Posts Tagged ‘kore

28
Jul
14

Bir ‘Ahjusshi’ye Kafayı Taktım

Epey bir süredir bu konuda yazmak isteyip kendime engel oluyordum. İnsanlar “zaten uzun süredir yazı yazmıyorsun yaza yaza Kore dramaları hakkında mı yazdın? Biz seni bunun için mi takip ediyoruz?” derler diye çekindim. Hatta internetten sinirli, küçük insanların çıkıp blogumun sağını solunu tekmeleyeceğini, el birliğiyle header’ı söküp indireceğini filan hayal ettim. Aman neyse yazıyorum işte. (Lütfen blogumu tekmelemeyin)

The_Greatest_Love-p2 (295x440)Bir kaç ay önce bir ara Kore dizisi izleyesim geldi. Ne izleyeceğimi bilmediğimden zamanında adını çok duyduğum, çok sevildiğini bildiğim ama baş roldeki adamı tipsiz (!) bulduğum için izlemek istemediğim, kariyerinin zirvesinde bir oyuncuyla kariyeri tepe taklak gitmiş bir yarı ünlünün ilişkisini anlatan The Greatest Love dizisini izlemeye karar verdim. Beklediğimden çok çok daha iyidi, zamanında izlemeyerek büyük hata yaptığımı ve harika bir Koreli oyuncuyu tanıma fırsatını kaçırdığımı anladım. Hem “komedi” hem “romantik” kelimelerinin hakkını veren bir romantik komedi olan The Greatest Love’ın esas oğlanı Dok Go Jin zamanında riskli bir kalp ameliyatı geçirmiş fakat daha sonrasında çok başarılı bir aksiyon filmi yıldızı olmuş aşırı derecede kendini beğenmiş bir oyuncudur. Esas kızımız Gu Ae Jong ise bir dönem 4 kişilik bir kız pop grubunun en sevilen üyesi olarak başarı yakalamış ama sonrasında yanlış anlaşılmalar, kötü menajerlik ve kötü imaj yönetimi nedeniyle halkın nefret ettiği bir yarı ünlü haline gelmiş, kötü imajına rağmen eğlence sektöründe varlığını sürdürmeye ve geçimini sağlamaya çalışan zavallı bir kadın. İki karakter sadece Kore dizilerinde görebileceğimiz saçma sapan tesadüfler sayesinde karşılaşmaya ve TABİİ Kİ DE birbirlerinden nefret etmeye başlarlar. Fakat bak sen şu Allahın işine: Dok Go Jin’in kalp ameliyatında Gu Ae Jong’un “Dugun Dugun” (Korece’de kalp atış sesi) şarkısını çalmışlardır. Kalp sağlığını korumak için sürekli nabzını gösteren ve kalp atışları güvenli sınırın üstüne çıktığından alarm veren bir bileklik takan Dok Go Jin şimdi ne zaman “Dugun Dugun” şarkısını duysa kalp atışları hızlanmaktadır. Dok Go Jin’in kalbini hızlı attıran şey ameliyat sırasında duyduğu şarkının yarattığı bir çeşit hipnoz etkisi midir yoksa Gu Ae Jong’un ta kendisi midir? TIP tıp TIP tıp TIP tıp… tumblr_mzaeyeOGu21sh3g3mo1_1280

Nabzı ölçen ve nabız yükselince ötmeye başlayan bilekli bir romantik komedi için gerçekten harika bir unsur, romantik sahneleri iyicene dramatize ediyor. Ayrıca tasarımı da hoştu, ben de Dok Go Jin gibi bir kontrol manyağı olduğum için böyle bir bilekliğe sahip olmak isterim. Mayyynd kontrol tayyym.

Erkek arkadaşımın şöyle tuhaf bir huyu var: dizi izlemekle pek arası yok ama kucağındaki laptopta oyun oynarken yandan yandan benim kucağımdaki laptopta izlediğim dizileri yarım yamalak izlemek pek hoşuna gidiyor. Böylelikle oyunun sıkıcı yerleri ya da loading ekranı daha iyi geçiyormuş. Daha The Greatest Love’ın ilk bölümünün sonuna gelmiştim ki (hani şu Dok Go Jin rolünde Cha Seung Won’un müthiş sevimli bir performans sergilediği telefondan meyve isimleri bilme sahnesi) erkek arkadaşım dönüp, bu adam iyiymiş başka dizileri varsa onları da izleyelim dedi. Sanırım kastettiği “sen bu adamın başka dizilerini izle, ben de oyun oynarken kenardan bakarım” idi. Cha Seung Won’un oyunculuğunu takdir etmemiz ilk olarak bu şekilde gerçekleşti. Sonraki bölümlerde zamanında dizinin bir kaç resmine bakarak adamın tipsiz olduğuna karar vermemin ne kadar yanlış olduğunu anladım. Diziyi izledikçe, ya ben yanlış görmüşüm herhalde, nasıl oldu da bu adamı diziyi izlemeyi reddedecek kadar itici buldum, diyerek hayretlerden hayretlere yuvarlandım. Adam cidden çok hoş yahu! Çok sempatik, mimiklerini güzel kullanıyor ve romantik sahnelerde bakışları böyle pek bir duygusal, buğulu oluyor. Ama biraz yaşlı o konuda yapacak bir şey yok. Oyuncuya ve oynadığı karaktere her bölümde artan sevgimin tavan yaptığı an Dok Go Jin’in, Gu Ae Jong’un kalbini kırdıktan sonra Yoon Pil Joo tarafından teselli edilmesini duvarın arkasından yaşlı gözlerle izlediği sahne oldu. “Mükemmel erkek” Yoon Pil Joo’nun da çok şirin bir gülüşü olduğunu belirtmek isterim. Ben de güvenli, istikrarlı Pil cephesine geçebilirdim ama Dok Go cephesi çok sağlamdı.

tumblr_lx8rq73SeW1qkhyrio1_250Dok Go Jin’i başka bir oyuncu oynasaydı çok itici bulabilirdim sanırım çünkü iğrenç bir erkek modeli. Eğer Dok Go Jin gibi davranan bir erkekle karşılaşırsanız polisi aramanızı ve uzaklaştırma emri çıkarmanızı tavsiye ederim. Reddedilmeyi kabul etmemesi, üstü kapalı tehditlere başvurması, aşağılayıcı tavırları, Yoon Pil Joo’nun kalemini kaybederek Gu Ae Jong’un işlerini bozmaya çalışması, bunlar hiç iyi göstergeler değil. Aslında dizi bu hareketleri sevimli göstererek hiç iyi bir mesaj vermiyor ama feminist killjoyluğu bir kenara bırakırsak Cha Seung Won, Dok Go Jin karakterini şımarık ve sevimli bir çocuk-adam olarak başarıyla canlandırmış ve inanılmaz keyifli bir dizi olmuş. Hatta şimdiye kadar en beğendiğim Kore dizisi bu oldu. the-greatest-love-e08-110526-hdtv-xvid-hanrel-avi_001374040

The Greatest Love Dok Go Jin karakteri dışında da epey ilginç bir dizi. Dizide anlatılanlar Kore televizyon dünyasını ne kadar yansıtıyor, ne derece abartılı bir tasvir bilemiyorum ama abuk subuk eğlence programlarında kendine yer bulmaya çalışan gözden düşmüş bir yarı ünlünün problemleri çok ilgi çekiciydi. Gözden düşen eski idol rolünde Gong Hyo Jin’i daha önce Pasta’da da izlemiştim. Her iki dizide de neredeyse aynı karakteri oynuyor olması pek hoş değil ama sevimli bir kadın, sanırım bağırıp çağıran erkek karakterlerin karşısına yakıştığı düşünülüyor. Uzak Doğuluların bu zengin erkek – ezik kız konseptinin nesine bu kadar bayıldıkları da ayrı bir tartışma konusu.

İnsan bu diziyi izleyince Türk televizyonlarındaki ünlümsüler üzerine de düşünmeye başlıyor. Tuhaf bir acıma duygusu uyandırıyor bu insanlar, sanki televizyona çıkan kişinin maddi durumu çok iyi olmalıymış, eğer değilse bu çok üzücüymüş gibi bir his. Yine bizim televizyonlarımızda çok popüler olan evlendirme programlarının biraz daha farklısını dizide izlemek eğlenceliydi. Yalnız bizim evlendirme programları daha mantıklı valla. Bu diziyi izleyene kadar evlendirme programı sunuculuğunun prestijli bir makam olduğunu hiç düşünmemiştim ama dizide öyle gösteriliyor. Ayrıca Güney Kore’nin en önemli ihraç maddesi kız ve oğlan pop gruplarının dizide anlatılış şekli de ilginçti.

athena15Bu diziden sonra Cha Seung Won’un iki ayrı dizisini daha izlemeye başladım. Tipinde çok radikal bir değişiklik olmadığı halde her dizide bambaşka bir insan gibi durmasıyla takdirimi kazandı, eski bir mankene göre hiç fena oyunculuk sergilemiyor. Ailevi sorunları nedeniyle kendini salmış, bezmiş, çömezlere mentorluk yapan bir dedektifi canlandırdığı You Are All Surrounded da çok güzel bir dizi. Bu dizide çömez dedektiflerden Oh So Sun’a sevecen bakışlar attığı sahnenin gifi tumblrda epey paylaşıldı, bir de Un Dea Gu ve Oh So Sun’u öpüşürken görüp irkildiği sahne. Adamın tepkileri gerçekten çok güzel. Çok daha ciddi bir polisiye olan Athena dizisinde kötü adam hatta törörö ele başı olmak da kendisine çok yakışmış. Zaten en çok Athena’daki halini beğeniyorum, sakal çok yakışıyor. Tiara’nın Cry Cry klibinde de benzer bir tiple arz-ı endam edip karizmasını konuşturmuş. Bu iki diziyi bitirdikten sonra sanırım Cha Seung Won’un diğer dizi ve filmlerine de bir göz atacağım, çünkü kafayı taktım bi kere.

 

 

08
Dec
10

Wonderful Days

Cyberpunk da, animasyon da Japonların uzmanlık alanı ama görünen o ki Koreliler de gayet güzel cyberpunk animeleri yapabiliyorlarmış. Gerçi Wonderful Days’e anime demek doğru olmayabilir. Kore mangasına manhwa denildiğine göre Kore animesinin de bir adı vardır belki ama ben bilmiyorum.

Aslında pek bir orjinalliği olmayan gayet klasik bir cyberpunk konusuna sahip ama bu türü seven biri olarak beni tatmin etti. Kirlilik sonucu dünya çevresel bir felakete sürüklenmiş, kaynaklar tükenmiş ve gök yüzü hiç açılmayan bir kara bulut tabakasıyla kaplanmış. Bir grup insan ECOBAN isimli enerji kaynağı olarak hava kirliliğini kullanan bir korunaklı bir şehir kurup oraya sığınmışlar. Felaketten kurtulan diğer insanlar şehre alınmamış sadece şehrin kenarında 2. sınıf bir hayat yaşamalarına izin verilmiş. ECOBAN’lıların iş gücü olarak kullandığı bu insanların bulunduğu varoş bölgesine Marr deniliyor. Bir süre sonra sanayinin durmuş olması ve ECOBAN’ın da kirliliği tüketmesi nedeniyle çevre kirliliği azalıyor fakat bu sefer sahip oldukları yüksek hayat standartlarını korumak isteyen ECOBAN’lılar kirliliği özellikle yaratmaya başlıyorlar. Hem kirlilik içinde yaşatılan hem de sömürülen Marr’lıların ECOBAN’ı yıkmak istemesi tabii ki de kaçınılmaz. Ben zaten bilim-kurguyu en çok içinde sömürü ve sınıf çatışması olduğu zaman seviyorum. Çünkü bu daha gerçekçi bir gelecek hayali bence.

3 boyut ve 2 boyutun birlikte kullanıldığı bir animasyon bu. 3 boyutlu arkaplanlar harika olmuş özellikle ECOBAN şehrinin içi, dışı, kullanılan renkler filan nefis. Ama 2 boyutlu karakterlerde bir sorun var. Öncelikle seslendirme ağız hareketlerine tam oturmuyor gibi ve Eve no Jikan’daki 2D karakterlerin 3D mekana mükemmel uyumu burda maalesef yok. Yine de ECOBAN şehrinin güzelliği bile tek başına izlemeye yeter.

Film çok uzun olmadığından mıdır bilmiyorum konu yeterince derinlemesine işlenememiş bence. Daha geniş çapta bir ayaklanma ve devrim hareketi beklerdim. Bir de koskoca ECOBAN’ın merkezi sistemini hacklemek bu kadar kolay olmamalıydı. Yine de zevkle izledim ama konudan çok müzikleri ve görselliği öne çıkıyordu. Özellikle final sahnesindeki müzik seçimi süper olmuş zaten ECOBAN’ın kalbindeki o tuhaf mekanizmalar filan çok şiirseldi. Bir de yer çekimsiz ortamda uçan kan harika görünüyordu. Bunun dışında en çok hoşuma giden sahne zaman-kapsülü odasında geçendi. Burda çok güzel bir aksiyon sahnesi izlerken arkaplanda da bir çok ünlü sanat eserini görüyoruz. Ben bu eserlerin orjinalleri olduğu ve burda saklandığı kanaatine vardım. Yani biosferi yamultmuşlar ama en azından kültür mirasını korumayı becermişler.

02
Dec
10

Sinirli insanların karşı konulmaz cazibesi

İlk drama yazım vatana millete hayırlı olsun. Drama yazmaya hiç niyetim yoktu aslında ama “Pasta”yı o kadar çok beğendim ki yazıp rahatlamam lazım. Çok fazla drama izlemiş olduğumu söyleyemem ama izlediklerim içinde bence pasta en iyisiydi. Madem bu ilk drama yazısı öyleyse önce drama izlemenin güzelliklerinden bahsedelim.

Benim drama konusunda tedarikçim Pınar’dır. Bir nevi torbacı gibi bana bir sürü drama verip sonra uyuşup kalmama neden oluyor. Evet bağımlılık yapması ve zaman alması açısından kötü bir şey drama ama dramasını izlediğiniz ülkenin dilini ve kültürünü tanımak açısından çok faydalı. Sanırım bir dili ilk defa duymaya başladığımızda o dili gerçek anlamda işitemiyoruz, sesler birbirine karışıyor ve sadece ön plandaki bir kaç sesi algılıyoruz. İlk Kore filmlerini izlediğimde “bu nasıl bir dil” diye düşünmüştüm “hep aynı sesler var ve Çinceye benziyor.” Şimdi nasıl bu kadar yanlış duyabildiğime hayret ediyorum. Aslında gayet Japonca’ya benziyor. Biraz drama izledikten sonra sesleri, kelimeleri ve ünlemleri ayıt etmeye başladım ve geçmiş zaman çekimlerinin neredeyse Japoncayla aynı olduğunu fark ettim. Artık Çince’nin de benzediğini sandığım şeye benzediğinden emin değilim. Uzun süre Çince bir şeyler izlersem onun da gerçek seslerini duymaya başlarım diye düşünüyorum.

Gelelim Pasta’ya. Neden bu kadar güzel? Bence en büyük avantajı yemek içerikli olması. Yemek programı izlemeyi herkes sever bu yüzden dizideki İtalyan mutfağına dair teknikler de zevkle izleniyor. Hatta oldukça eğitici bir dizi, makarna yapımına dair yararlı ipuçları kapmak mümkün. İtalyan mutfaklarında bu kadar ilginç ve akıllıca tasarlanmış bir işleyişin olduğu hiç aklıma gelmezdi, aşçılığın bu kadar zor bir meslek olduğu da. Eğer dizideki şunu koydum şöyle oldu, sütün sıcaklığını şu derecede tuttum tadı böyle oldu gibi sırlar uydurma değilse yemek yapmak gerçekten simya gibi iksir hazırlamak gibi bir şey. Malzemelerin seçimi, saklanma koşulları, pişirme teknikleri filan epey kimya ve fizik bilgisi gerektiriyor aslında.

Pasta’nın konusu dışında ikinci büyük güzelliği de Şef Choe Hyeon Uk rölündeki Lee Seon Gyun’un karizmanın kitabını baştan yazması. Coffee Prince’deki müzisyen ahjusshi rolünde de süperdi ama sinirli ukala şef rolü ona daha çok yakışmış sanki. Sinirli ukala şef diyince insanın aklına Nodame’den Chiaki-senpai geliyor (orkestra şefi de olsa o da şef bu da şef =P) Ama Chiaki, Şef Choe Hyeun Uk’un yanında melek gibi kalıyor. Lee Seon Gyun asabi şef karakterini mükemmel mimikler, jestler ve bir sürü küçük ayrıntıyla o kadar güzel canlandırmış ki bağırıp çağırmalarını, kelimelerin üstüne basa basa konuşmalarını, lafa YA! diye girip HA?! diye bitirmelerini izlemek çok keyifli. Bir de yüzüne yoğun ışık vuruyormuş gibi alnını kırıştırıp gözlerini kısması var, en çok o hareketini beğeniyorum. “Aptallığının şiddeti gözlerimi kamaştırıyor” anlamına geliyor sanırım bu bakış. Bir de sinirlendiğinde ellerini beline koyup, sağa sola 45 derece dönüp sonra elini alnına götürüyor. Gördüğünüz gibi çok dikkatli izledim. Atkıları ve sırt çantasına hiç girmeyeceğim, kimsenin gözünden kaçmamıştır zaten. İnsanları susturmak istediğinde sssss diye nefesini çekmesi, kaşlarını kaldırıp, ağzını büzerek küçümser bir bakışla aşçılarını süzmesi ve alınlarına pıt diye vurarak onları cezalandırması filan hep muhteşem şefimizi oluşturan ayrıntılar. En güzeli de dizideki herkesin ona özenip hareketlerini taklit etmeye başlaması.

Bu uyuz şef La Sfera’nın başına getirildiğinde mutfakta terör estirip şeflerin yarısını kovuyor, yerlerine de İtalya’da eğitim görmüş eski çömez şeflerini getiriyor. Bu yetenekli ve yakışıklı şeflerinde gelmesiyle mutfak Kore grubu ve İtalya grubu olarak kamplaşıyor. Gerisi de bitmek bilmeyen mutfak savaşları. Bu İtalya grubu şefleri dikkate değer. Hiç bu kadar bariz bir şekilde kadınlara yönelik fan-service veren bir dizi görmemiştim. Bir sahnede konudan tamamen alakasız bir şekilde İtalya grubu şeflerinden birinin loş ışık altında bateri çalışını izliyoruz, başka bir sahnede de Choe Hyeon Uk ceza olarak soyunmalarını istiyor! Bu İtalyalı şeflerden benim favorim seksi olan değil, ciddi ve sessiz olan değil, kıvırcık ve şebek olan. Bu dizi sayesinde şef kıyafetinin erkeklere ne kadar yakıştığını da öğrenmiş olduk, özellikle de uzun siyah önlük.

03
Oct
10

hastasıyım koreli gangsterlerin, pardon düzgün iş adamlarının

Myanimelist’in yaoi mangalar listesinde 1. sırada, Junjou Romantica’yı bile sollamış. Yaoici kızlar arasında çok popüler, hatta çılgıncasına seviliyor. Aslında bu bir manga değil manhwa yani Kore çizgi romanı, dolayısıyla kareler mangalarda alışık olduğumuzun tersine soldan sağa gidiyor. Bu yüzden manhwalara karşı bir isteksizliğim vardır. Ama Totally Captivated’in o kadar çok adı geçmeye başladı ki okumaya karar verdim.

Okuma sürecim biraz tuhaf oldu. İlk başta bir bölüm okuyup, “bu ne be!” deyip bıraktım. Hem manga alışkanlığından ötürü sürekli karelerin yerini karıştırıyordum hem de ilk bölümde beni etkileyen, heyecanlandıran bir şey olmadı. Bir süre sonra yeniden okumaya karar verdim çünkü fujoshiler bu manhwa’yı bu kadar sevdiyse vardır bir bildikleri dedim, ne de olsa onlar toplumsal ahlak yargılarından arınmış üstün zevklere sahip kızlar ^^ Neyse yeniden okumaya başlayıp 4-5 bölüm gittim ama hala daha fujoshilerin bu serinin nesini bu kadar abarttığını anlayamamıştım. Sonunda hayal kırıklığıyla demek ki yaoici kızlar bu defa yanılmış, şu bölümü bitirdikten sonra devam etmeyeyim, güzel değilmiş dedim. O bölüm bitince “yaw çok şey bi yerde kaldı, bi bölüm daha okuyayım, bi daha da okumam” dedim. O bölüm de bitince “son bir tane daha okuyayım” dedim. Sonra son bir tane daha derken derken artık iş işten geçmişti, ‘tamamen büyülenmiş’tim, Mookyul karakterinin karizması karşısında gözlerimde şimşekler çakıyor, başım dönüyordu. Anlayacağınız “fangirl mode: on” idi. Kendi salaklığıma gülmeye başlamıştım :D

Ya bu Mookyul nasıl bir adamdır!? Gördüğüm en seksi en karizmatik karakterlerden biri. Bakışı, duruşu, parmağıyla gel işareti yapışı, konuşma şekli, tavırları, fox jung deyişi… aaghh… (yazar burun kanaması krizine girdiğinden cümleyi bitiremiyor)

Eun Mookyul aslında bir mafya patronu ve bu işte çok başarılı. Bütün gün uyumak dışında pek bir iş yapmıyormuş gibi görünse de adamları ona çok saygı duyuyor. Çünkü kavgada çok güçlü ve işleri temiz bir şekilde yani adamlarına çok aşağılık şeyler yaptırmadan idare ediyor. Dahası sürekli tehditkar ve sinirli görünmesine rağmen adamlarını epey koruyup kolluyor. Yani özünde iyi bir gangster ^^ Ewon Jung ise fakir bir ekonomi öğrencisi ve Mookyul tarafından (benim pek mantıklı bulmadığım bir nedenden ötürü) mafyanın ofisinde çalıştırılıyor. Ewon’un Mookyul’dan deli gibi korkması ama bir yandan da Mookyul’un yakışıklılığı karşısında dibi düşmesi ve mütemadiyen burun kanaması yaşaması çok sevimli.

Bu serinin güzel yanlarından biri o çok sevdiğimiz “hetero erkeğin kimlik krizleri”ni içermiyor oluşu. Evet çok seviyoruz karakterlerden birinin “ama ikimiz de erkeğiz” ya da “ben gay değilim” diye hislerine direnmesini ve diğerinin onu zorlamasını. Ama bunu çok sık görüyoruz yaoilerde. Bu yüzden Totally Captivated’de herkesin açık bir şekilde eşcinsel olması hoş bir değişiklik olmuş. Yaoilerin olmazsa olmazı direniş ve ısrarlarsa çok daha farklı ve mantıklı konular üzerinde dönüyor.

Totally Captivated’i okurken yine neden yaoi sevdiğimiz üzerinde düşünmeden edemedim. Biliyorsunuz ki bu bilimadamlarının henüz çözüm bulamadığı bir soru ^^ Mookyul için deli oluyoruz, onun Ewon’u kıskanmasını, kafese kapatacağını söylemesini sevimli buluyoruz. Ama Mookyul’un sevgilisi kız olsaydı bu seriden ölesiye nefret ederdik. Mookyul’un biz kıza böyle sahiplenici ve baskıcı davranmasına şiddetle karşı çıkardık. Çünkü hikayede bir kadın bir erkek olduğunda elimizde olmadan kendimizi kadın karakterle özdeşleştiriyoruz. Bu yüzden yaoilerin okura kendini istediği karakterle özdeşleştirme ya da olaydan tamamen soyutlama özgürlüğü verdiği için sevildiği teorisine katılıyorum. Hikaye yaoi olunca Mookyul bizim hem arzu nesnemiz hem de istediğimizde kendimizi özdeşleştirdiğimiz karakter oluyor. Bu bence karaktere daha fazla bağlanmayı ve okurken histerik tepkiler vermeyi tetikleyen bir şey. Ve bu diğer türlerin asla vaat edemeyeceği bir durum.

Totally Captivated fazla açık seçik panellerin olmadığı bir seri bu yüzden bence yaoi sevmeyenler de bir şans verebilir. Hatta karanlık tarafa geçiş biletiniz olabilir bu seri. Ve hala okumamış yaoiciler varsa, benim yaptığım aptallığı yapmayın ve bir an önce başlayın, gerçekten bir numara olmayı hak ediyor.




Arşiv (adeta bir zaman tüneli)

yazı kategorileri

Yeni yazılardan haberdar olmak için mail adresini gir.

Join 282 other followers

blog istatistikleri

  • 512,651 tıklama
Personal Blogs - BlogCatalog Blog Directory

şu sıralar okuduğum

RSS icten’s Recently Watched Anime from MyAnimeList.net

RSS icten’s Recently Read Manga from MyAnimeList.net


%d bloggers like this: