyordum. Aslında katakana ve hiragana biliyordum ama heceleyerek, çok yavaş okuduğum için pek yardımcı olmuyordu. Yabancı kelimeler katakanayla yazıldığı için marketteki çoğu ürünün üstünde katakanayla Avrupa dillerinden devşirme isimleri yazıyor. Başlarda her hece üzerinde 10 saniye düşünüp nasıl okunduğunu hatırlamam, sonra hepsini  birleştirip hangi ingilizce kelimeden gelme olduğunu anlamam gerekiyordu. Ama bu şekilde kelimenin sonuna gelene kadar başını unuttuğum için çoğu zaman uğraşmayıp paketin üstündeki resme bakarak alış veriş yapıyordum bu yüzden de sütlü kahve yerine yanlışlıkla sütlü çay filan alıyordum. Şimdiyse bu kadar basit şeyleri okumayı nasıl beceremediğime şaşıyorum.

Vejetaryen olmam da hayatımı çok zorlaştırıyordu tabii. Vejetaryenseniz bir şey almadan önce içindekiler kısmına bakmanız gerekir. Türkiye’deyken tatlılarda sığır jelatini, tuzlulardaysa et aroması var mı diye şöyle bir bakardım, bir saniyemi alırdı. Burdaysa içindekiler kısmının nerden başladığını bulmak bile bir mücadele, genelde başka bir sürü yazı içinde kaybolmuş oluyor.  İşimin zor olacağını zaten biliyordum ama durumumun içindekiler kısmını bulamayacak kadar kötü olmasını beklemiyordum. İlk haftalarda etiket okuma konusunda ciddi ciddi ders çalıştım. Japonların ürünlere koyabildikleri vejetaryen olmayan içerik listesi o kadar kalabalık ki kanji bilgisi sıfıra yakın biri olarak bunları ezberlemem münkün olmadı. Hala daha her seferinde bana hiç bir şey ifade etmeyen kanji karmaşası içinde, pek de aklımda tutamadığım yememem gereken şeyler listesindeki kanjileri tanımaya çalışıyorum. Listede bu kanjilerden hiçbirini tesbit edememiş olmam gerçekten o ürünün vejetaryen olduğu anlamına gelmediği için çoğu zaman emin olamayıp satın almıyorum.

İlk haftalarda raylı sistemleri kullanmak da çok karışık görünüyordu. Her istasyonda bir kaç farklı hat kesişiyor önce doğru hattı bulmak gerekiyor sonra da gideceğiniz istasyonun uzaklığına göre doğru bilet parasını ödemek. Niyeyse bilet otomatlarının üstündeki haritada bütün istasyon adları sadece kanjiyle yazılmış, latin harflerini geçtim, hiraganayla okunuşları bile yok. Neyseki okulun olduğu Nippori istasyonu güneş kanjisiyle başladığı için onu kolayca tanıyabiliyordum, yurdun olduğu Kumanomae de ayı ile başlıyordu ve ayı kanjisini ezbere bilmesem de ayakları varsa hayvandır mantığıyla onu da tanıyordum.  Şimdilerde kanji okumayı  yavaş yavaş söktükçe trenin geçtiği istasyon isimleri birer birer anlam ifade etmeye başladı. Aylardır anonslarda duyduğum trenin duyuru ekranında gördüğüm istasyon isimlerini bir anda okuyabildiğimi fark etmek güzel bir duygu.

Japonlarda neden tren otakusu diye bir şey olduğunu anlamaya başladım. Bende de acayip bir tren sevgisi uyandı. Şehir kültüründe raylı ulaşım önemli bir yer işgal ediyor. Daha okulun ilk haftalarında farklı raylı sistemlerin adlarını öğrenmiştik, bunun en başta öğrenilecek temel bilgilerden biri sayılması ilginç gelmişti. Sadece okula yürürken bile kaç farklı hattın altından, üstünden, yanından geçtiğimi, okulun farklı dersliklerinin pencerelerinden, hatta bazen aynı pencereden kaç farklı hattın göründüğünü düşününce şehir bazen lunapark gibi geliyor. En sevdiğim şey bazı hatların yerden değil yüksek platformlardan geçiyor olması. Ders aralarında pencereden dışarı bakmak zihnimi dinlendiriyor. 6. Katta olduğumuz ve okulun yakın çevresinde kısa binalar, evler, biraz daha ilerdeyse yüksek binalar, iş yerleri olduğu için epey uzak bir mesafeye kadar irili ufaklı bina karmaşasını görebiliyorum. Zaten uzak nesnelere bakmak en büyük zevklerimden biridir. Bazen uzaktaki binaların arasında bir şeyin hareket ettiğini görüyorum: monorail geçiyor. Yüksekten geçtiği için çok güzel görünüyor. Sonra pencerenin diğer köşesinde başka bir şey geçiyor, hangi hat olduğunu çıkarmaya çalışıyorum. Pahalı ve kalabalık olduğu için okula giderken kullanmayı tercih etmesem de tatil günleri bazen kullandığım, yurdun olduğu mahalleyi diğer hatlara bağlayan monorail favorilerimden biri. Yanından geçtiği binaların 3. ya da 4 katına denk gelen bir yükseklikten gittiği, her tarafı açık olduğu ve binalara çok yakın geçtiği için her gün yürüdüğüm yolları tepeden izlemek çok zevkli oluyor. Son durağa geldiğinde büyük bir binanın etrafında 90 derece gönüş yapması gerekiyor. Turunu bitirmiş eğlence parkı trenleri gibi yavaş yavaş dönerek durmaya hazırlanmasını çok seviyorum. Son istasyonda çevresinde döndüğümüz binanın camları içerisini göstermeyen cinsten ama eminim içerden tren görünüyordur. Orda çalışanlara nasıl göründüğünü merak ediyorum.

Okulda ilk ayımızın sonunda sınıflarımız değişti, çünkü sınav olup hızlı ve yavaş öğrenciler olarak ikiye ayrılmıştık. Sınavdan iyi not alıp hızlı sınıfa geçince ilk ders hoca Japonca’nın ve Akamonkai’nın nasıl olduğunu sordu. Japoncanın kolay ve eğlenceli olduğunu, Akamonkai’ın da çok zor bir okul olmadığını söyledim. Sonraki günlerde kanji eğitimi başlayınca bu laflarımı bir güzel yutacaktım. Meğerse Akamonkai Japonya’daki en zor dil okullarından biriymiş. İkinci önem gelen Meksikalı oda arkadaşım bir yurtdışı eğitim sitesinde dil okullarını hız ve zorluk derecesine göre sıralayan bir liste gördüğünü, Akamonkai’ı bu listenin en tepesinde yer aldığı için seçtiğini söyledi. Benimse okulun zorluğundan haberim yoktu, yurtları ucuz diye seçmiştim.

Sabah ilk iş bir önceki derste öğrendiğimiz kanjilerden sınav oluyoruz. Gerçek bir sınav değil bu, not filan vermiyorlar ama bir gün bile çalışmamak ertesi gün sınavda boş kağıt verip hocaya karşı mahcup olmak anlamına geldiğinden kanji çalışmaktan gramer çalışamaz hale gelmiştim. Bir de ilk dönem haftanın 3 günü dersimize giren hocamız o gün öğrettiği kanjilerin farklı okunuşlarını hemen ezberlememizi bekliyor, dersin sonunda en zayıf halka yarışmasındaki gibi zincirleme sözlü yapıyordu. Herkese sırayla tahtadaki kelimelerden birinin okunuşunu soruyor biri yanlış cevap verirse zincirin başına dönüyordu ve yarı şaka yarı ciddi zinciri tamamlayana kadar araya çıkartmayacağını söylüyordu. En arka köşede oturduğum için zincir hep benden başlıyor, biri yanlış cevap verirse yine bana dönüyordu. Yarısı Çinlilerden oluşan sınıf kanjilerin okunuşlarını hemen ezberleyip takır takır cevap verirken kendimi geri zekalı gibi hissediyor, üzerimde sınıfın teneffüse çıkışını engellemek gibi bir sorumluluk da olduğu için iyice geriliyordum. Bu yüzden bir süre sonra kanjilerin yazılışlarına kafa yormayı bırakıp sadece dersin sonundaki sözlüye odaklanmaya başladım. Hayatımda ilk defa gördüğüm bu şekillerin bilmem kaç tane farklı okunuşlarını hemen ezberlemeye çalışırken muhtemelen tahtaya suratımda bir panik ifadesiyle bakıyordum. Başlarda hoca “İçten-san senden başlayalım mı?” deyince başımı “istemem” anlamında hızla sağa sola sallıyordum. Hoca “İstemiyor musun?” deyip pek gülüyor ama yine de benden başlıyordu. Bir süre sonra sınıfta benden daha kötüler olduğunu, Çinlilerle aynı performansı göstermemin zaten beklenmediğini ve hocanın bana, Meksikalı çocuğa ve İtalyan kıza özellikle kolay okunuşlar sormaya çalıştığını farkedince bir güven geldi ve sözlünün benden başlamasını serin kanlılıkla kabul etmeye başladım zaten seçme şansım da yoktu. Böylece kanji sözlüsü dehşetini sonunda yendim ama ilk zamanlar kanji dersinin sonunda gerçekten stresten bitap düşmüş oluyordum.

Bizi yeni sınıflarımıza geçtikten sonra Tokyo’nun biraz dışında, kendi kendimize kolay kolay gidemeyeceğimiz Kamakura ve Enoshima’ya okul gezisine götürdüler. Bizden gezi için çok az bir para aldılar, masrafların %70’ini okul karşıladı. Hocalar en başından beri gezi konusunda çok heyecanlıydı. Geziye gitmezsek yok yazılacağımızı, yarı zamanlı çalışanların iş yerlerinden izin almaları gerektiğini, zamanında gelmezsek otobüslerin kalkacağını ve geziyle ilgili bir sürü kuralı hatırlatıp duruyorlardı. Okul gezileri animelerde hep gördüğüm bir Japon klişesi olduğu için ben de çok heyecanlanmıştım. Gezi için erkenden okulda olmamız gerekiyordu ben de uykumu almak için erkenden yattım ama heyecandan uyuyamadım ve bütün gezi boyunca uykusuzluktan gözlerim yanarak gezdim. Bizim sınıfı üst seviyeden başka bir sınıfla aynı otobüse koymuşlardı, bizim hocamız mikrofonu alıp konuştuğundan her şeyi anlıyordum ama üst sınıfın hocası konuştuğunda çoğu şeyi anlamıyordum. Böylece başlangıç seviyesi hocası olmanın bambaşka bir uzmanlık gerektirdiğini de bir kez daha anlamış oldum. Üst sınıfın hocası karmaşık ve zarif bir Japoncayla sağ tarafınızda şu yer almaktadır gibi bir şeyler anlatıyordu. Ben çoğu zaman neyin yer aldığı bir yana yönünü bile doğru anladığımdan emin olamadığım ve anlamıyor olmaktan utandığım için çaktırmadan hem sağa hem sola bakmaya çalışıyordum. Bizim hocamızsa kendi sınıfından çoğu kişinin anlamayacağını bildiğinden öbür hoca konuşurken zaman zaman eliyle gösterip abartılı bir şekilde “SAĞ! SAĞ!” diye bağırıyordu. Biz hocamızın abartılı hareketlerine alışkındık ama bu durum üst seviye öğrencilerini epey eğlendirdi. Henüz başlangıç seviyesinden olduğumuz için pek konuşamıyorduk bu yüzden gezi sırasında beraber dolaştığım Çinli kadınlarla muhabbetimiz çoğunlukla bazı nesneleri işaret edip bildiğimiz bir kaç basit sıfatla yorumlayıp sonra çok komik bir şey söylenmiş gibi gülüşmek ya da önemli bir yorum yapılmış gibi kafa sallayıp sou desu neeee demekten ibaretti. Yağmur yağsa da keyifli bir geziydi, güzel manzaralar, tapınaklar gördük. En çok da otobüste de yanıma oturan Çinli sıra arkadaşımla İngilice sohbet etmekten keyif aldım. Bir ara bana neden Japonya’ya geldiğimi sorduktan sonra otobüsün öbür tarafında oturan Meksikalı çocuğa seslenip ona da aynı şeyi sordu. Sonra da çocuksu bir ifadeyle “herkes nazik oldukları için Japonları seviyor ama Çin’de gelin” dedi. Sonra da Japon hükümetine tepkili olduğunu belirtti. Bunu duyunca dudağımın alaycı bir gülümsemeyle kıvrılmasına engel olamadım, ben daha lafıma başlayamadan ne düşündüğümü anladı ve “Tabii Çin hükümetini de eleştiriyorum” diye ekledi.

IMG_20151118_130708

Okul 3 aylık dönemlerden oluşuyor: 2 buçuk ay ders, 2 hafta tatil. Dönem sonuna doğru final sınavları yapılıyor; yazı dili, gramer ve dinleme sınavlarından en az 80 almak gerekiyor. Sınıf geçemeyip aynı 3 ayı tekrar okuyanların sayısı hiç de az değil. İkinci dönem sayısı sürekli artan kanjileri unutmamaya çalışma derdine bir de sürekli ağırlaşan gramer eklendi. Bir kanjiyi bir hafta hiç yazmazsam yazılışını hemen unuttuğumu fark etmiştim. Eski kanjileri de sık sık yazarak çalışmam gerekiyordu. Artık sadece kanjiye yoğunlaşmak gibi bir şansım da yoktu, kelime ve gramer çalışmazsam üst sınıfa geçemeyip aynı dönemi tekrar etmek zorunda kalabilirdim. Okulda aynı sınıfı tekrar eden öğrencilerin sayısı gözümü korkutuyordu. En kötüsü de tenefüslerde sınıf arkadaşlarımın çat pat Japonca sohbetlerine katılamıyor olduğumu görmemdi. Sınıf arkadaşlarımla konuşurken ilk bir kaç cümleden sonra zorlanıp hemen İngilizceye geçiş yapıyordum.  Bana Japonca olarak sordukları sorulara İngilice cevap veriyordum. Sınav notlarım iyi olmasına rağmen sınıf arkadaşlarımla karşılaştırınca Japonca konuşamadığımı, bunun ders çalışmakla çözülecek bir sorun olmadığını, belki de hiç konuşamayacağımı düşünüp umutsuzluğa kapıldım. Bu sonuçta bir bilgi değil karakter sorunuydu. Diğerleri konuşurken korkunç hatalar yapıyorlar ama umursamıyor ve birbirlerini anlıyorlardı, bense hata yapmaktan korktuğum için konuşmaktan kaçınıyordum. İkinci döneme çok büyük bir hevesle başlamıştım ama tüm bu endişelerim nedeniyle ikinci dönemin ilk haftalarında yani Japonya’daki dördüncü ayımda uyku sorunları çekmeye başladım. Nasıl oldu bilmiyorum ama sonraki birkaç ayda her şey yoluna girdi. Batılılar hariç diğer öğrencilerle İngilizce konuşmayı bıraktım, sınıf arkadaşlarımdan Taywanlı bir çocukla sık sık mutfakta yemek yaparken karşılaşıyordum, onunla bol bol Japonca konuşmaya özen gösterdim. 2 ay kadar sonra garsonluk için Japonca iş görüşmesine gidiyor, 2 buçuk ay kadar sonra da dönem sonu kutlamasında herkesle Japonca konuşuyor hatta benimle İngilizce konuşanlara Japonca cevap veriyordum.

Anladım ki Japonya’da içmeye gitmek bara gidip bir kaç kadeh içmek değil içkili yemeğe gitmek anlamına geliyor. İçkili yerler genelde saat üzerinden para ödenen yiyebildiğin kadar ye, içebildiğin kadar iç paketleri sunuyorlar. Bu durum benim hiç hoşuma gitmedi. Öncelikle vejetaryen olduğum için zaten yemekleri yiyemiyor boşuna para ödüyorum. Ayrıca içtiğinizden çok yemek yiyorsanız bunun adına içmeye gitmek dememelisiniz gibi geliyor. En önemlisi de bizim kültürümüzde “ağzınla iç”, “içmeyi bilmiyorsan içme” denir. Çakırkeyif olmak, hoş sohbet için içilir, sarhoş olup dağıtmak hoş karşılanmaz. Bu yüzden yavaş yavaş, keyifli keyifli içmek yerine sınırlı zaman içinde sarhoş olmaya çalışmak bana çok ters geliyor. Yan sınıfla birlikte organize edilen içkili gece de “yiyebildiğin kadar ye” şeklindeydi, benim için yemeyeceğim etlere para ödemek anlamına gelse de böyle bir deneyimi kaçırmamak için ben de katıldım. Üstelik o hafta hayatımda ilk defa mide ağrısı çekmiştim. Çelikten olduğuna inandığım midem bana ihanet etmişti. Anladım ki midem çelikten değilmiş, ben sağlıklı besleniyormuşum. Japonya’nın tuhaf, yanık tadı bol kremayla saklamaya çalıştıkları hazır kahveleri sanırım sonunda mideme zarar vermişti. Bu yüzden o gece daha da dikkatli içmem gerekiyordu. Özellikle yavaş içtiğim halde Asyalı kızların yanında “sağlam içer” imajı çizmem zor olmadı. İçki konusunda Türk kadınını hakkıyla temsil ettiğimden emin olabilirsin sevgili okuyucu. Çinli kızların ume şarabı söyleyip kadehin dibini görmeden yüzlerinin kıpkırmızı olduğunu hayretle gördüm. Özellikle hocamızın ben öğretmenim usturuplu içmem lazım dememesi ve sarhoş olduğunu hiç gizlemeye çalışmaması beni şaşırttı. Dikkatimi çeken başka bir nokta içki listesinde hiç votka olmamasıydı. Bizde çok yaygın olmasına rağmen onlarda yok, onun yerine çeşit çeşit viski highball var. Bunun nedeni Japonya’nın viski üreticisi olması sanırım. Highball terimini ilk defa burda duydum, sanırım viskinin gazlı bir içecekle sulandırılması anlamına geliyor. Bira gibi kutuda çeşitli aromalarda highball satılıyor. Viski yerine shochu temelli olanları da var ama hocalarımızdan birinin dediğine göre highball konsepti bir kaç sene önce viski markaları aracılığyla popüler hale gelmiş. Önce önyargıyla yaklaştım ama sonunda zencefilli highballun çok lezzetli olduğunu fark ettim.

Bir gün derste hoca Japon içki kültüründe 2. Parti, 3. Parti gibi şeyler olduğunu söylemişti. İlk parti bitip de içmeye devam etmek  isterlerse başka bir yere gidiyorlarmış, o da yetmezse başka bir yere daha… Ben derste neden söz ettiklerini anlamamıştım, neden sabaha kadar aynı yerde içmek yerine sürekli mekan değiştiriyorlar ki? O gece biz de 3 ayrı mekana gidince Japon içki kültürüne dair bu esrarı çözmüş oldum. Saat sınırlamasıyla içebildiğin kadar iç üzerinden anlaştıkları için süre bitince hesabı ödeyip kalkıyorlar. Biz de daha saat belki 9 bile olmadan daha yeni keyiflenmeye başlamışken kalkmak zorunda kaldık. Hoca da hadi karaokeye gidelim dedi ama yeterince içilmediğine karar vermiş olacak ki ondan önce başka bir yere daha gidelim dedi. Bir apartmanın ikinci katına çıktık burda paravan gibi ahşap duvarlarla ayrılmış içinde yer sofrası gibi çukurda, alçak masalar olan halı kaplı bölmeler vardı. Bu bölmelerden birine ayakkabılarımızı çıkararak girdik. Masadaki tabletlerden içkilerimizi spariş ettik. Bu sırada kültür farklılıklarından kaynaklı enteresan bir olay oldu. Genç  ve güzel hocamız benim yanımda, bölmenin kapısına yakın tarafta oturuyordu. Yan bölmede biz geldiğimizde de içki içen Batılı bir grup vardı. Aralarından biri bizim okulun öğrencisiydi ve bizim gruptaki Meksikalı çocuk arkadaşı olduğu için selam vermeye geldi. Ben de “aaa sen …-san değil misin okulun yurdunda tanımıştık” dedim. Daha sonra ben diğer yandaki arkadaşla konuşmaya dalmış olmalıyım, Hocamız da kapı eşiğinde duran Batılılarla konuşuyordu. O tarafa bakmadığım için ne olduğunu anlamadım ama birden grubumuzdaki Koreli erkekler alarma geçti, kapı eşiğinde oturan Çinli kız hocayla kapı arasına oturarak kapı dışındaki Batılı öğrenciyle konuşmasını engellemeye çalıştı. Yan masadakiler hocam sizi bu masaya alabilir miyiz dediler. Herkes hocanın dikkatini başka yöne çekmeye çalışıyordu. Bir saniye içinde bu kadar tepki verecek ne olmuş olabilirdi ki? Yan masadaki Koreli çocuğun “Hocam, yok ben Akamonkai orta seviye öğrencisiyim, yalan bunlar, inanmayın. Dünya’da kötü erkekler var” gibi şeyler söylediğini duydum. Kapının dışındaysa ayaklanan Koreliler dışardan gelen ve hocayı korumaya çalıştıkları Batılı çocuk ve onun arkadaşı Meksikalı çocukla konuşuyorlardı, herkes nazik olmaya çalışıyordu ama tansiyonun yükseldiği belliydi. Korelilerden birinin “Sensei sizin arkadaşınız değildir!” dediğini duydum. Çok sonradan başka bir Meksikalı arkadaş aracılığıyla öğrendim ki o gece Asyalıları alarma geçiren Batılı çocuğun sohbet ederken “ay sen ne kadar kawaiisin” diyerek hocamızın yanağına dokunmuş olmasıymış. Batılılar “ne var ya bunda bu kadar heyheylenecek” derken, Asyalıların olayı saygısızlık ve hatta kötü niyet olarak gördükleri belliydi. Bu bölmeli yerde de birer kadeh içtikten sonra aynı binanın en üst katına karaokeye çıkıldı. Japonya’da karaoke de görmüş oldum, artık gözüm açık gitmem. Karaokenin ne anlamı var, evde şarkı söylemekten ne farkı var merak ediyordum. Ama o disko ışıklandırmalı büyük parti odasına girince ve hocamızın Kenshin’in çok sevdiğim açılış şarkısını baştan sona söylemesini dinleyince anladım, ses hoparlörden geldiği için çok başka bir havası oluyor. Gruptaki Çinli kızların hem Japonca hem Korece bir sürü şarkıyı ezbere söylemeleri beni çok şaşırttı. Karaoke listesinde Çin pop şarkıları da vardı. Herkesin bir ağızdan söylediği Asya pop şarkılarını ilk defa duyuyor olmak beni biraz rahatsız etti, işte o zaman gruptaki yabancı öğrencilerden daha yabancı olduğumu hissettim. Finalde Titanic çaldılar ve bu insanlar bu şarkıyı da baştan sona ezbere biliyorlardı bense en son çocukken dinlemiştim.

Çocukken İzmir Atakent’te dev bir bilboardda bir parfüm reklamı vardı. Erkek bir modelin yanında seksi, tehlikeli, yaş: 27 gibi saçma sapan bir şeyler yazıyordu. 27 herhalde çok süper bir yaş olmalı diye düşünmüştüm. Sonraki 18 yıl boyunca da bunu hiç unutmadım. Fakat sonunda 27 olduğumda hayatımın en kötü yıllarından birini yaşıyordum. Doktoraya başlayıp hayal kırıklığıyla bırakmıştım, günlerim evde ideallerimden çok uzak işlere başvurup, gelmeyen cevapları bekleyerek, kazanamadığım ya da saçma nedenlerden ötürü başvuramadığım Uzakdoğu burslarına hazırlanarak geçiyordu. Baktım olmuyor, kendi imkanlarımla Japonya’ya geldim ve 27 yaşımın en azından son yarısını çocukken hayal ettiğim gibi süper yaptım. 28. Doğum günümü de Japonya’da kutlayacaktım ve normalde doğum günü kutlamalarına önem vermesem de bu sefer dönüp baktığımda hatırlayacağım bir şeyler yapmak istedim. Kumar sevmeyen bir insan olmama rağmen Pachinko oynamaya karar verdim. Bir çeşit hafif kumarhane olan pachinko salonlarının bu kadar popüler olması, her sokakta, sakin sokaklarda bile karşıma çıkması ve gündüz vakti bile müşteri çekiyor olması çok şaşırtıyordu beni. Bir yandan bu kumar merakı kafamdaki Japon imajına ters düşerken bir yandan salonların camekanlarının içerisi görünmeyecek şekilde pachinko makinaların temalarını oluşturan çizgi karakterlerin posterleriyle kaplanmış olması pek bir Japon geliyordu bana. Doğum günümde önce Meksikalı oda arkadaşım ve Singapurlu arkadaşımızla Shibuya, Harajuku taraflarına gittik. Shibuya’dan Harajuku’ya dolaşa dolaşa geldiğimizde hava kararmıştı. İstasyonun yanındaki köprünün üstünde bir insan topluluğu gördük. Bir grup müzisyen sokak performansı için hazırlanıyordu ve muhtemelen internetten haberleştikleri hayran kitlesi etraflarında toplanmış bekliyordu. Henüz müzik başlamamışken insanların istekle bekliyor olması ilgimizi çekti ve biz de beklemeye başladık. Sonunda kendi besteleri olan tipik romantik J-pop şarkılarını çalmaya başladılar. Gerçekten çok güzel bir canlı müzikti. Solist tek tek dinleyicilerle göz teması kuruyor, gözünüzün içine bakarak şarkısını söylerken sanki kalabalıkta bir siz varmışsınız, size aşıkmış da, sadece sizin için söylüyormuş gibi hissettiriyordu. Ön çaprazımdaki müzisyenlerden birinin annesi ya da teyzesi olduğundan şüphelendiğim bir kadın, yabancı kızların da dinlemeye gelmiş olmasından çok mutlu olduğu her halinden belli, bana öne geçmemi teklif etti. Bense solistin yoğun göz temasından biraz utanmış olduğum için insanların arkasında kalıp müziğin keyfini çıkarmayı tercih ettim. Üstünde durduğumuz köprünün altından trenler geçiyordu, sol tarafımızda Meiji Tapınağının içinde saklı olduğu koruluk karanlık ve gizemli görünüyordu, sağ tarafımızda ve müzisyenlerin arkasına doğru şehir ışıl ışıldı, seyircilerin arasında Marslı filmindeki astronot kıfetini giymiş biri vardı, Japonlar çok mutlu görünüyor, gülümseyerek müzisyenleri dinliyorlardı. O kadar güzel bir andı ki, müziğin de etkisiyle bir an çok duygulandım, “işte bu” dedim, “bu yüzden Japonya’da yaşamak istiyorum”.

Gecenin sonunda Pachinko’ya giderken arkadaşlara kazanırsam size donut ısmarlıyorum dedim “Yaay” dediler, kaybedersem siz bana ısmarlıyorsunuz diye ekledim “Aa yok ben gelmeyeyim, ufak bir işim vardı da…” filan dediler güldük. Ben dahil herkes kaybedeceğimden çok emindi zaten oynamış olmak için gidiyordum kazanmak için değil. İçeri girdiğimizde sevdiğim anime karakterlerinin olduğu bir makine aradım, mesela Gundamlı filan, ama bulamadım ve gözüme en şirin görünen makineyi seçtim. Mahjong oynayan moe kızlar temalıydı. Gitmeden önce internetten nasıl oynandığını araştırmış ve makineyi istatistiklerine bakarak seçmem gerektiğini  öğrenmiştim. Denildiğine göre dalgalar halinde kazanma kaybetme trenderine giriyormuş makineler, yani uzun süredir hiç büyük para vermemiş ya da yavaş yavaş artan bir kazandırma trendine girmiş bir makine seçmem gerekiyordu ama o gürültülü ve renkli salona girince kafam karıştı ve gözüme güzel görünen makineye oturdum. İnternette  okuduğum gibi paramı girdim görevlinin de yardımıyla oyunu başlattım toplar yağmaya başladı, ben de topların fırlama hızını etkileyen hassas vanayı belli bir açıda tutup topların hedefe girme şansı en çok yükselten noktayı yakalamaya çalışıyordum. Önümde topların düşüp sağa sola çarptığı, çeşitli bölmelere girdiği dev bir kutu ortasında aşağı yukarı hareket eden bir ekran vardı. Aşırı miktarda ses, renk ve animasyon vardı. Topların çoğu boşa gidiyordu, bir kısmıysa hedefe giriyor ve sanırım daha fazla top olarak önümdeki havuza geri dönüyordu, ordan paraya çevirmek üzere sepetime aktarabilir ya da oyuna devam etmek için makineye geri dökebilirdim. Her top bir miktar paraya denk geliyor ve toplar bitince oyun da bitiyordu. Yüklü miktarda top kazanmanın yoluysa yeterince top toplayınca gerçekleşen çekilişlerde aynı şekilden 3 tane denk gelmesinden geçiyordu. Çekiliş zamanı gelince ekranımda mahjong oynayan kızlar oyunlarında kritik bir noktaya geliyordu, ekranım yanıp sönmeye başlıyor ve butona bas yazıyordu. Basınca da mahjong taşları açılıyor ikisi aynı olan taşların üçüncüsü denk gelecek mi diye heyecanla ekranı izliyorduk. Denk geldiğindeyse şakır şakır bir metal top nehri akmaya başlıyordu önümdeki havuza. Vanayı sabit tutmaya çalışmak arada topları oraya buraya aktarmak ve zamanı gelince butona basmak dışında bir şey yapmıyordum ama makinem sürekli heyecanlı bir şeyler oluyor havasına giriyor ve ben sürekli kazanıyordum. Bir ara toplarım taşacak zannettim, arkadaşlarım metal topları sepetlere aktarmaya başladılar. Ben açıkçası azcık oynayacağım ve hemen kaybedeceğim sanıyordum ama kazandığım için oyunun sonu bir türlü gelmiyordu. Makinemin üstünde şanslı modda olduğu yazıyordu. Kızların sıkılmış olacağını düşündüğüm için oyunu bırakmak istedim. Butona basıp görevliyi çağırdım. Tam kalkmıştım ki görevli “Emin misiniz? Makine şanslı modda” dedi ben de enayi gibi görünmemek için iyi peki biraz daha oynayayım dedim ve geri oturdum. Biz süre daha geçti, sepetlerim doldu taştı. Kazandıklarımın ne kadar paraya denk geldiğini bilmediğim için ve çok fazla olmayacağını tahmin ettiğim için çok da umursamıyordum. Yorulmuştum ve kızların benim Pachinkom yüzünden saatlerce ayakta bekleyip sıkılmasını istemiyordum. Tekrar görevli çağırıp kalktım ama tam bu sırada makine çekiliş yapıp, kazanıp top yağdırmaya başladı. Görevliyle birbirimize baktık, ben en iyisi biraz daha devam edeyim dedim. Makine resmen beni bırakmak istemiyordu, sürekli kanzandığım için çıkıp evimize gidemiyorduk. Etraftakiler, “Salak turist kızlara bak, bıraktılar kazancı, gidiyorlar.” demesin istiyordum. Sonunda artık yeter dedim, kesin olarak kalktım. Görevli “Makine hala şanslı modda.” Dedi. “Evet ama eve gitmek istiyorum:(” dedim.

Sonunda sepetlerimi alıp kazancımı tarttılar 200-250 lira civarı bir şey kazanmıştım. Arkadaşlarım toplam top sayımı yen cinsinden toplam kazancıma eşit sandıkları için az bir şey alacağımı sanıyorlardı, çok şaşırdılar. Kazancımı almak için bizi üst kata yönlendirdiler. Orda bana 9.000 yene denk gelen altın ve gümüş çipler verdiler. Kalanı da arkamızdaki raflardaki ürünlerden seçerek tamamlamamızı istediler biz de güzel bisküvi paketleri seçtik. Fakat bu çipleri nasıl paraya çevirecektim? İnternette Pachinko salonlarının para vermesinin yasak olduğunu okumuştum, ayrıca çipleri nerede paraya çevireceğinizi söylemeleri de yasakmış. Japoncamızın yeterli olmadığını görünce bize bir güzellik yaptılar ve İngilizce bilen bir görevli bizi çipleri vereceğimiz binaya bizzat götürdü. Yolda da sakın kimseye söylemeyin çünkü sizi götürmemiz yasak dedi. Ayrıca “Çok şanslısınız kimse ilk seferinde kazanmaz” dedi. Ben de “Doğum günüm ya ondandır” dedim. Ufak bir binanın ikinci katına çıktık, bomboş bir odada vezne gibi, camın arkasında tek başına oturan bir adam vardı. Çekmeceye çipleri koyduk, hiç konuşmadan çekmeceyi kendi tarafına çekip, çipleri alıp paramızı verdi. Çok tuhaf bir ortamdı, hemen çıktık ordan. Yolda Pachinkodan aldığımız bisküvileri yiye yiye yurda döndük. Bundan sonra doğum günlerimde değişik şeyler deneme kararı aldım. O kadar saat beni bekledikleri için kızlara da Pachinkodan kazandığım parayla ramen ısmarladım. Başta verdiğim ve ciddiye almadıkları sözü tutup donut da ısmarladım tabii.

1456138964587.jpg

 

29
Jan
16

Son derece kişisel Japonya günlüğü 1

Japonya’ya geleli artık 3 aydan fazla oluyor. Daha önceleri yurt dışına kısa dönem dil eğitimi bahanesiyle gidenleri biraz kıskançlıkla karışık, parası olan ve işi gücü olmayan insanlar olarak görürdüm. Büyük konuşmamak lazımmış. Tüm kapıların yüzüme kapandığı ve hayatımın boşa aktığını hissettiğim bir dönemde kendime yatırım yapmaya karar verdim ve internette yaptığım araştırmalar sonucu “Burası iyi bir yere benziyor” dediğim bir dil okuluna 3 aylık kayıt yaptırdım.

Bir kaç ay içerisinde bütün belge ve seyahat hazırlığı işlemlerini kararlılıkla hallettim fakat yolculuk saati yaklaştıkça daha önce düşünmediğim endişeler su yüzüne çıkmaya başladı. Ruhsal yapı olarak da temelsiz endişelere kapılmaya meyilli bir tip olmam durumu kötüleştiriyordu. Aktarmalı, bekletmeli uzun uçak yolculuğu ve uçak biletlerinin hata kaldırmayacak kadar pahalı olması gözümü korkutmaya başlamıştı. Bu kadar uykusuzluğa ve yorgunluğa dayanabilecek miydim? Uçaklarımı kaçırmadan, hiçbir şeyimi kaybetmeden Japonya’ya varabilecek miydim? Kesin bavulum kaybolacaktı. Hem böyle bir okul gerçekten var mıydı ki? Neyine güvenip o kadar para ödemiştim? Annem neden herkese Japonya’ya gideceğimi söylüyordu? Neden yolda gördüğüm herkes yaklaşan yolculuğumun ayrıntılarını soruyordu? Kesin gidemeyip rezil olacaktım. Yolculukla ilgili teknik hatalar için bu kadar endişelenirken, nedense Japonya’da tek başıma olacak olmam beni hiç endişelendirmiyordu. Yolculuğa çıkmadan önceki son gece gördüğüm rüya bunun aslında böyle olmadığını anlamamı sağladı. Rüyamda güya Japonya’daydım ve hiç eğlenceli bir yer değildi. Her yer griydi ve deniz kenarında betona kurulmuş bir çocuk parkındaydım. Taa Japonya’ya gelmiş olduğum için mecburen eğlenmeye çalışacaktım artık. Bu yüzden salıncağa bindim ve yanımdaki Japon kız çocuğuyla İngilizce konuşmaya çalıştım. Bu tabii çok tanıdık bir histi çünkü Ben küçükken 4 yıl Almanya’da yaşamıştık. O zaman da çocuk parklarında başka ülkelerden diğer göçmen çocuklarla Almanca konuşur ve dillerimiz farklı olduğu halde üçüncü bir dili aracı olarak kullanmamıza hayret ederdim. Biraz hüzünlü bir dönemdi, bazen sabahları uyandığımda gözlerimi açmamakta ısrar eder, Almanya’da değilde İzmir’de anneannemin evinde olduğumu hayal ederdim. Hatta etrafımdaki odayı sağımda şu var, ayak ucumda şu var diye kurgulayıp gözlerimi açmadan önce kendimi buna iyice inandırırdım. Rüya bana bu hisleri tekrar yaşayabileceğimi söylüyordu. O sırada sevgilimin de parktaki insanlar arasında olabileceği hissine kapıldım. İmkansız olduğunu biliyordum ama onun da orda olması için çok güçlü bir istek duydum. Uyanınca fark ettim ki uzak bir ülkede tek başına olmak aslında epey korkutucu bir his.

Japonya’ya vardım. Sabahtı. Pasaport kontrolündeki adam benimle Japonca konuştu, anladım ve cevap verdim. Müthiş bir histi. İlk gelişin mi diye sordu. Evet dedim. Sugoi dedi. Tam olarak neyin sugoi olduğunu anlamadım ama gururlandım. Keisei Main Line’a binip Nippori istasyonuna ulaşmam gerekiyordu. Tıngır mıngır, uzun bir tren yolculuğu oldu. Makinist her istasyonda mırıl mırıl bir ses tonuyla istasyonun adını iki kez söylüyordu, ninni gibiydi. Aşırı uykusuz olmama rağmen uyuyamayacak kadar heyecanlıydım. Sürekli esniyor ve hayran hayran etrafıma bakıyordum. Karşımda oturan ikiz modasına göre, birbiriyle uyumlu, Disney temalı kıyafetler giymiş iki genç kız uyuklamaya başlamıştı. Demek böyle kızlar gerçekten vardı ve tren camından gördüğüm evler, ağaçlar, sokaklar gerçekten animelerdeki gibiydi ve gerçekten Japonya’da Japonca konuşuluyordu. Nedense içinde bulunduğum Japonya ile yıllardır duyduğum Japonya’nın aynı olması bana hayret veriyordu. Sanki televizyon ekranından ya da kitap sayfasından geçmişim ve kurgusal bir diyara gelmişim gibiydi. Japonya’ya geldiğim ilk günlerde yaşadığım gerçek dışılık hissini acaba hayatım boyunca bir daha yaşayabilecek miyim?

Nippori istasyonunda indim. Okulun sitesinde istasyondan okula yürürken hangi yollardan geçildiğini gösteren çok faydalı bir video vardı. Defalarca izleyip ezberlemiştim. Şimdi videodaki yollardan yürüyor olmak yukarıda sözünü ettiğim televizyon ekranından geçmişlik hissini iyice pekiştiriyordu. Bavulumu çeke çeke yürürken evlerin, çatıların, elektrik direklerinin, insanların ne kadar farklı olduğuna şaşıyordum. Bilinmeyen bir yerde olmanın verdiği tehlike hissi ve hayalini gerçekleştirmiş olmanın verdiği mutluluk birbirine karışmış ve bana aşırı bir zihin açıklığı vermiş gibiydi. Meğerse zihin açıklığı değil sarhoşlukmuş o çünkü şapşal şapşal etrafa bakınırken son dönemeci kaçırdım ve yolumu kaybettim. Yolda birine okulun yerini sordum, bilmiyordu. Neyseki yanımızdan geçen Asyalı bir genç bizi duydu ve “Akamonkai mı?” diyip beni peşine taktı. Çok geçmeden o da yolunu şaşırdı ve bana döndü. Bence okul bu taraflarda dedim, gerçekten o taraftaydı, okulu bulduk. Ben genci mahalle sakini zannettiğim için beni okula kadar getirmiş olması nedeniyle çok müteşekkir olmuştum, ama okulun içine kadar girmesine hiç gerek yoktu. Kendisine teşekkür ettim ama çocuk hiç bir yere gitmiyordu. Resepsiyondakiler “Siz de mi yeni öğrencisiniz?” deyince jeton düştü, Japonya’da gördüğüm her Uzak Doğuluyu Japon zannetmemem gerekiyordu.

Akamonkai’ın otaku özentisi Avrupalı ve Amerikalı ergenlerle dolu olmasından korkuyordum ama daha çok yakın ülkelerden 1-2 yıl dil eğitimi almak için gelen daha sonra Japonya’da üniversiteye ya da işe girmek isteyen, ne yaptığını bilen insanlarla doluydu. Daha sonraları Akamonkai’ın dil kursu değil gerçekten çok ciddi ve ünlü bir dil okulu olduğunu ve adeta bir göçmen adaptasyon merkezi gibi çalıştığını anlayacaktım. Okulda Çinlilerle, Korelilerle, Vietnamlılarla vs. ilgilenen onların dillerini konuşan görevliler vardı. Biz “Batılılar” ise “İngilizce konuşanlar” şeklinde tek bir millet muamelesi görüyorduk. Bu durum benim ilerki aylarda Ben kimim? Türkiyeli olmak ne demek? Batılı mıyım Asyalı mıyım? ‘İngilizce konuşan insan’ mıyım? Ama benim anadilim diğerleri gibi İngilizce’ye benzer bir dil değil ki? gibi sorular üstüne bol bol düşünmemi sağladı. Sonunda Avrasyalı olduğuma karar verdim. İlk zamanlarda Batılıları biraz soğuk buluyordum, selam verdiğimde aldığım karşılıklar hoşuma gitmiyordu. Defalarca sıcak selamıma cool bir baş hareketi ve değişmeyen bir yüz ifadesi ile karşılık alıp irkildikten sonra pek takmamaya ve ben de onlara karşı kayıtsız davranmaya karar verdim. Asyalı sınıf arkadaşlarıma selam verdiğimde ise aynı sıcaklıkla ve gülümsemeyle karşılık görmek beni çok mutlu ediyordu. Gözlemlediğim kadarıyla Batılı tayfa diğerleriyle pek kaynaşmıyordu. Bense sınıfta ve okul gezisinde Batılılarla değil İngilizce konuşabilen Çinlilerle yan yana olmayı tercih ediyordum.

Okulda işlemler bitince o sabah Japonya’ya ayak basmış olan bir kaç Batılı ve beni arabayla yurda getirdiler. Yurt sessiz sakin bir mahallede, o kadar sessiz ki güneş battıktan sonra sokaklarda yürürseniz saatin gecenin 3’ü olduğu, herkesin uyuduğu ya da tüm evlerin boş olduğu hissine kapılıyorsunuz. Japonlar balkonları sadece çamaşır asmak için kullanıyorlar, pencerelerin gölgelikleri hep kapalı ve hiç ses çıkarmadan yaşıyorlar. Yurdun hemen önünde küllerin gömüldüğü bir mezarlık var. Ana caddeden şirin tramvaylar geçiyor. Sokaklar dar ve eğri büğrü. Mahalleyi ve yurt yaşantısını ilk günden çok sevdim. Yurda getirilirken karşı odamda kalan Rus kızla tanıştım. 20 yaşında ama yaşına göre çok daha olgun davranan biraz sert bir karakter. Liseden beri seçmeli Japonca dersi aldığı için Japoncası epey iyi. Tıp öğrencisiyken erkek arkadaşıyla birlikte Japonya’da lisans okumak için Mext bursuna başvurmuş, erkek arkadaşı bursu alıp o alamayınca yılmamış dil okuluna kayıt yaptırmış. İşin can sıkıcı yanı erkek arkadaşını birlikte bursa başvurmaya ikna edip sonra bir kaç puanla bursu ona kaptırmış olması. Neyse ki bu sene bursu aldı. Rus arkadaş başkalarının zamanını kontrol etme konusunda son derece despotça davranıyordu, çay içmek için buluşma konusunda bile saat belirliyor ve insana serbest zaman bırakmıyordu ama bunun her ne kadar aşırı özgüvenli bir karakter gibi görünse de yalnız kalma korkusundan kaynaklanıyor olabileceğine hükmedip hoş görmeye karar verdim. İlk birkaç tanışma cümlesinin ardından bana civardaki en ucuz marketin yerini öğrendiğini ve onunla keşfe çıkmak isteyip istemediğimi sordu. Olur dedim. O zaman 15 dakika içinde bavullarımızı bırakıp, çarşaflarımızı geçirip dışarda buluşalım deyince biraz şaşırdım. Dünyanın bir ucundan gelmiştik dinlenmek, yıkanmak, yemek yemek, odamıza yerleşmek yerine hemen market keşfine çıkacaktık. Peki dedim ama odama girince bana ayrılan zamanı Taiwanlı oda arkadaşım ile tanışıp sohbet etmekle geçirdim. Çok geçmeden Rus komutan kapıda belirdi, onun oda arkadaşı ortalarda yoktu ve vakit kaybetmeden sokak keşfine çıkma konusunda son derece ciddiydi. Üçümüz yola çıktık. Tabii ki de yol sorma ihtiyacı hasıl oldu ve efsanevi Japon kibarlığının ilk örneklerini görmeye başladık. Diğer ikisinin Japoncası benden kat kat iyi olduğu için ben arkada duruyor konuşmalara karışmıyordum. Önce bir marketin önündeki bir teyzeye yol sordular. Teyze Japonca konuşan yabancılara yardımcı olamadığı için üzülmüş olmalı, bilmiyorum deyip geçmek yerine daha iyi bilenlere sormak için markete girdi. Bir süre sonra elinde kocaman bir harita tutan ve kapıdan çıkarken “Japonca konuşuyorlar mıymış?” diyen bir amcayla dışarı çıktı. Açıkçası ben ondan sonra konuşulanların çoğunu anlamadım ama kızlar harita üzerinden tarif alıp marketi buldular. Onigiri, dango, anpan gibi hayalini kurduğum Japon yiyecekleri aldım. Dönüşte yine yol sormak gerekti fakat bu Japonlar nedense bilmiyorum demiyorlardı. Bu sefer yol sorduğumuz adam bir dakika deyip gitti. Birine soracak herhalde diye beklerken arabasıyla geldi, arabanın navigasyon cihazına adresi girip bizi arabayla yurda götürmeye kalktı. Bu kadar özel ilgiyi yabancı olduğumuz için mi, bıraksalar fena halde kaybolacak gibi bir halimiz olduğu için mi, yoksa yanımızda iyi Japonca konuşabilen sarışın bir kız olduğu için mi görüyorduk bilmiyorum.

IMG_20160118_081514

Ertesi sabah okulun açılış seremonisi, oryantasyon ve Japonca seviye tespit sınavı vardı. Sabah yeni öğrenciler olarak yurdun lobisinde toplandık. Kimsenin adını bilmediği ve herkesin Oji-san (amca) diye hitap ettiği yurt görevlisi askeri bir havayla bize Ohayou gozaimasu! (Günaydın) dedi ve koro halinde cevap vermemizi beklediğini anlatan bir el işareti yaptı. İnsanlar da koro halinde Ohayou gozaimasu! dedi. Ben o sırada noluyoruz ya?! şeklinde bir kültür şoku geçirmekle meşgul olduğum için koroya katılamadım. Önce Çince konuşan görevli Çinliler için açıklama yaptı, sonra İngilizce konuşan görevli bize trene binip seremoninin yapıldığı otele gideceğimizi söyledi. Sonra herkes kendi dilini konuşan hocanın peşine takıldı ve anaokulu çocukları gibi sürü halinde trene gittik. Taiwanlı oda arkadaşım önce bizimleydi ama oryantasyon toplantısı sırasında Çinlilerin grubuna katıldı.

Çoğunu anlamadığım açılış seremonisini hayretler içinde izledim. Ben alt tarafı dil okuluna gelmiştim ama burda çok ciddi şeyler oluyordu. Kürsüden Ohayou Gozaimasu! dediler, koro halinde cevap verdik. Koromuzu beğenmeyip tekrarlattılar. Bu sefer öğrenmiştim, ben de koroya katıldım ve kendimi hemen biraz Japonlaşmış hissettim. Sonra kim olduklarını anlamadığım ama okulun kurucusu ve başkanı filan olduklarını tahmin ettiğim iki yaşlı Japon sırayla uzuun uzuun Japonca konuşma yaptılar. Çok azını anlayabildim. Ailemizden, arkadaşlarımızdan uzakta olduğumuzdan, Japon kültürünün öneminden, çok çalışmaktan filan bahsettiler. Biraz endişelenmeye başlamıştım, zaten tanıştığım herkesin Japoncası benden iyiydi, şimdide ciddi ciddi Japonca konuşma yapıp anlamamızı bekliyorlardı. Ben de güya azcık Japonca bildiğimi sanıyordum ama acaba seviyem bu okul için yeterli miydi? Neyse ki kürsüdeki konuşmacı “Söylediklerimi hiç anlamıyorsunuz değil mi?” diye espri yaptı da biraz rahatladım. Sonra hocaları grup grup sahneye dizip, tek tek tanıttılar. Her seviyenin ayrı bir grup hocası ve bir de öğrencilerle ilgilenen, onların dillerini konuşan görevliler vardı, derse girmeseler de onlara da sensei deniliyordu. İsmi okunan eğilerek selam verip “Yoroshiku onegaishimasu” diyordu ya da sorumlu olduğu öğrencilerin dilinde bir şeyler diyordu biz de hepsini tek tek alkışlıyorduk. Çok insan vardı ve bu iş epey uzun sürdü. Tüm bu seremoni bana çok saçma ama son derece Japon göründü.

Oryantasyonda sınavın zor olduğunu ve en az 120 kanji bilmiyorsak seviye tespit sınavına girmekle hiç zaman kaybetmememizi söylediler, ben de girmedim. Anadili Çince olduğu için kanji bilen ve orta seviye Japonca bildiğine inandığım oda arkadaşım sınavının iyi geçtiğini sanmıştı ama o da benimle birlikte başlangıç 1 seviyesinden başlatıldı. Japoncasına çok güvenen Rus ve İsrailli arkadaşlar anca bizim bi seviye üstümüze başlangıç 2’ye girebildiler ve çok sinirlendiler. Okul resmen Japonca bildiğini sanarak gelen herkese siz Japonca’nın ne olduğunu bilmiyorsunuz, biz size baştan öğreteceğiz diyordu. Dersler başlayınca yerleştirildiğimi seviyelerin hiç de seviyemizin altı olmadığını, derslerin çok hızlı ilerlediğini ve temel seviye bile olsa her gün çalışmayınca sınavda çakmanın kaçınılmaz olduğunu gördük. Bizi ilk ayın sonunda tekrar sınava soktular ve yavaş ve hızlı sınıf olarak ikiye ayırdılar. Ben sınavdan iyi not alarak hızlı sınıfa geçerken Japoncayı benden çok daha iyi anlayıp konuşabilen oda arkadaşım çalışmayıp yavaş sınıfa düştü. Ben buraya iki şey için gelmiştim: hafta içi çok çalışıp 3 ayda Japoncamı olabildiğince çok ilerletmek, hafta sonları da gezebildiğimce çok yer gezmek. Oda arkadaşımsa profesyonel fotoğrafçı ve cosplayciydi. Gezmek ve etkinliklere katılmak için gelmişti, derslere girmek dışında Japonca çalışmaya zaman ayırmak niyetinde değildi. Derslerin kendisi için çok kolay ve sıkıcı olduğunu söylüyordu ama sınav kağıdına baktığımda bütün bağlaçları yanlış yazdığını görüp şaşırdım. Başlarda nasıl bu kadar uyumlu iki karakterin aynı odaya düştüğüne şaşıyordum ama sonraları beklediğim kadar yakın arkadaş olamadığımızı görüp biraz hayal kırıklığına uğradım. Japonya’ya defalarca gelmişti, burda Çince konuşan arkadaşları vardı, haftasonları onlarla takılıyor, bazen şehir dışına cosplay etkinliklerine filan gidiyordu. Yine de benim gibi fujoshiydi ve odada ders çalışırken yan gözle onun kostüm hazırlıklarını izlemek hoşuma gidiyordu. Dönem bitip yurttan ayrılırken eşyalarım arasına bir kart gizlemiş, bana, kedilerime ve ülkeme huzur dilemiş. Sürekli Türkiye’de patlayan bombaları filan anlatıp nasıl darladıysam artık kızı.

Bilmeden de olsa çok iyi bir okul seçimi yapmışım ve gerçekten ciddi ve zorlayıcı bir yere gelmişim. Gelirken hiç böyle bir niyetim yoktu ama okulun çok iyi olduğunu görünce 3 ay sonunda dönüp öğrendiğim her şeyi unutmak yerine biraz daha devam etmeye karar verdim. Temelden başlayıp hiraganayı bile baştan öğrenmekten çok mutluydum. Hocalar yazığımız her harfi kontrol edip düzeltiyorlardı. Verdikleri her ödevi, alıştırmayı toplayıp tek tek kontrol edip işaretleyip geri verdiklerini görünce çok etkilendim, ciddi emek isteyen bir şey. İlk ay dersler rahat ve eğlenceliydi, güzel güzel çalıştıktan sonra endişelenecek bir şey yoktu. (Tabii işin rengi seviye atladıkça değişecekti.) Sınıfta Koreli ve Çinlilerin çok sevimli bir şekilde bocalamasını izliyor, her şeye gülüyordum. Koreliler de her şeye yüksek sesle gülüyorlardı, aynı Türk gibiydiler, her tenefüste sigara içmeye çıkıyorlardı, hata yapınca Ayy! diyorlardı. Çinlilerse ağır başlı ve kibardılar. Çok kültürlü bir ortamda olmak acayip güzeldi. Okuma yazmayı sökmeye çalışmak, özel defterlere her harfi defalarca yazmak, hocaların her yazdığımızı kontrol edip ödevlerimize üzerlerinde çizgi karakterler ve gayret verici mesajlar olan damgalar basması insana şimdiki aklıyla bir kez daha çocukluk yaşama şansı veriyor.

Okul herkese bana geldiği kadar eğlenceli gelmiyordu tabii. İlk günlerde tanıştığım ve zaman zaman birlikte okula yürüyüp sohbet ettiğim Kanadalı çocuk buraya sıfır Japoncayla gelmişti ve dil öğrenme konusunda da pek yetenekli görünmüyordu. Bir gün oda arkadaşım okuldan dönüşte Kanadalı çocukla yürüdüğünü, kendisinin okulun zorluğundan son derece şikayetçi olduğunu, durumunu “Ben Hoca’dan bir kaşık bilgi istedim, o ise bana adeta yumruk attı” şeklinde tanımladığını, Youtube’a okulu yerden yere vuran bir vlog koymayı düşündüğünü söyledi. Bunun üzerine Kuzey Amerikalı ve Avrupalıları, şımarıklıkları ve zora gelememezlikleri konusunda uzun uzun çekiştirdik. Çocuğu daha sonra gördüğümde bu sefer pes etmeyeceğini, çok çalışacağını, dönem sonunda ülkesine döndükten sonra vize alıp tekrar bu okula geleceğini söylüyordu. Ben de arkasından konuşmuş olmamak için hakkında düşündüklerimi yüzüne de söyleyeyim dedim. “Ben senin geldiğine pişman olduğunu, hiç çalışmayıp pes edeceğini düşünüyordum, demek ki yanılmışım.” dedim. O da gaza gelip kendisinin ne kadar mücadeleci bir karakter olduğunu filan anlatmaya başladı. Ama sonunda ülkesine tek kelime Japonca öğrenemeden döndüğünü tahmin ediyorum, tekrar geleceğini de sanmam.

Temel seviyedeyken bir gün derste “falanca kelime falanca dilde nedir” kalıbında cümleler kurma alıştırması yapıyorduk. Sınıfta da farklı dillerden insanlar olduğu için hoca herkese çeşitli Japonca kelimelerin kendi dillerinde ne olduğunu soruyordu. Sınıfın çoğu Çinliydi ve Çinlilerin söylediği ve benim hangi sesleri teleffuz ettiklerini bile kestiremediğim Çince kelimelere Hocanın hiç aa ne kadar zormuş filan dememesi dikkatimi çekti. Uzak Doğudaki diğer milletler Çince’ye aşina olduğu için herhalde diye düşünürken Hoca bana da bir kaç kelimenin Türkçesini sordu. Her verdiğim cevapta sınıf Japon hayret nidası “Ee!?” ile yıkılıyordu. Çinceyi normal karşılayan insanların Türkçeye zor dil muamelesi yapması komiğime gitti. Daha sonraki alıştırmada sıra arkadaşımızla birbirimize çeşitli eşyaları göstererek bu senin dilinde ne demek diye sorup aa öyle mi demek diye duyduğumuz kelimeyi tekrarlamamız gerekiyordu ve benim sıra arkadaşım Çinliydi! Ben oha hayatta telaffuz edemem Çince kelime diye düşünürken Hoca, arkadaşıma “Türkçe zor olacak ama gayret et artık” demesin mi? Bir de Çinli arkadaş söylediği imkansız Çince kelimeleri gerçekten kolaylıkla telaffuz etmemi bekliyordu. Tüm olay çok komikti ama benden başka kimse komikliği görmediği için gülemiyordum. Aynı derste hoca elindeki üzerinde “Aishiteru” (seni seviyorum) yazan kartonu gösterip bir öğrenciye “Aishiteru Korece’de nedir?” diye sordu. (Genç bir kadın olan hocamızın bunun için yakışıklı Koreli beylerden birini seçmiş olması da gözümden kaçmadı.) Muzip bir şekilde “Yalnız bana söyle tamam mı? Bana bakarak söyle.” diye ekledi. Koreliyse hiç kalıbından beklenmeyecek bir tepki verdi: afalladı, nasıl yani gözüne mi bakarak söyleyeyim anlamına gelen bir hareket yaptı, utandı ve söyleyemedi. Ben allah allah ne var ki bunda diye düşünürken aynı isteğin yöneltildiği diğer Asyalı erkeklerin de Hocaya bakarak Aishiteru’yu tercüme etmekte sıkılganlık gösterdiklerini fark ettim. Sonunda İtalyan öğrenciye aynı soru yöneltildi ve diğerleriyle büyük tezat oluşturacak şekilde büyük bir gülümseme ve rahatlıkla üstüne basarak Ti amo dedi. Farklı milletten insanlar arasındaki farkları gözlemlemek bu okulla ilgili en sevdiğim şeylerden biri.

Okulda ilk haftalarımızdaydık, bir gün bize sağlık durumumuzu soran birer form doldurttular ve sonraki gün hepimizi ciğer filmi için hastahaneye götüreceklerini, desenli tişört giymememizi söylediler. O gün gelince gerçekten her hoca kendi sınıfını peşine takıp 20 dakika uzaklıktaki hastahaneye yürüttü ve bütün okulun ciğer filmi çekildi. Neden böyle bir şey yaptılar hala çözebilmiş değilim. Bir yandan korunaklı ada ülkelerine hastalık taşıyan pis göçmen muamelesi gördüğümüzü düşünüyor, durduk yerde alacağım radyasyon için endişeleniyor bir yandan da dil kursu diye geldiğim yerde değişik değişik şeyler yaşadığım için seviniyordum. Diğer öğrenciler durumu hiç yadırgamış gibi görünmüyordu. Bu konuyu konuştuğum Taiwanlı sınıf arkadaşım bunun bizim sağlığımız için olduğunu, onların Taiwan’da okul olarak böyle röntgen çekimine filan hep götürüldüğünü söyleyip bizim Türkiye’de böyle bir şey yapmamamıza hayret etti.

Sağlık demişken, Japonya’ya geldiğimden beri hiç hasta olmadım. Oysaki sonbaharda gidiyor olmam ve çok uzak bir ülkede çok farklı mikroplarla karşılaşacak olmam nedeniyle hasta olurum diye endişeleniyordum. Hatta hasta olursam benim de Japonlar gibi ameliyat maskesi takmamın doğru olup olmayacağını (takarsam özentilik, takmazsam saygısızlık mı olur diye) düşünüyordum. Sonraki haftalarda etrafımda herkes gripten kırılırken, oda arkadaşım uzun süre hasta gezerken bana hiçbir şey olmadığını fark ettim. Bu durumu söylediğimde veterinerlik öğrencisi olan sevgilim “üstün akdeniz genleri”mden kaynaklandığını söyledi (ciddi değildi tabii ki), tıpçı kız kardeşimse Türkiye’nin hiç de temiz bir ülke olmaması nedeniyle bağışıklık sistemimin mecburen daha güçlü olduğunu ve Japonların maske takma alışkanlığının da muhtemelen beni koruduğunu söyledi. Bense burda çok mutlu olup sınfta her gün bol bol gülmemin de bağışıklık sistemimi olumlu etkilediğinden şüpheleniyorum.

26
Oct
14

Hayatıma Kattığım Çakma Japon Yemekleri

Kalitesiz fotoğraflar, kesin olmayan ölçüler ve tırt tarifler için kusura bakmayın, ilginç bir yazı olur diye düşündüm. Farklı mutfaklara meraklı biri olarak manga, anime ve japon dizileri nedeniyle maruz kaldığım Japon yemeklerine kayıtsız kalmam mümkün değildi. Bu postta repertuarıma kattığım 4 Japon esintili yemeği nasıl yaptığımı anlatacağım. “Esintili” diyorum çünkü bu tariflerde kendi beslenme alışkanlıklarıma göre uyarlamalar yaptım. Ayrıca et tüketmediğim için çoğu Japon yemeğinin orijinalini yiyip, tadının tam olarak nasıl olması gerektiğini bilmem mümkün değil. Japonlar Batılılara göre çok daha az et tüketen insanlar olarak bilinseler de bizdeki gibi etli yemek-sebzeli yemek ayrımı yok ve sebze ağırlıklı yemeklerin içine bile az da olsa et , et suyu, balık suyu gibi şeyler giriyor, bu da çoğu Japon yemeğini orijnal tarifine göre yapıp yiyemeyeceğim anlamına geliyor. Japon yemeklerini aslına uygun yapmayı zorlaştıran başka bir şey de sake, mirin gibi zor bulunan malzemeler kullanıyor olmaları.

ramenRamen

Herkesin çok özendiği, hazırını alıp hayal kırıklığına uğradığı ramen. Gerçi ben hazırlarını da içine ekstra sebze ve soya sosu katınca seviyorum, size de öyle denemenizi tavsiye ederim. Hatta pakette kurutulmuş karışık sebze bulursanız o da hazır ramenin yenilirliğini arttıran bir şey. Neyse ama benim burda sözünü ettiğim ev yapımı ramen ama epey tembel işi. Eğer daha fazla özenerek yapmak isterseniz çorbası için sebzeleri suda haşlayarak elde ettiğiniz sebze suyunu kullanabilirsiniz. Ama resimdeki ramende biz sıcak suya hazır sebze çeşnisi, rendelenmiş sarımsak, zencefil ve soya sosu katarak basit bir ramen çorbası yapmıştık. Tabii gerçek ramenlerde maalesef ki genelde et suyu kullanılıyor. Sebze sularımızı ramenleri yiyeceğimiz devasa kaselerimize paylaştırdık. Daha sonra ayrı bir yerde haşladığımız noodleları üstlerine ekledik. Tereyağında kekik ve pul biberle iyice kızartılmış istiridye mantarlarını, jülyen doğranmış çiğ havuç ve soya filizlerini ve sarısı yarı yarıya katılaşacak şekilde 4 dakika haşlanmış ve ortadan ikiye kesilmiş yumurtaları ramenin üstüne yerleştirdik. Acayip lezzetli bir şey oluyor. Yemesi inanılmaz keyifli. Mantarlar yemeğin yıldızı oluyor, etin yerini tutuyor ama iyi pişirdiğinizden emin olun yoksa lastik gibi oluyorlar.

Malzemeler (iki kişilik)

1 litre sıcak su + toz sebze çeşnisi ya da sebze suyu

2 ya da 3 haşlanmış yumurta

bir paket istiridye mantar

soya filizi

havuç

soya sosu

2-3 diş sarımsak rendesi

küçük bir parça zencefil rendesi

2 ya da 3 öbek noodle

10677026_753741354688112_1879990847_oOmu-raisu (omlet-pilav)

Batı yemeklerinden esinlenilmiş, adı da muhtemelen bu yüzden “engrish” bir kelime olan, daha çok cafelerde servis edilen, basit görünse de yapmaya kalkınca omlet kısmının beceri gerektirdiğini anlayacağınız om-rice…

Bu yemeğin orijinalinden iki noktada sapıyorum: birincisi tavuk kullanmamam, ikincisi de önceden haşlanmış pirinç kullanmamam. Normalde bu yemeğin pilav kısmı önceden haşlanmış pirinç diğer malzemelerle tavaya atılarak yapılıyor. Japonların pirinç haşlama makineleri ya da zaten buz dolaplarından bir önceki günden kalma haşlanmış pirinçleri bulunuyor. Bana pirinci ayrı haşlayıp tencere batırmak zor geldiği için her şeyi tek tencereye atıp pişiriyorum. Çiğ yumurtayla aranız iyi olmayabilir ama maalesef ki Japonların arası fazlasıyla iyi. Pilavın üstüne çiğ yumurta kırıp yiyen bir milletten omleti de çok pişirmesini bekleyemeyiz sanırım. Tuhaf ama om-rice’ı lezzetli yapan şey de pilavın çevresindeki omletin yumuşak, kremamsı yani bildiğiniz az pişmiş olması. İyice pişireyim derseniz pilavla kaynaşmış yumuşak bir omlet yerine pilavın üstüne serilmiş kabuk gibi bir omletle karşılaşırsınız ve pek güzel olmaz. Üzerine ketçapla desen yapılarak servis ediliyor. Ben o an  ketçap bulamadığım için resimdeki omu-raisu ketçapsız oldu ve pek güzel görünmedi. Siz ketçabı unutmayın, ketçap önemli.

3-4 kişilik

1 su bardağı pirinç

2 domates

yarım paket doğranmış mantar

1 soğan

3 diş sarımsak

2 yemek kaşığı zeytin yağı

tuz, biber, baharatlar ve maydanoz, dere otu gibi otlar

omleti için:

kişi başı 1 ya da 2 yumurta (1 yumurtadan yapacaksanız küçük bir tavanız olmalı)

omlet başına 2 yemek kaşığı krema ya da süt

Soğan, sarımsak ve mantarı tavada biraz çevirin sonra domates ve salça ekleyin. (Japonlar ketçap ekliyor ama eminim salçanın ne olduğunu biliyor olsalardı salça eklerlerdi.) domatesler biraz eriyince pirinç, tuz (diğer baharatlar) ve su ekleyip domatesli-sebzeli bir pilav elde edene kadar pişirin.

Omlete sarılı pilavların her bir porsiyonunu tavada ayrı ayrı hazırlanıyor. Önce bir kasede yumurta ve kremayı karıştırıyorsunuz. tuz koymayı da unutmayın. Sonra çok geniş olmayan düz bir tavaya (üstü pütürlü tavalarda olmaz) biraz yağ koyup kızdırın. Karıştırmak için 2 hashi (yemek çubuğunu) hazır edin, en güzel onlarla karışıyor. Omlet karışımını sıcak tavaya atıp hızlı hızlı karıştırın. Omlet hava krema kıvamında ve bütün halindeyken karıştırmayı bırakın, yani bütün karıştırma sadece bir kaç saniye sürecek. altı katılaşmış ve üstü hala yumuşak haldeyken altını kapatın ortasına bir kepçe pilav koyup, omletin kenarlarını pilava doğru yavaşça kapatın. omlet pilavı tavanın kenarına doğru kaydırın ve servis tabağına dikkatlice ters kapatın. Sonuçta pilavın altta kaldığı ve omletin her tarafı sıkıca sardığı bir badem şekli elde etmeye çalışıyorsunuz.

Kare-raisu (köri-pilav)köri pilav

Japonlar’ın Hintliler’den aşırıp kendilerine uyarladıkları bir yemek, Koreliler de yapıyor. Ben de onlardan aşırıp kendime uyarladım, pilavını Türk usulü yapıyorum. Özü itibariyle 3 basit sebzeden oluşan vejetaryen bir yemek olduğu için sanırım Japon versiyonuna en sadık kaldığım yemek bu.

3-4 kişilik:

2 soğan

2 patates

1 büyük havuç (ya da 2 küçük havuç)

1 bardak su

2 tutam pul biber (ya da daha fazla) ve tuz

1 paket köri tozu

yanına da pilav tabii ki de

Soğan, havuç ve patatesi büyük küpler halinde doğrayıp, biraz yağ ile kavurduktan sonra, sıcak su, yarım paket köri tozu, tuz ve acıya dayanabildiğiniz kadar pul biberle pişiriyorsunuz. Tabağın yarısına pilav yarısına bol sulu köri koyularak servis ediliyor. Çok basit, doyurucu ve çok lezzetli. Kışın yemeye daha uygun.

vejetaryen sushiSushi

Sushi deyince insanların aklına yosuna sarılı pirinç geliyor ama aslında bazı sushi türlerinde hiç yosun yok. Sirkeli pirinç ve çiğ balık sushiyi daha iyi tanımlıyor ama ben balık yemiyorum dolayısıyla benim de sushiden anladığım yosuna sarılı sirkeli pirinçten ibaret. Balıksız sushi mi olur diyebilirsiniz ama ben halimden memnunum. Suşi zaten benim için daha çok nori yemek için bahane.

Evde sushi yapmak istiyorsanız normalde evinizde bulunmayan bazı malzemelere yatırım yapmalısınız; bunlar pirinç sirkesi, bir paket nori (bir çeşit kurutulmuş yosun), bambu sushi sarma hasırı (amerikan servis olarak satılan ve ince bambu şeritlerden oluşan bir hasır da işinizi görür), çok çok iyi kesen büyük bir bıçak.

malzemeler

1 su bardağı pirinç (eğer sushi için özel pirinç almıyorsanız osmancık pirinç öneriliyor, baldo önerilmiyor)

pirinç sirkesi

tuz

şeker

nori yosun

kavrulmuş susam

soya sosu

salatalık mutlaka olmalı. Kullanılabilecek diğer malzemeler havuç, avokado, közlenmiş kırmızı yada sarı biber, hatta hellim peyniri.

Pirinci haşladıktan sonra soğumasını beklemeniz gerekiyor, pirinçleri ezmeden karıştırarak soğumalarına yardımcı olabilirsiniz.  Çeyrek çay bardağı pirinç sirkesi, bir tatlı kaşığı şeker ve yarım tatlı kaşığı tuzdan oluşan çözeltiyi pilava karıştırın. Sarmaya başlamadan önce parmaklarınızı ıslatmak için bir kase su hazırlayın. Normal, yani yosunu dışarıda olan bir sarma için ikiye bölünmüş yosunu pütürlü olan kısmı yukarı bakacak şekilde enlemesine bambu hasıra yerleştirin. Üstüne kasede ıslattığınız parmaklarınızla pirinç alıp üstte bir santimlik yeri boş bırakacak şekilde ince bir pirinç katmanını yosunun üstüne yayın. Alt kısma boydan boya şerit halinde malzemeleri dizdikten sonra hasır yardımıyla sushiyi sıkıca sarın. Bunu yazıyla anlatmak çok mantıklı değil nasıl yapıldığını anlamak için video izlemenizi öneririm. Eğer yosunun içeride kaldığı bir sushi istiyorsanız yosunun parlak tarafına pirinç yayıp üstüne kavrulmuş susam serptikten sonra pirinçli kısım altta kalacak şekilde ters çevirin ve yosunun üstüne malzemeleri koyup sarın. Bunu yaparken daha temiz çalışmak için hasırınızın streç filmle sarılmış olmasında fayda var. Sushileri parçalamadan, yamultmadan dilimlemek biraz zor ıslatılmış çok keskin bir bıçak kullanmanız gerekiyor.

Eğer bambu hasır almak, sushiyi sarıp kesmekle uğraşmak istemiyorsanız temaki denilen el sarması yöntemini de deneyebilirsiniz. 4’e böldüğünüz nori karelerinden birini avucunuza yerleştirip içine pirinç ve istediğiniz malzemeden koyup, külah yapıp yiyebilirsiniz. Hem böyle olunca yosun tam ıslanmadığı için biraz çıtır oluyor ve bu hali benim daha çok hoşuma gidiyor. Bu şekilde yapacaksanız pilava kavrulmuş susam da ekleyebilirsiniz.

Not: Resimdeki sushiler olması gerekenin iki katı boyutlarda, siz öyle yapmayın. Ayrıca öyle koca koca salatalık parçaları da koymayın.

06
Oct
14

Aylık Shoujo Mangakası Nozaki-kun

tumblr_nb3e3icMJt1ri0rigo2_4004 koma, yani bizde gazete köşelerinde çıkan çizgi dizilere benzeyen, 4 panelde bir hikaye ya da espriyi tamamlayan mangaların animeye uyarlanması çetrefilli bir iş sanırım. Akıcı bir şekilde animeye yansıtıldığında çok keyifli, dinlendirici, çıtır çerez animeler oluyorlar; ama zaman zaman, kesik kesik ve ağır giden kısımlar illaki oluyor. İşte o zaman espri yaptıktan sonra gergin bir şekilde gülecek miyiz diye bekleyen bir insana benziyorlar. Bilemiyorum belki de pek bir çetrefili yoktur, Azumanga ve Hetalia örneklerinde olduğu gibi ne kadar akıcılıktan uzak bir şekilde animeye aktarılmış olsalar da sevgiyle anılan, ciddi hayran kitlesi olan seriler olabiliyorlar ve genelde maliyetleri de pek yüksek değil gibi görünüyor. Ama izleyici açısından hep bir sıkıntı var, hikayeyi ne kadar beğensek de hep bir “hmm 4 koma’dan uyarlanmış galiba” dedirten bir yönleri var. …Hmm yazık keşke aslı 4 koma olmasaymış…Gekkan Shoujo Nozaki-kun

Gekkan Shoujo Nozaki-kun kesinlikle akıcılık sorunu olmayan bir uyarlama hatta bu konuda en iyi örneklerden birini oluşturuyor olabilir. Ama yine de “keşke aslı normal bir manga olsaymış” dedirtti bana. Çünkü fikir çok iyi, karakterler (çiftler de diyebiliriz) harika. Keşke 4 karede bir espriyi toparlama baskısı altında olmasa, keşke derinleşebilse, keşke romantik komedinin dibine vurabilsek çünkü inanılmaz bir potansiyel var. Bu seri ile ilgili beni üzen şey kötü olması değil, kendi türü için fazla iyi olması, bu birbirinden sevimli ve ilginç karakterler arası etkileşimleri daha derinlemesine okuyabilmek için can atıyor olmam.

nozaki-kunŞu karakterlere biraz yakından bakalım: Seriye ismini veren Nozaki-kun sınıfın uzun boylu, keskin bakışlı, ciddi, karizmatik yakışıklısı, fakat imajına hiç uymayan bir uğraşı var: aylık shoujo manga dergisinde çiziyor. Moe bir erkek karakter yaratmanın altın kuralı: her açıdan mükemmel ve ulaşılmaz görünen bir karakter oluştur ve ona saçma sapan bir yumuşak yön ver. Komik olan Nozaki’nin çok iyi bir shoujo mangakası, etrafındaki her şeyi shoujo mangasına uyarlamaya çalışan bir işkolik ve kağıt üstünde romantizmin kitabını yazan (ya da mangasını çizen) birisi olmasına rağmen gerçek hayatta ve kendisiyle ilgili olunca bu meselelere asla kafası basmayan tam bir odun, kalas hatta kereste olması. Esas kızımız Sakura’ysa tuhaf bir şekilde 90’lar shoujo mangalarından fırlamış gibi. Baş kadın karaktere bu kadar eski moda bir saç stili verilmesini ilginç buldum. Kendi shoujo hikayesinin kahramanı olmak için her şeye sahip olan Sakura çok hoşlandığı Nozaki’ye onun asistanlığını yapacak kadar yakınlaşabiliyor fakat normal bir shoujo, josei ya da yaoi’de mükemmel aşk hikayesi çıkabilecek bu durumdan bir 4 koma komedi serisinde sadece bol bol espri ve dumur olma durumları çıkıyor. Tamam komik ama her şeyin direkten dönmesi bir süre sonra acı vermeye başlıyor. Özellikle finaldeki havai fişek sahnesi insanı çıldırtacak cinstendi.gekkan shoujo nozaki-kun (2)

Nozaki ve Sakura dışında da iki enteresan çift var. Bunlardan ilki kendisi de kadın olmasına rağmen androjin görüntüsü ve prensvari tavırlarıyla genç kızların sevgilisi olan Kashima ve onu prens rollerinde oynatan üst sınıf öğrencisi ve tiyatro kulübünün başkanı Hori. Kashima’nın Hori’ye karşı gizleme ihtiyacı duymadığı bir hayranlığı, Hori’nin takdirini kazanma çabası var. Fakat kalın kafalılığı nedeniyle Hori’yi biraz yoruyor. Kashima Hori’ye aşık olduğunun farkında mı yoksa bunu sempaisine karşı doğal bir hayranlık olarak mı görüyor tam anlayamadım. Bir diğer aşırı yetenekli fakat kalın kafalı ve tomboy kadın karakter de Seo. Spordaki üstün yetenekleri, hırslı ve sert kişiliğiyle okuldaki bütün spor kulüplerinin antremanlarına yardımcı olarak katılmakta ve zavallı öğrencileri epey hırpalamakta. Seo’nun sert kişiliğinden en çok nasibini alan da basketbol kulübünden alt sınıf öğrencisi Wakamatsu. Seo nedense Wakamatsu’ya karşı özel bir ilgi duymakta. Wakamatsu ise Seo’nun kendisine yönelik ilgisini ve kendisini bir yerlere davet etmesini nefret, zorbalık ve meydan okuma olarak yorumlamakta. Seo’nun kendisini soktuğu stres nedeniyle uykusuzluk sorunu çeken Wakamatsu müzik kulübünde şarkı söyleyen Lorelai’ın sesiyle huzur bulup uyuyabilmekte fakat hayranı olduğu Lorelai’ın Seo’nun ta kendisi olduğundan haberi yok. Bu ayrıntı çok hoşuma gidiyor Wakamatsu’yu strese sokan da sinirlerini yatıştıran da yine Seo.

tumblr_inline_nauinyOS4W1s3dkt7Bir de Nozaki’nin yakın arkadaşı ve mangasının baş karakterine ilham veren Mikorin var. Mikorin de çok ilginç ve tezatlar içeren bir karakter. Kızlar arasında popüler ve ilgiye, övgüye bayılan biri olmasına rağmen aynı zamanda çok kolay utanıyor ve yine de söyler söylemez utanıp pişman olacağı çapkın replikler fırlatmaktan kendini alamıyor. Bir shoujo mangasının esas oğlanına yakışacak repliklerine karşın Nozaki’nin Mikorin’i mangasının esas kızı olarak çiziyor olması da başka bir tezatlık. Zaten sanırım Nozaki’nin mangasına genelde kadınlar erkek karakter, erkekler kadın karakter olarak yansıyor. Bu seriyi sevmemin nedenlerinden biri de zaten cinsiyet rollerini çatırdatan bir tarafı olması.

Gekkan Shoujo Nozaki-kun gerçekten çok komik ve çok sevimli. Bu konuda komedi serilerinden çok fazla şey beklememek gerektiğini biliyorum ama yine de çizimleri bir miktar daha özenli olabilirmiş diyorum. Özellikle ilk bölümlerde Nozaki ve Mikorin’in suratları çok boş gözleri çok yukarda görünüyordu bana, ilerleyen bölümlerde ya düzelttiler ya gözüm alıştı, bilmiyorum. Onun dışında gönül rahatlığıyla tavsiye edeceğim bir minik seri.

31
Jul
14

Yaoiler ve Tecavüz Kültürü

Yaoi seven bir insan olarak bugüne kadar hep yaoilerle ilgili olumlu şeyler yazdım ama artık yaoilerle ilgili çoğu fujoshinin pekala farkında olduğu ama umursamamaya çalıştığı sorunları eleştirme vakti geldi. Yaoiler bazen ciddi ölçüde cinsel şiddet içerebiliyor. Özellikle son yıllarda dizi, film ya da kitaplardaki erkek karakterleri shiplemenin Batılı kadın geekler arasında çok popüler hale gelmesiyle bu alandaki cinsiyetçilik ve şiddet iyice görünür olmaya başladı. Artık bunu görmek için internetin derinliklerinden bir yaoi manga ya da fan fiction bulup okumanıza bile gerek yok, sevdiğiniz kurgu karakterleri istismarcı bir ilişki içinde resmeden birileri siz istemeseniz de tumblr anasayfanıza düşüverecektir.

Yaoi alt türü cinsiyetçi erkeklerin hakaret ve eleştiri bombardımanı altında olduğu için mi bu türe karşı bu kadar sahiplenici ve savunmacıyız, yoksa kadınlar tarafından kadınlar için üretilen bir tür olarak kabul edildiği için mi toz kondurmak istemiyoruz bilmiyorum ama yaoilerin tecavüz kültürüne katkıda bulunması sorununa olması gerektiği kadar çok eğilinmiyor. (en azından ben yakın zamana kadar hiç rastlamıyordum böyle tartışmalara) Öncelikle tecavüz kültürü nedir? Tecavüz kültürü tecavüz oranlarının çok yüksek olmasının sorumlusudur. Tecavüz kültüründe tecavüz normalleştirilir, kurban suçlanır, tecavüzün bazen hak edildiğine inanılır, hatta düpedüz tecavüz olan davranışların tecavüz olmadığı, kurbanların iftiracı olduğu iddia edilir, tecavüzcü temize çıkarılır. Şakalar, fıkralar, cinsiyetçi espriler aracılığıyla tecavüz bir güç göstergesi gibi sunulur, tecavüzcünün güçlü, kurbanınsa aşağılanmış ve gülünecek halde olduğu inancı yaygınlaştırılır. Bu yüzden kurbanlar kendilerini suçlar ve insanların kendilerine inanmayacakları ya da aşağılayacakları korkusuyla seslerini çıkaramazlar. Tecavüz kültürünün unsurlarından biri “hayır aslında evettir” anlayışıdır ve bu maalesef ki yaoilerde sıkça kullanılıyor.

En sevdiğim yaoi mangalara bakarsak bu konuda benim de epey suçlu olduğum ortaya çıkar. Eleştirdiğim her şey bu mangalarda var ama bu sorunlu noktalar olmasaydı bu mangaları daha çok severdim. Eminim çoğunuz da bu mangaları okurken bazı noktalarda biraz rahatsız olmuş ama benim gibi çok da üstünde durmamayı seçmişsinizdir. Normalde uke yerine bir kadın karakter olsa kabul edilemez, cinsiyetçi ve istismarcı bulacağımız şeyleri sırf erkekler arasında geçtiği için kendimizden soyutluyor ve kabul edilebilir buluyoruz. Yaoi’nin çıkış noktasının erkeklerden öc alma isteği olduğu yönünde spekülasyonlar var. Bu ne kadar doğru bilmiyorum ama ben son zamanlarda yaoi severlerde erkekler gibi olma isteği görüyorum, sevdikleri karakterlerden söz ederlerken erkeksi bir dil kullanıyorlar. *Nerde o eski fangirller?* Yaoi fangirlleriyle ilgili en sevdiğim şeylerden biri sevdikleri karakterlerden çok sevecen bir dille bahsetmeleri her ayrıntıyı yüceltmeleridir. Ama son zamanlarda yaoiye bakışları erkeklerin yuriye bakışlarından çok farklı olmayan kadınlar görüyorum ve bu pek hoşuma gitmiyor. Kadınların cinselliklerini ve fantezilerini ifade etmeleri için alternatif bir alan yaratan yaoinin giderek sıradan porno kültürünün etkisi altında kalacağından korkmaya başladım.

Yaoi’deki sorunlar konusunda aslında benim de kafam net değil bu yüzden yaoi ile ilgili kafamdaki soruların bir dökümünü yapmak istiyorum. Kafası net olan biri varsa belki beni de aydınlatır.

SORU: Yaoi tecavüz kültürünü yeniden mi üretiyor yoksa bu şekilde eleştirmek kadınları (ve gayleri) zararsız fantezi dünyaları nedeniyle haksız yere suçlamak, kink shaming yapmak mı oluyor?

Yaoi bir hikayeyi heyecanlı hale getirmek için yazarlar iki karakter arasında bir direnç yaratma gereği hissediyorlar. İlk direnç -normal romantik hikayelerde de olduğu gibi- karakterlerin birbirine açılması olur. Buna ek olarak yaoilerde her zaman bir “ama ben eşcinsel değilim ki” direnci vardır. Bu dirençler aşıldıktan sonra hikayeyi heyecanlı tutmak için yeni dirençler gerekir ve bazen yazarlar yaratıcılıklarını kullanmak yerine ukeyi tam olarak rıza göstermediği ilişkilere sokarlar. Genellikle “hayır dedi ama tsundere olduğundan, yoksa o da istiyordu” şeklinde bir altmetin olur. Bazen de mangakalar sırf öyle istedikleri için gereksiz tecavüz sahneleri çizerler. Herhangi bir mediumda, birbirini sevdiği söylenen iki insanın rızaya dayanmayan cinsel ilişkisinin normal, hatta tutkulu bir birlikteliğin olmazsa olmaz parçası gibi gösterilmesinin çok sakıncalı olduğuna inanıyorum. Gerçek hayatta istismar içeren bir ilişki içerisinde olan pek çok insanın bunun farkına varamamasının ve bundan kurtulamamasının nedeninin medyadaki bu temsil olduğunu düşünüyorum. Öte yandan gerçek hayatta rızaya dayanan S&M bir ilişki ile rızaya dayanmayan bir cinsel ilişki arasındaki ayrım çok netken kurguda bu ayrım kayboluyor. Nihayetinde bu yaoi hikayeler yazarların ya da mangakaların S&M fantezileri değil mi? Zevkleri nedeniyle insanları kötülemek, suçlamak haksızlık olmuyor mu? Böyle de bir soru var ve cevabını bilmiyorum.

Her ne kadar bu konuda kafam net olmasa da bundan sonra okuduğum yaoilerde bu konuyu görmezden gelmemeye karar verdim. Eğer bundan sonra yaoi tavsiyesinde bulunursam da bu tür sorunlar içermeyen yaoileri tavsiye edeceğim.

not1: Yazıyı taslak olarak kaydetmek yerine dalgınlıkla yayınlamışım, bu yüzden blogu mail yoluyla takip edenlerin mail kutularına yazının taslak hali gitmiş. Mail kutunuzu kirlettiğim için özür dilerim. Bu insanlar yazıya eklemeyi düşünüp sonradan vaz geçtiğim şeyleri de görmüş oldular:P

not2: yukarıda verdiğim linkte kink shaming örneği çok ilginç olsa da yazının geri kalanına katılmadığımı belirtmek isterim. Yazar yaoiyi temize çıkarmak için bin dereden su getirmiş ama olmamış. O yazının eleştirisi için de şuraya bakabilirsiniz.

 

28
Jul
14

Bir ‘Ahjusshi’ye Kafayı Taktım

Epey bir süredir bu konuda yazmak isteyip kendime engel oluyordum. İnsanlar “zaten uzun süredir yazı yazmıyorsun yaza yaza Kore dramaları hakkında mı yazdın? Biz seni bunun için mi takip ediyoruz?” derler diye çekindim. Hatta internetten sinirli, küçük insanların çıkıp blogumun sağını solunu tekmeleyeceğini, el birliğiyle header’ı söküp indireceğini filan hayal ettim. Aman neyse yazıyorum işte. (Lütfen blogumu tekmelemeyin)

The_Greatest_Love-p2 (295x440)Bir kaç ay önce bir ara Kore dizisi izleyesim geldi. Ne izleyeceğimi bilmediğimden zamanında adını çok duyduğum, çok sevildiğini bildiğim ama baş roldeki adamı tipsiz (!) bulduğum için izlemek istemediğim, kariyerinin zirvesinde bir oyuncuyla kariyeri tepe taklak gitmiş bir yarı ünlünün ilişkisini anlatan The Greatest Love dizisini izlemeye karar verdim. Beklediğimden çok çok daha iyidi, zamanında izlemeyerek büyük hata yaptığımı ve harika bir Koreli oyuncuyu tanıma fırsatını kaçırdığımı anladım. Hem “komedi” hem “romantik” kelimelerinin hakkını veren bir romantik komedi olan The Greatest Love’ın esas oğlanı Dok Go Jin zamanında riskli bir kalp ameliyatı geçirmiş fakat daha sonrasında çok başarılı bir aksiyon filmi yıldızı olmuş aşırı derecede kendini beğenmiş bir oyuncudur. Esas kızımız Gu Ae Jong ise bir dönem 4 kişilik bir kız pop grubunun en sevilen üyesi olarak başarı yakalamış ama sonrasında yanlış anlaşılmalar, kötü menajerlik ve kötü imaj yönetimi nedeniyle halkın nefret ettiği bir yarı ünlü haline gelmiş, kötü imajına rağmen eğlence sektöründe varlığını sürdürmeye ve geçimini sağlamaya çalışan zavallı bir kadın. İki karakter sadece Kore dizilerinde görebileceğimiz saçma sapan tesadüfler sayesinde karşılaşmaya ve TABİİ Kİ DE birbirlerinden nefret etmeye başlarlar. Fakat bak sen şu Allahın işine: Dok Go Jin’in kalp ameliyatında Gu Ae Jong’un “Dugun Dugun” (Korece’de kalp atış sesi) şarkısını çalmışlardır. Kalp sağlığını korumak için sürekli nabzını gösteren ve kalp atışları güvenli sınırın üstüne çıktığından alarm veren bir bileklik takan Dok Go Jin şimdi ne zaman “Dugun Dugun” şarkısını duysa kalp atışları hızlanmaktadır. Dok Go Jin’in kalbini hızlı attıran şey ameliyat sırasında duyduğu şarkının yarattığı bir çeşit hipnoz etkisi midir yoksa Gu Ae Jong’un ta kendisi midir? TIP tıp TIP tıp TIP tıp… tumblr_mzaeyeOGu21sh3g3mo1_1280

Nabzı ölçen ve nabız yükselince ötmeye başlayan bilekli bir romantik komedi için gerçekten harika bir unsur, romantik sahneleri iyicene dramatize ediyor. Ayrıca tasarımı da hoştu, ben de Dok Go Jin gibi bir kontrol manyağı olduğum için böyle bir bilekliğe sahip olmak isterim. Mayyynd kontrol tayyym.

Erkek arkadaşımın şöyle tuhaf bir huyu var: dizi izlemekle pek arası yok ama kucağındaki laptopta oyun oynarken yandan yandan benim kucağımdaki laptopta izlediğim dizileri yarım yamalak izlemek pek hoşuna gidiyor. Böylelikle oyunun sıkıcı yerleri ya da loading ekranı daha iyi geçiyormuş. Daha The Greatest Love’ın ilk bölümünün sonuna gelmiştim ki (hani şu Dok Go Jin rolünde Cha Seung Won’un müthiş sevimli bir performans sergilediği telefondan meyve isimleri bilme sahnesi) erkek arkadaşım dönüp, bu adam iyiymiş başka dizileri varsa onları da izleyelim dedi. Sanırım kastettiği “sen bu adamın başka dizilerini izle, ben de oyun oynarken kenardan bakarım” idi. Cha Seung Won’un oyunculuğunu takdir etmemiz ilk olarak bu şekilde gerçekleşti. Sonraki bölümlerde zamanında dizinin bir kaç resmine bakarak adamın tipsiz olduğuna karar vermemin ne kadar yanlış olduğunu anladım. Diziyi izledikçe, ya ben yanlış görmüşüm herhalde, nasıl oldu da bu adamı diziyi izlemeyi reddedecek kadar itici buldum, diyerek hayretlerden hayretlere yuvarlandım. Adam cidden çok hoş yahu! Çok sempatik, mimiklerini güzel kullanıyor ve romantik sahnelerde bakışları böyle pek bir duygusal, buğulu oluyor. Ama biraz yaşlı o konuda yapacak bir şey yok. Oyuncuya ve oynadığı karaktere her bölümde artan sevgimin tavan yaptığı an Dok Go Jin’in, Gu Ae Jong’un kalbini kırdıktan sonra Yoon Pil Joo tarafından teselli edilmesini duvarın arkasından yaşlı gözlerle izlediği sahne oldu. “Mükemmel erkek” Yoon Pil Joo’nun da çok şirin bir gülüşü olduğunu belirtmek isterim. Ben de güvenli, istikrarlı Pil cephesine geçebilirdim ama Dok Go cephesi çok sağlamdı.

tumblr_lx8rq73SeW1qkhyrio1_250Dok Go Jin’i başka bir oyuncu oynasaydı çok itici bulabilirdim sanırım çünkü iğrenç bir erkek modeli. Eğer Dok Go Jin gibi davranan bir erkekle karşılaşırsanız polisi aramanızı ve uzaklaştırma emri çıkarmanızı tavsiye ederim. Reddedilmeyi kabul etmemesi, üstü kapalı tehditlere başvurması, aşağılayıcı tavırları, Yoon Pil Joo’nun kalemini kaybederek Gu Ae Jong’un işlerini bozmaya çalışması, bunlar hiç iyi göstergeler değil. Aslında dizi bu hareketleri sevimli göstererek hiç iyi bir mesaj vermiyor ama feminist killjoyluğu bir kenara bırakırsak Cha Seung Won, Dok Go Jin karakterini şımarık ve sevimli bir çocuk-adam olarak başarıyla canlandırmış ve inanılmaz keyifli bir dizi olmuş. Hatta şimdiye kadar en beğendiğim Kore dizisi bu oldu. the-greatest-love-e08-110526-hdtv-xvid-hanrel-avi_001374040

The Greatest Love Dok Go Jin karakteri dışında da epey ilginç bir dizi. Dizide anlatılanlar Kore televizyon dünyasını ne kadar yansıtıyor, ne derece abartılı bir tasvir bilemiyorum ama abuk subuk eğlence programlarında kendine yer bulmaya çalışan gözden düşmüş bir yarı ünlünün problemleri çok ilgi çekiciydi. Gözden düşen eski idol rolünde Gong Hyo Jin’i daha önce Pasta’da da izlemiştim. Her iki dizide de neredeyse aynı karakteri oynuyor olması pek hoş değil ama sevimli bir kadın, sanırım bağırıp çağıran erkek karakterlerin karşısına yakıştığı düşünülüyor. Uzak Doğuluların bu zengin erkek – ezik kız konseptinin nesine bu kadar bayıldıkları da ayrı bir tartışma konusu.

İnsan bu diziyi izleyince Türk televizyonlarındaki ünlümsüler üzerine de düşünmeye başlıyor. Tuhaf bir acıma duygusu uyandırıyor bu insanlar, sanki televizyona çıkan kişinin maddi durumu çok iyi olmalıymış, eğer değilse bu çok üzücüymüş gibi bir his. Yine bizim televizyonlarımızda çok popüler olan evlendirme programlarının biraz daha farklısını dizide izlemek eğlenceliydi. Yalnız bizim evlendirme programları daha mantıklı valla. Bu diziyi izleyene kadar evlendirme programı sunuculuğunun prestijli bir makam olduğunu hiç düşünmemiştim ama dizide öyle gösteriliyor. Ayrıca Güney Kore’nin en önemli ihraç maddesi kız ve oğlan pop gruplarının dizide anlatılış şekli de ilginçti.

athena15Bu diziden sonra Cha Seung Won’un iki ayrı dizisini daha izlemeye başladım. Tipinde çok radikal bir değişiklik olmadığı halde her dizide bambaşka bir insan gibi durmasıyla takdirimi kazandı, eski bir mankene göre hiç fena oyunculuk sergilemiyor. Ailevi sorunları nedeniyle kendini salmış, bezmiş, çömezlere mentorluk yapan bir dedektifi canlandırdığı You Are All Surrounded da çok güzel bir dizi. Bu dizide çömez dedektiflerden Oh So Sun’a sevecen bakışlar attığı sahnenin gifi tumblrda epey paylaşıldı, bir de Un Dea Gu ve Oh So Sun’u öpüşürken görüp irkildiği sahne. Adamın tepkileri gerçekten çok güzel. Çok daha ciddi bir polisiye olan Athena dizisinde kötü adam hatta törörö ele başı olmak da kendisine çok yakışmış. Zaten en çok Athena’daki halini beğeniyorum, sakal çok yakışıyor. Tiara’nın Cry Cry klibinde de benzer bir tiple arz-ı endam edip karizmasını konuşturmuş. Bu iki diziyi bitirdikten sonra sanırım Cha Seung Won’un diğer dizi ve filmlerine de bir göz atacağım, çünkü kafayı taktım bi kere.

 

 

01
Jul
14

No Game No Life – Muhteşem NEET karakterler listesinde iki kişilik yer açın!

no game no lifeNo game No life’ ı güzel güzel övmek istiyorum ama önce bu animeyle ilgili tek olumsuz nokta olan fan service meselesini aradan çıkarıp rahatlayalım. Evet bol miktarda, gereksiz ve bu kalitede bir anime için bayağı kalan fan service sahneleri içeriyor. Güzel yapıldığı sürece fan service’e karşı olmadığımı biliyorsunuzdur. Oyun kültürü ile ilgili olan, iki hikikomori karakter içeren ve ağır otaku bir kitle tarafından izleneceği beklenen bir animede hiç fan service ve moe olmasa ayıp olurdu zaten. Ama bu animede bazı sahneler cidden gereksizdi. En azından 11 yaşında bir kız olan Shiro bu sahnelerden nasibini almasaydı ve biraz daha saygı görseydi, ya da hiç de aptal bir karakter olmadığını defalarca kanıtlayan zavallı Steph’i biraz rahat bıraksaydılar iyi olabilirdi. Tamam, şimdi bu fan service konusunu kapatıp bir kenara koyalım ve güzelim animeye gölge düşürmesine izin vermeyelim.

No-Game-No-Life-Sora-Shiro18 yaşındaki Sora ve 11 yaşındaki Shiro günlerini karanlık bir odada bilgisayar oyunu oynayarak geçiren bir abi ve kız kardeştir. Oyunlarda isim yerini boş bırakarak hesap açarlar ve asla, asla yenilmezler. Oyuncu bir tanrı bu iki oyun dahisini sadece oyunlarla yönetilen, tüm anlaşmazlıkların oyunlarla çözülmek zorunda olduğu bir dünyaya getirir. Gerçek dünyada işsiz güçsüz, ciddi sosyal sorunlara sahip, özetle kayıp vaka olan bu ikili oyunlar üzerinde dönen bu dünyada her şeyi elde edebilecek güçtedir. Oyun derken geniş bir oyun tanımından bahsediyoruz: yazı-tura, taş-kağıt-makas, satranç, bilgisayar oyunları… her şey. Bu animenin en etkileyici yanlarından biri en basit oyunlardan bile karmaşık stratejiler ve heyecanlı olaylar çıkarabilmesi. İnanın, alt tarafı taş-kağıt-makas oynadıkları sahnede bile oyunun kurallarını ve dallandırdıkları olasılık ve stratejileri anladığımdan emin olmak için videoyu durdurmam gerekti. Zaman zaman bir şeyleri kaçırıyor muyum? durdursam mı? hissi uyandırsa da tam sevdiğim gibi hızlı ilerleyen bir anime, espriler de diyaloglar da hızlı. Dikkatinizi ekrandan ayırmak gibi bir lüksünüz pek yok, yemek yerken izlemeye uygun olmayan animelerden.wryy

Tanrı Tet’in Sora ve Shiro’yu attığı yeni dünyanın çok daha basit olacağını sanmıştım ilk başta: tek ırktan oluşan tek bir ülke. Ama hayır, 16 farklı ırka ait 16 ülkeden söz ediliyor. Yazar elini korkak alıştırmamış anlayacağınız. Farklı ırkların güçlü bir altıncı his ya da sihir kullanabilmek gibi farklı özellikleri var, yani oyunları iyice karmaşıklaştıracak bir sürü etmen. Ülkeler arası her türlü mücadele savaşla değil oyunla gerçekleştirilmek zorunda. Kazanmak için sihir kullanmak hile sayılıyor ve hile yaptığınız kanıtlanırsa oyunu kaybedersiniz ama adam öldürmeyi kati bir şekilde ortadan kaldıran tanrısal kurallar gibi hileyi kesin olarak yasaklayan bir kural yok. Yakalanmadığınız sürece hile ve sihir serbest. Hal böyle olunca hiçbir özelliği olmayan İnsan ırkı en zayıf ırk oluyor. Fakat iki oyun dahisinin aralarına katılması işleri değiştirebilir. Sora ve Shiro’nun asıl amacı tüm dünyayı fethedip sonunda kendilerini getiren tanrıya meydan okumak.

tumblr_n7qs7wgRLl1sdhuzuo1_250

sora’nın göz altı morlukları çok seksi

Bu animede ilk bakışta dikkati çeken en önemli şey tabii ki de renkler. Klasik anime paletinden çok daha canlı ve mor pembe ağırlıklı renkler kullanılmış. Biraz Summer Wars’taki sanal dünyayı anımsatıyor. Alışıldık anime renklendirilmesi de güzeldir ama bu animeye hakim olan tonlar tam da en sevdiklerim. Benim için görsel açıdan son derece tatmin edici bir animeydi. Jibril’in tasarımı çok hoş. Aslında Jibril’in her şeyi çok hoş: bilgiye tapan bir melek. Şu gözlerden yayılan duman gibi, ışık dalgası gibi şey de çok güzel. Neden daha önce başka bir animede kullanıldığını görmedim ki? Muhteşem bir fikir. Bir de bu anime zaman zaman gerçekten aşırı komik olabiliyor. Steph’in kafasını duvarlara vurduğu bölüm harikaydı. Güzel espriler ve güzel oyun ve manga göndermeleri var. Özellikle Jojo’yu pek bir seviyorlar sanırım.

Başından beri No Game No Life’ı en az 24 bölümlük bir anime olacak diye düşünmüştüm, öyle bir havası var çünkü, hani şöyle para basacak, popüler olacak, sezonun ağır toplarından olacak gibi. Ama sadece 12 bölümdü ve bitti çünkü Light Novel uyarlaması ve henüz yeterince kitap çıkmamış. Fan service, moe kızlar ve parlak renkler sizi itmesin, mutlaka izleyin.




Arşiv (adeta bir zaman tüneli)

yazı kategorileri

Yeni yazılardan haberdar olmak için mail adresini gir.

Join 260 other followers

blog istatistikleri

  • 474,285 tıklama
Personal Blogs - BlogCatalog Blog Directory

şu sıralar okuduğum

RSS icten’s Recently Watched Anime from MyAnimeList.net

RSS icten’s Recently Read Manga from MyAnimeList.net


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 260 other followers

%d bloggers like this: